Notlar 3

Kök Hücreler (KH)

Kök hücreler; insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir ve henüz farklılaşmamış, kendi kendini yenileme yeteneğine sahiptirler.

Ölçütler: Bir hücreyi KH olarak tanımlamak için bazı ölçütler vardır: Uzun zaman dilimleri boyunca bölünebilme ve kendilerini yenileyebilme yeteneğine sahip olmalı. Özelleşmemiş olmalı. Elde edilen bir yavru hücre > özelleşmiş hücrelere kaynaklık edebilmeli (farklılaşma). Hasar gören alıcıya, nakil sonrasında kaynak dokuyu işlevsel olarak tekrardan çoğaltabilmeli. İn vivo ortamda doku hasarının olmadığı durumlarda bile farklılaşmamış kuşaklara katkı sağlayabilmeli.

Normalde kendileri çoğalamayan kan, kas veya sinir hücrelerinden farklı olarak KH’leri çok sayıda bölünebilir ve çoğalabilirler. Hücrenin bölünme kapasitesini(ömrünü) belirleyen faktörlerden biri doğrusal kromozomların ucunda yer alan “telomer” denen DNA zincirleridir. Telomerler kromozom uçlarının parçalanmasını, dağılmasını ya da diğer kromozomlarla kaynaşmasını engeller, kromozomların yapısal bütünlüğünün korunmasını sağlarlar. İnsan germ, tümör ve embriyonik KH serilerinde telomeraz etkinliği bulunmuştur ve bu hücre tiplerinin sınırsız bir şekilde kendini yenileyebilme kapasitesinden sorumlu olduğu düşünülmektedir > telomeraz etkinliği KH’nin bir belirtecidir diyebiliriz.

Bir KH kalp kasında olduğu gibi kanı vücuda pompalamak için komşu hücrelerle birlikte çalışmaz, eritrositlerde olduğu gibi oksijeni dokulara taşıyamaz ancak özelleşmiş hücrelere dönüşmek üzere kaynak oluşturabilirler.

KH’ler özelleşmiş hücrelere kaynaklık edebilirler >farklılaşma (diferansiyasyon). Örneğin; döllenmiş yumurta hücresi ya da zigottan itibaren görülebilir. Döllenmeyi izleyen ilk dört-beş gün içinde tek bir hücreden meydana gelen ve vücuttaki tüm hücrelere dönüşebilcek potansiyele sahip bu ilk KH’ler > totipotent (sınırsız farklılaşma ve farklı yönlere gidebilme yeteneğine sahip KH’lerdir). Erken embriyoner dönemde 4 hücreden 8 hücreye kadar olan tüm blastomerler totipotenttir. Anne kaynaklı uygun destekli yeni bir bireye kaynaklık edebilen hücre şeklinde de tanımlanan totipotent hücreler erken embriyonik dönemin yaklaşık 5. gününde ”blastosist” denen içi boşluklu mikroskobik hücre topluluklarına dönüşürler.

Blastosist 3 yapıyı içine alır; trofoblast > blastosisti çevreleyen tabaka, blastosöl > blastosist içindeki boşluk, iç hücre kitlesi > blastosölün sonu (embriyoblast). Bunlar 3 embriyonik tabakadan köken alan pek çok farklı hücre çeşidine kaynaklık edebilir > pluripotent hücreler. İnsan embriyonik KH’leri blastosistin iç hücre kitlesinden elde edilirler ve pluripotenttir. Pluripotent hücreler vücuttaki bütün dokuların yanı sıra gebeliği destekleyen hücrelere de kaynaklık edebilir > kendilerinden yeni bir birey meydana gelmez. Fetal dönemde hücreler biraz daha özel görevlere sahip olur ve erişkin kök hücrelerine dönüşürler. Bu erişkin KH’leri tipik olarak yer aldıkları dokunun hücre tiplerini üretirler. Örneğin, kemik iliğindeki bir KH kırmızı ve beyaz kan hücreleriyle plateletler gibi pek çok değişik kan hücresine kaynaklık ederler.

Bütün sinir hücre türlerine kaynaklık eden sinir KH’leri ve fibroblastlara, osteoblastlara, kondroblastlara ve adipositlere farklılaşan mezenkimal KH’leri (MKH) vardır. Aynı şekilde deri KH’leri de değişik deri hücrelerine dönüşebilir; biraz daha özelleşmiş olan KH’ler > multipotent hücreler.

Plastisite: Bir dokudan elde edilen KH’nin tamamen farklı bir başka dokunun hücre tiplerine de kaynaklık etmesi. Bazı çalışmalarda hematopoetik KH (HKH)’lerin yanı sıra mezenkimal KH (MKH) ve nöral KH’lerinin plasitisite özellikleri gösterilmiştir. Örneğin, sinir KH’lerine dönüşen kan hücreleri, insülin üreten karaciğer oval hücreleri ve kalp hücrelerine dönüşebilen HKH’ler.

KH’ler, hasar gören alıcıya nakil sonrasında kaynak dokuyu işlevsel olarak tekrar çoğaltabilirler > en iyi HKH’ler, yakın geçmişte karaciğer öncüllerinde ve sinir KH’lerinde gösterilmiştir.

KH’ler, in vivo koşullarda doku hasarının olmadığı durumlarda bile farklılaşmamış kuşaklara katkı sağlayabilirler. Örneğin, embriyonik ya da yakın geçmişte gösterildiği gibi erişkin kök hücrelerinin (nöral ve mezankimal gibi) blastosiste enjekte edildiklerinde farklı hücre tiplerine kaynaklık etmeleri.

Kök Hücre Tipleri/Kaynakları: Embriyonik KH’ler, embriyonik olmayan KH’ler, erişkin KH’leri, fetus KH’leri, kadavradan elde edilen KH’ler, partenot KH’leri, göbek kordonu ve plasenta KH’leri.

Embriyonik Kök Hücreler: Erken dönemde memeli embriyosundaki KH’lerden elde edilmektedir ve in vitro ortamda sınırsız, farklılaşmamış çoğalma kapasitesine sahiptirler. Blastosistin iç hücre kitlesinden elde edilir. Bu kitle vücuttaki bütün dokuların yanı sıra embriyon dışı endoderm, ektoderm, mezoderm ve amnion gibi dokulara kaynaklık eder > pluripotent. EKH’lerinin kullanım alanları: yeni ilaçların tanımlanması ve toksisitelerinin belirlenmesi için gen hedeflerinin tanımlanmasında, gelişimsel biyolojide teratolojik ve toksik bileşiklerin tanımlanmasında, gen tedavilerinde, malignitelerin oluşum mekanizmalarının öğrenilmesinde, hücre kaynaklı tedavilerde kullanılmak üzere daha olgun hücrelerin ve dokuların üretilmesinde. Bazı sorunlar: Embriyonik KH çalışmalarının klinikte tatbik edilmesinden önce üstesinden gelinmesi gereken önemli sorunlar vardır; istenilen hücre türünü yeterli sayıda ve saf bir şekilde elde etmek. Özgün bir patolojiyi düzeltmek için hangi hücre tipinin nasıl çoğaltılacağının anlaşılması. Hücre tabanlı tedavilerin değerlendirilmesi maksadıyla bazı modellerin geliştirilmesi KH’lerin isabetli bir şekilde takip edilmesini, farklılaşmalarının değerlendirilmesini ve bunların söz konusu işlevler üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi için uygun fizyolojik noktaların veya belirteçlerin seçilmesi gerekmektedir. Hücre tabanlı tedavilerde istenmeyen durumlarda tedavinin sonlandırılması gerekmektedir. İnsan embriyonik KH’lerinin geniş ölçekli saklanması ve bunların besleyici hücrelere gerek duymadan çoğaltılabilmeleri.

Erişkin Kök Hücreler (EKH): Uzun süre kendini yenileyebilme kapasitesine sahip ve yetişkin dokulardaki öncü hücrelere farklılaşma özelliğinde olan hücrelerdir. EKH’leri; destekleyen hücreler mikroçevre olarak adlandırılan bir yörede ve erişkinde kemik iliği, kalp, böbrek, beyin, deri, göz, gastrointestinal sistem, karaciğer, pankreas, akciğer, meme, over, prostat ve testis gibi organlarda tespit edilmiştir. EKH’ler adı geçen organda kendilerine ait 1 mikroçevre içerisinde kısa veya uzun bir süre dinlenmede kalabilirler > bunlar özel mikroçevre içerisinde yüksek telomeraz aktivitesine sahip oldukları halde Embriyonik KH’lerle karşılaştırıldıklarında daha kısıtlı bir farklılaşma potansiyelleri vardır ve daha sınırlı sayıda progenitör hücre oluştururlar. EKH’ler mikroçevrelerindeki değişiklikleri takiben prolifere olabilirler ya da daha olgun ve dokuya özel hücre tipine farklılaşabilirler. EKH’lerin yaşayan organizmadaki esas görevleri bulundukları dokuyu tamir etmek ve dokunun devamlılığını sağlamaktır (bazı bilim adamları somatik KH demekte). Bir organın yenilenme kapasitesi yaşla birlikte ve etkin bir şekilde bölünebilen kök ve öncül hücrelerin sayısıyla orantılı olarak azalır. 2 Strateji: Bu sınırlamalarla birlikte vücut, dokuların yerine konulması ve yenilenmesi için iki büyük strateji geliştirmiş: 1-Farklılaşmış ve işlev gören hücrelerdeki çoğalma kapasitesi söz konusudur. Hasar sonrası o bölgede hücre kaybının sınırlı bir şekilde yerine konması yönlendirmeye yetecek düzeyde mitojenlerin salındığı ve böylece hücre bölünmesinin uyarıldığı; karaciğer, iskelet kası ve damar endotel hücreleri bu gruba girmektedir. 2-Bölünebilen kalıntı KH’lerden gelen yeni nesil hücreler farklılaşmış hücrelerin yerini alır. Bu kategoriye hizmet eden prototip hücre grubu kan hücreleridir. Hematopoetik kuşağın bütün hücreleri kendisini yenileyebilen sınırlı sayıdaki çoğalma potansiyeline sahip hücrelerden türerler ve bu hücreler olgun kan hücrelerine farklılaşmayı kontrol eden uygun sitokinlerin ve büyüme unsurlarının etkisi altındadır. Erişkin kök hücreler: hematopoetik kök hücreleri, kemik iliği kök hücreleri, periferik kan kök hücreleri, kordon kanı kök hücreleri, stromal kök hücreler (mezenkimal), organlarda yerleşik diğer kök hücreler.

Hematopoetik Kök Hücreleri (HKH): HKH’lerin kemik iliğinde sürekli olarak kendilerini yenileyebilme ve kanda bulunan hücre türlerine farklılaşabilme yetenekleri bunları temel erişkin kök hücresi sınıfına sokmaktadır. Kemik iliği kökenli stromal hücreler önceleri hematopoezi indüklemek amaçlı kullanılırken sonraları osteositlere, kondrositlere, tenositlere, yağ dokusu hücrelerine ve düz kas hücrelerine dönüşebildikleri gösterildi. HKH’lerin hematopoetik yapılandırmayı sağlamasının en önemli sebebi; kendi kendini yenileme yeteneklerinin olması ve daha olgun hücre gruplarına farklılaşabilmesidir. HKHler ile ilgili araştırmalar; kemik iliği, periferik kan, kordon kanı kök hücreleri üzerinde yoğunlaşılmıştır.

Kemik İliği Kök Hücreleri: Kemik iliği KH’leri önceleri başta lösemiler olmak üzere çeşitli hastalık durumlarında kan sistemini tekrar etmek amacıyla yapıldı. Bugün ise; lösemiler, lenf bezi kanserleri olan hodgkin hastalığı ve non-hodgkin lenfomalar, çeşitli solit organ kanserleri (meme, testis, akciğer kanseri gibi), kemik iliğinin yetersiz çalıştığı veya çalışmadığı durumlarda (aplastik anemi), talasemi başta olmak üzere bazı genetik geçişli hastalıklarda yapılıyor.

Periferik Kan Kök Hücreleri: Afarez (hücre ayrıştırma) tekniklerinde oluşan gelişmeler ve hematopoetik büyüme faktörlerinin mobilizasyon tekniklerine girmesiyle periferal kandaki KH’lerinin oranını arttırmak ve yeterli sayıda KH elde etmek mümkün olmuştur > klinik nakilde kullanılan insan hematopoetik hücrelerin birincil kaynakları arasına Periferik kan KH’leride girmiştir.

Göbek Kordonu Kök Hücreleri: Kordon kanı doğumdan hemen sonra toplanır. Kök hücreler ayrıştırılır. -196 derecede sıvı nitrojende uygun teknikler kullanılarak dondurulur. Dondurulan hücreler daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek tedavide kullanılır. Ne kadar fazla kan toplanabilmişse o kadar fazla KH toplanmış demektir > yaklaşık 30-60 ml kordon kanı alınması yeterli olmaktadır. Amaç: Kordon kanı bankalarında kanlar iki amaç için saklanmaktadır; 1-Bebeğin ileride ilik nakli gerektirecek bir hastalığa yakalanması durumunda kendisine ait sağlıklı kök hücreleri kullanılarak tedavi edilebilmesi > uygun kemik iliği vericisi aranması gerekliliğinin ortadan kalkması, 2-Saklanan kanın sahibi izin verdiği takdirde bu hastaların tedavilerinde kullanılmasıdır.

Stromal Kök Hücreler (Mezenkimal Kök Hücreler) (MKH): Hematopoetik doku + stroma = kemik iliği. Kemik iliği hücreleri kültür kaplarında kültüre edildikleri zaman hızla plastik kültür kabına yapışan hücreler > kemik iliği stromal hücreler yapışmayan hücreler > hematopoetik hücreler. MKH’ler her 3 germ yaprağından köken alan hücre ve/veya dokuları oluşturan bir multipotent kök hücre kaynağıdır.

Kemik İliği MKH’lerin Özellikleri: Kemik iliği stroması mezenkimal öncüllerinin elde edilmesinde en sık kullanılan doku kaynağıdır. Plastik kaplarda kültüre edilen taze kemik iliği iki genel topluluğa ayrılabilir. Bunlardan plastik kültür kabının yüzeyine yapışan hücreler 3 farklı morfolojik alt tipteki heterojen hücre kolonilerine ayrılır: 1-Endotelyal KH serisi olabilecek küçük yuvarlak hücreler. 2-Miyeloit seriye benzeyen küçük yıldızsı hücreler. 3-Kollajen I ve IV, laminin ve fibronektin gibi matriks proteinlerini sentezleyen büyük poligonal ve fibroblast benzeri hücreler.

Doku Kökenli MKH’ler: 1-Kas kökenli MKH’ler: erişkin insan iskelet kasıyla gerçekleştirilen çalışmalar erken miyojenik doku öncüllerin özelliklerine sahip hücrelerin varlığını göstermiştir. Bu çalışmada dokunun enzimatik olarak çözünmesinin ve hücrelerin kültürlenmesinin ardından ortaya çıkan birincil kültürün yıldız şekilli hücrelerle çok çekirdekli miyotubüllerin bir karışımından meydana geldiği gözlendi. 2-Kemik kökenli MKH’ler: Nakahara ve arkadaşları tavuk tibiyasından enzimatik ayrıştırma yöntemi ile izole ettikleri hücrelerin kültürlerini yaptıklarında adhere olan fibroblast benzeri hücrelerin varlığını tespit etmişler ve bu hücrelerin uygun in vitro koşullarda osteojenik ve kondrojenik hücrelere farklılaştıklarını göstermişlerdir. 3-Kıkırdak kökenli MKH’ler: eklem kıkırdaklarının, in vivo ortamda sınırlı bir tamir kapasitesi mevcuttur. Doğru kıkırdak hücresi fenotipine farklılaşabilme kabiliyetlerine sahip hücrelerin varlığına rağmen, bu hücrelerin sayısı veya düzenleyici unsurların miktarı, tamir edilen dokuyla sınırlıdır. 4-Tendon kökenli MKH’ler: yapılan az sayıdaki çalışma, tendonda yerleşik olarak bulunan mezenkimal öncüllerin mevcudiyetine işaret etmiştir. Juvenil tavşanların aşil tendonlarından alınan tenosit hücrelerinin seri bir şekilde kültürlenmesine olanak sağlayan yöntemlerin geliştirilmesi yoluyla, birincil ve ilk geçiş (pasaj) kültürlerindeki hücrelerin, tip–I kollagen ve dekorin gibi tenosit farklılaşma belirteçlerini eksprese ettikleri gösterilmiştir. 5-Yağ Dokusu kökenli MKH’ler: yağ dokusundaki stromal hücreler, aralarında daha az farklılaşmış oldukları düşünülen stromal-damarsal (SD) hücrelerin de olduğu, olgunlaşmanın çeşitli aşamalarındaki adiposit öncüllerini içermektedir. 6-Damar kökenli MKH’ler: hepsi olmasa bile damarların çoğu, gelişimsel olarak damar etrafındaki farklılaşmamış mezenkimal öncüllerden köken alan damar düz kaslarınca ve perisitlerce meydana getirilen bir kılıf kazanan bir endotelyal tüpten gelişmektedirler.

Mezenkimal Kök Hücrelerinin Klinik Denemeleri: MKH’nin bir çok alanda klinik kullanım potansiyeli mevcuttur; kemik dokularının tamiri, osteoporoz, kıkırdak dokusu tamiri, dejeneratif nöron hastalıkları, kardiyak rejenerasyon, kemik iliği transplantasyonları, konjenital genetik hastalıklar bu alanların başlıcalarıdır. MKH ile ilgili klinik uygulamalarda son yıllarda dikkat çeken bir konuda kardiyak rejenerasyon çalışmalarıdır. MKH’lerin kardiyak rejenerasyonda aşağıdaki olumlu etkileri oluşturabileceği rapor edilmektedir; iskemik kalp hastalarında ventriküllerin yeniden düzenlenmesi, infarkt alanının ve fibrotik alanın sınırlanması, global ventriküler dilatasyonun azalması, miyokardiyal duvar kalınlığının artması, hücre dışı matriksin yeniden düzenlenmesi, diyastolik fonksiyonların yeniden düzenlenmesi, duvar geriliminin ve elastisitesinin düzelmesi, diyastolik aşırı duyarlılığın düzelmesi, sistolik fonksiyonların yeniden düzenlenmesi, bölgesel duvar hareketinde düzelme, kasılma gücünde artış, global kontraktilite artışı.

Diğer Erişkin Kök Hücreler: Erişkin KH’lerini çeşitli tedavi uygulamalarında kullanma fikri bazı nedenler dolayısıyla gündeme gelmiştir; erişkin KH’leri bazı hücre tiplerini içeren özgün bir dokuya kaynaklık ederler. Bazı hücre tipleri hasarlı bir dokuya veya vücudun farklı bölgelerine göç ederler. Bazı erişkin KH’leri nakil sonrası başarıyla arttırılabilen ve dokuların içindeki diğer hücreleri hareketlendirerek bunları koruyan büyüme unsurlarını salgılarlar.

Erişkin KH Kullanımının Olumsuz Yönleri: Genetik bozukluğa sahip bir kişinin KH’lerinin izole edilerek otolog şekilde aynı kişiye nakledilmesi > KH’leri aynı yanlış genetik bilgiyi taşıyabilir. İnsan erişkin KH’lerinin tümü henüz bilinmemekte. Erişkin KH’leri nadir olarak bulunmakta ve bir KH topluluğunu saf bir şekilde izole etmek zordur.Bu az sayıdaki KH’nin kültür ortamında çoğaltılmasına ilişkin yöntemlerde tam bir görüş birliğine varılmamıştır. KH’lerinin kullanıldığı yerine koyma tedavileri için çok fazla sayıda hücreye ihtiyaç duyulduğundan bu önemlidir. Erişkin KH’lerinin çoğalabilme yetenekleri EKH’lere oranla daha sınırlıdır. Yaş ilerledikçe çoğalma hızları azalır. Erişkin KH’leri güneş ışığına, toksinlere ve yaşam süresi boyunca DNA replikasyonunda meydana gelebilecek hatalar dolayısıyla daha fazla DNA hatası içerebilceklerine ilişkin bulgular mevcuttur. Erişkin KH’lerinin elde edilmesinde güçlükler söz konusudur. Örneğin, sinir kök hücresi elde etmek için bir insanın beynine müdahale etmenizin bir çok güçlüğü var.

Fetal Kök Hücreler: Fetüslerden elde edilen KH’ler oldukça sınırlıdır; nöral kök hücreler, hematopoetik kök hücreler, kardiyomiyositler ve pankreas adacık öncül hücreleri.

Kadavradan Elde Edilen Kök Hücreler: Kadavradan elde edilen KH’lerin kullanılmasına ilişkin ilk çalışmalar solit organ nakillerinde mikromerik durum ve toleransı uyarmak için HKH’lerin infüzyonunu içeriyordu. Amaç; organ nakli yapılan alıcı hücrelerinin verici hücrelerine immün cevaplarını düzenlemekti.

Göbek Kordonu Ve Plasenta Kök Hücreleri: Göbek kordonundaki jelatinöz (müköz) bir bağ dokudur ve miyofibroblast benzeri stromal hücrelerden, kollajen liflerden ve proteoglikanlardan oluşmuştur. Araştırmacılar wharton jelini ilkel KH kaynağı olarak görmelerinin altında yatan neden olarak; embriyogenez sonrasında primordiyal germ ve HKH’lerinin embriyon ve fetüstaki hedef dokuları oluşturmak amacıyla vitellus kesesinden bu bölge aracılığıyla göç etmelerini gösterdi. KH araştırmalarında göbek kordonunun kullanılmasının stromal kemik iliğine karşı pek çok avantajı vardır; çok sayıda hücre elde edilmektedir (80’den fazla bölünebilmektedirler), invazif olmayan yöntemlerle kolaylıkla elde edilebiliyorlar, elde edilen bu hücreler kültür ortamında uzun zaman dilimleri boyunca yaşayabilirler. Kök hücre araştırmaları yönünden pek çok tartışmalara yol açan ve doğmamış fetuslardan toplanan hücrelerle bir bağlantıları yoktur yani etik yönden tartışmalı değildir.

——————————————————————————————————-

Lenfoid Organlar

Lenfoid sistem vücudu, zararlı yabancı maddeler, hücreler ya da mikroorganizmalara karşı koruyan hücre ve organlardan oluşur. Bu nedenle vücudun hemen her yerine yayılmış olan ve bazı bölgelerde belirgin lenfatik organlar şeklindedir.

Lenfoid Sistem: Lenfoid organlar, retiküler bağ dokusu olarak bilinen, retikulum lifleri ve retikulum hücrelerinden oluşan temel yapının aralıklarına yerleşmiş serbest hücreleri içerir. Esas hücreler lenfositlerdir. Destekleyici hücreler olan monositler, makrofajlar, nötrofil, bazofil, eozinofil granülositler, retiküler hücreler, folliküler dendritik hücreler, Langerhans hücreleri ve epitelyoretiküler hücrelerden oluşur.

Lenfoid Organlar: 1-Primer lenfoid organlar: lenfositlerin antijenden bağımsız olarak çoğalıp farklılaştığı organlardır. İnsanda kemik iliği ve timustur. 2-Sekonder lenfoid organlar: çoğalıp farklılaşan, antijenik stimulusa cevap verme yeteneği kazanmış lenfositlerin, plazma hücrelerinin ve makrofajların yerleştiği organlar lenf düğümleri, tonsillalar, dalak ve mukozaların diffuz ve foliküler lenfoid dokularıdır.

Lenfoid Doku: Organizmada 2 şekilde bulunurlar. 1-Diffüz lenfoid doku: retikulum liflerinden ve retikulum hücrelerinden oluşan temel doku üzerine yerleşmiş lenfosit, plazma hücresi ve makrofajlardan oluşur. Follikül oluşturmayan bu doku, lenf düğümlerinin korteksinde, medullasında, dalağın periarteritel lenfoid kılıfında ve Peyer plağındaki folliküller arasında bulunur. Diffüz lenfoid doku, nodüler (follikül) lenfoid doku gibi organizmayı enfeksiyöz ajanlardan ve toksinlerden korur. Bu dokudaki lenfositler, antijenle karşılaştıklarında lenf foliküllerine girerek burada çoğalırlar. Daha sonra effektör T veya B lenfositlere veya bellek hücrelerine dönüşürler. Bu hücreler yeniden diffüz lenfoid dokuya dönerek immun yanıtta görev alırlar. 2-Nodüler lenfoid doku: bu doku, lenf foliküllerinden oluşur. Lenfoid dokunun retiküler bağ dokusu üzerine yerleşmiş, sıkıca kümelenmiş lenfosit kümelerinden oluşan oval ve yuvarlak şekilli yapılardır. Lenf folikülleri, lenf düğümünün dış korteksinde, dalağın beyaz pulpasında, tonsillalarda, apendikste, sindirim ve solunum sisteminde epitel altı bağ doku içinde bulunurlar.

1-Primer Lenfatik Nodülleri/Uyarılmamış): Bir lenf folikülü sadece küçük lenfositlerden oluşuyorsa, santral ve periferik bölümlerinin görünümü aynı ise, yani homojen görünüm sergilerse, bu folikülere denir , merkezlerinde açık bir alan bulunmaz.

2-Sekonder Lenf Nodülleri/Uyarılmış: Merkezlerinde açık bir alan (germinal merkez = sentrum germinativum) bulunur. Folikülün merkezi farklı, periferi farklı görünümde ise Sekonder adını alır. Bu alan lenfositin, bir antijeni tanımasının ardından lenf folikülüne gelerek çoğalması ile oluşur. Bu alanın açık boyanmasının sebebi, büyük immatür lenfositleri (lenfoblast), orta ve büyük lenfositleri içermesinden dolayıdır. Büyük lenfositlerde ökromatik nükleus bulunur ve sitoplazma daha büyüktür. Germinal merkez antijenik reaksiyonun göstergesidir.

Lenf Düğümleri – Lenf Nodları: Lenf düğümleri, lenf damarları boyunca yerleşmiş yuvarlak veya böbrek şeklinde kapsüllü organlardır. Doku sıvısı kökenli lenf sıvısı, dolaşıma katılmadan önce en az 1 kez bu düğümlerden geçirilerek süzülür, temizlenir, antijenlerden arındırılır, içeriğine çok miktarda lenfosit eklenir. Tüm vücuda yayılmış, ayrıca koltuk altında, kasıklarda, boyun, göğüs ve karın boşluğunda özellikle mezenterde bol sayıdadır gruplar yaparlar.

Lenf Düğümü Yapısı: Dışta bir kapsülü vardır. Kapsül kollagen liflerden zengin, düzensiz sıkı (kompakt) bağ dokusudur. Konveks yapıdaki lenf nodu hilusunda (kapı) bir konkavite gösterir. Arter ve sinirler buradan girer, venler de buradan çıkarlar. Kapsülden ayrılan trabekülalar organı bölmelere ayırır. Lenf düğümleri, retikulum hücreleri ve liflerin oluşturduğu, retiküler ağdan ve serbest hücrelerden oluşur. Dış korteks, iç korteks ve medulla bölümleri vardır. Dış korteks: yüzeyinde subkapsüller (marginal) sinüs vardır. Makrofajlar, retiküler hücre ve fibrillerden oluşan gevşek bir bağ dokusu gösterir. Bu lenfoid doku içindeki B lenfositlerden oluşmuş yuvarlak yapılara lenf nodülleri = düğümcükleri veya lenf folikülleri denir. Subkapsüller sinüs trabekülalara paralel uzanan intermedier = ara sinüslerle sürer. Ara sinüsler de meduller sinüslere açılırlar. Lenf folikülünde, çoğalan B lenfositler veya lenfoblastların bulunduğu germinal merkez, FDC (foliküler dendritik hücreler), makrofajlar ve retiküler lifleri üreten retiküler hücreler bulunur. FDC’ler dallı ağ yapan hücrelerdir. Kemik iliğinden köken almazlar. Germinal merkezin kenarında olgun B lenfositler ile temastadır. FDC’ler Ig veya kompleman proteinlerine bağlı antijenleri yüzeylerinde tutarak (aylarca hatta yıllarca) B lenfositler tarafından tanınmasını sağlar. Olgun B lenfositlerin FDC’lerle etkileşimi B lenfositleri apopitozdan korur. İç (derin) korteks: parakorteks ve parakortikal zon da denir. Korteksle medulla arasında (iç korteks) T lenfositlerin çok olduğu timusa bağımlı bölgedir. Buradaki T lenfositler diğer hücrelerin yüzeyinde bulunan MHC1 molekülüyle ile etkileşime girer. Glikoprotein yapısında ve class 1 MHC, class 2 MHC, class 3 MHC olmak üzere 3 tipi vardır. MHC, hücre zarında bulunan doku uyumunu gösteren bir proteindir. Savunma hücreleri bunların birinci tipini gösteren hücrelere zarar vermezler. Gösteremeyen yok edilir. İkinci tipi ise sindirilen enfeksiyöz ajanların proteinlerini savunma hücrelerine tanıtmak amaçlı kullanılır. Böylece tekrar geldiklerinde daha hızlı tepki verirler. Bu tanıtma işini T yardımcılar üstlenir. T yardımcılar aktifleşir, çoğalır ve parakorteks genişler. Yeni oluşan T’ler medüller sinüslere göç ederler, lenf düğümünü bırakırlar. Parakortekste yardımcı T lenfositler ve yüksek endotelli venüller (kübik) bulunur. Lenfositler bu venüllerden geçerek düğüme girer. Lenfosit zarı endotellerce tanınmasını sağlayan yüzey molekülleri olan selektinleri salgılarlar. Medulla: medulla kordonlarını içerir. Bu kordonlar, B lenfositleri ve plazma hücrelerinden oluşur. Bu kordonlar meduller lenfoid sinüslerle (genişlemiş kapillerler) ayrılmışlardır. Meduller sinüsler lenfle dolu düzensiz boşluklardır. Kısmen duvarları retiküler hücreler ve makrofajlarca döşelidir. Gevşek bir ağ yaparak sinüs içine köprüler yaparlar. İri dentritik (foliküler) hücreler antijen sunan hücreler olarak medullada görev yaparlar.

Lenf Nodunda Dolaşım: Lenf düğümüne afferent lenfatik damarlar ile gelen lenf, süreklilik gösteren lenf sinüsleri aracılığı ile taşınarak, effrent lenf damarları ile organı terk eder. Bu sırada içerdiği partiküllü materyalden, mikroorganizmadan arındırılır, çok miktarda lenfosit eklenerek yolculuğuna devam eder. Afferent lenf damarlarının kapsülü geçtikten sonra, ilk açıldığı lenf sinüsü, kapsül ile korteks arasında bulunan subkapsüller sinüs ya da marginal sinüstür. İçindeki lenfi subkapsüller sinüse boşaltır. Lenf buradan ara sinüslerle (trabeküler sinüsler ve intermediyer sinüslerle) medullaya doğru ilerler, bu ilerleme olurken lenfin akış hızı dar lenf damarından çok geniş bir yüzeye ulaştığı için azalır, bu da makrofajlarca antijenlerin tutulması için zamanı arttırır. Medullada bulunan medullar sinüslerle lenf sıvısı hilusdaki efferent lenfatik damar içinde toplanarak dışarıya alınır. Akış tek yöndedir (kapakçıklar sayesinde). Arter ve ven de yine hilustan girer ve çıkar.

——————————————————————————————————-

Plasenta

Plasenta geçici olarak bulunan ve işlevi bittiğinde vücuttan atılan bir dokudur. Hem fetüsten hem de anneden katkılarla oluşur. Anne ile fetüs arasında bulunur ve anneden fetüse geçen veya ters yöndeki tüm geçişler plasenta üzerinden gerçekleşir. Fetüs için solunum, atık maddelerin uzaklaştırılması, hormon sentezlenmesi ve su, elektrolit, immünoglobulin gibi önemli maddelerin transportu gibi görevleri vardır. Döllenme sonrası yarıklanma ile oluşan blastosistlerin oluşturduğu morulada bir kavite meydana gelir ve bu kitleye blastosist ismi verilir. Bu şekilde blastosist iç hücre kitlesi ve trofoblast isimli iki oluşuma ayrılmış olur. Trofoblastik tabakadan korion ismi verilen yapıyı oluşur. Bu tabakada sitotrofoblast (“Langhans tabakası” olarak literatürde bazen geçer) adı verilen hücre tabakası belirir. Bu tabakada yoğun mitotik aktivite bulunur. Prolifere olan hücrelerin membranları kaynaşır ve tek büyük bir tabaka oluşur. Bu tabakaya sinsityotrofoblast ismi verilir.

Desidua Reaksiyonu: Uterusun fonksiyonel endometrium tabakası trofoblastik tabaka ile etkileşir ve buradaki bağ dokusu hücreleri “desidua” hücrelerine dönüşür. Açık renkli hücrelerdir, sitoplazmalarında glikojen ve lipid birikimleri bulunur. Bu hücrelerin immün baskılayıcı (IL-10 ve nörokinin B salgısı üzerinden) olduğu kabul edilmektedir. Uterusdaki bu değişime desidua reaksiyonu denilir. Desidua reaksiyonu sonucu uterusun endometriumundaki fonksiyonalis tabakası üç ayrı bölgede değişik isimler alarak tanımlanır. Desidua bazalis: gebelik materyalinin en alt kısmına karşılık gelen bölgedir. Desidua kapsüllaris: gebelik materyalini dıştan kuşatan bölgedir. Desidua parietalis: geriye kalan tüm bölgedir. 4.ay’da desidua parietalis ve desidua kapsüllaris kaynaşır ve tek bir yapı halini alır. Desidua bazalis villöz yapı yapraklı gibi göründüğü için “korion frondozum” adını alır. Diğer desidua bölgeleri düz olduğu için “korion leve” adı verilir.

Sinsityotrofoblast tabakası anne uterusunun endometrium tabakasını istila eder (invazyon). Endometrium hücrelerini ve damarlarını dejenere eder, yıkar (MMP enzimleri yolu ile). Akan kan sinsityotrofoblast yüzeyini sıvar. Sinsityotrofoblastik tabakada yer yer lakunalar oluşur ve bunlar birleşir büyük odacıklar oluşur. İntervillöz aralık ismi verilir. Bu odacıklara aşınmış olan uterus damarları hem arter hem de ven olarak açılır. Anne uterusundaki arter basıncı yolu ile fışkırır tarzda kan intervillöz boşluklara dolar. Sitotrofoblastik hücre tabakası sinsityotrofoblastik tabaka içine doğru ilerler ve ileri yapılanmalar oluşur. Bu değişim için Id-2 olarak adlandırılan proteinlerin sitotrofoblastlarca salgılanması önemlidir. Eksikliğinde düşükler meydana gelir. Böylece villus yapısı oluşur ve isimlendirmeler yapılır.

Primer Villus: Sadece sitotrofoblastik hücre tabakası, sinsityotrofoblastik tabakaya doğru ilerlemiştir.

Sekonder Villus: Primer villus merkezde bağ dokusu tarafından invazyona uğramıştır.

Tersiyer Villus: Sekonder villus içindeki bağ dokusunda damarlanmalar oluşup olgunlaşır. Tersiyer villöz yapı içinde Houfbauer isimli özel bir bağ dokusu hücresi bulunur. Plasental makrofaj olarakta isimlendirilir. Angiogenezis, demir metabolizması ve değişik interlökinlerin sekresyonunu yapar bu hücreler. Spry-2, FGF-4 ve FGF-10 salgısı ile villöz ağacın dallı yapısının oluşumuna katkıda bulunur.

Plasentada Sentezlenen Hormonlar: hCG, gebeliğe özel glikoproteinler, hCS (somatomamotropin), hPL (plasental laktojen), plasental tirotropin, GnRH.

——————————————————————————————————-

Reseptörler Ve Duyusal Sinir Sonlanmaları

Reseptörler: Uygun uyaranlarla uyarılabilen ve uyarıldıklarında elektriksel sinyaller üretebilen uç organlara reseptör (alıcı) denir. Reseptör, bir enerjiyi başka bir enerji şekline dönüştüren bir iletim sistemi gibi rol oynar.

Reseptörlerin Sınıflandırılması: 1-Uyaranın cinsine göre: Mekanoreseptörler; dokunma, basınç, ses dalgası gibi mekanik değişikliğe duyarlı. Kemoreseptör; kimyasal değişikliğe duyarlı. Fotoreseptör; ışığa duyarlı. Termoreseptör; ısı değişikliğine duyarlı. Osmoreseptör; osmotik basınç değişikliğine duyarlı. Nosiseptor; acı ve ağrıya duyarlı. 2-Bulunduğu yere göre: Eksteroreseptör; vücudun dışından gelen uyarılara duyarlıdır (dokunma, basınç, ağrı, ısı, koku, görme, işitme). İnteroreseptör; visserlerden gelen uyarılara duyarlıdır (sindirim sistemi, boşaltım sistemi gibi). Proprioreseptör; lokomotor sistemden kalkan uyarılara duyarlıdır (iç kulaktaki denge reseptörü, tendon, eklem ve kas gerilmesi uyarıları gibi). 3-Belirli yerde ya da yaygın bulunmalarına göre: Genel duyarlılık; vücudun bütününden gelen bilgileri toplar (dokunma, basınç, ısı, ağrı, hareket, vs). Özel duyarlılık; başın belirli yerlerinde yerleşik reseptörlerdir (tat, koku, işitme, görme, denge gibi). 4-Reseptör hücrelerin yapısına göre: Nöroepitel reseptör; duyu hücresi bir nörondur. Perikaryonu sensoriel yüzeye yakın konumdadır. Aksonu geriye SSS ne doğru uzanır, ikinci nöronla sinapslaşır. İnsanda bu tip reseptör sadece olfaktor epitelde bulunur. Epitel arasında bulunur. Epitelyal reseptör; sensoriel yüzeyde yer alan modifiye epitel hücresidir. Duyu nöronunun periferik uzantısıyla innerve olur. Bu tip reseptörün aktivitesi, sinapslarla uyarının iletilmesi şeklinde olur. Nöronal reseptör; primer duyu nöronu reseptör hücredir. Bütün deri reseptörleri ve birçok proprio-reseptörler bu gruba girer. Her ne kadar periferik uzantı ektodermal yada mezodermal bir kapsülle kuşatılmışsa da esas uyarılan doku, sinirin duyusal son bölümüdür.

Bunlar bütün dokularda yaygın olarak bulunduklarından çeşitli dokulardaki duyu reseptörlerinde sinir sonlanmaları şeklinde anlatılacaktır. Buna göre; epitelde sonlanma, bağ dokusunda sonlanma, eklemde sonlanma, kas dokusunda sonlanma, tendonda sonlanma, motor sonlanma şeklinde gruplamak mümkündür.

Epitelde Sonlanma: Periferik sinir epitelde iki şekilde sonlanabilir. Serbest sonlanma: epidermis ya da mukoza altına gelen sinir fibrilleri miyelin kılıfını kaybeder ve epitel altında bir pleksus oluşturur. Bazal membranı delen miyelinsiz fibriller epitel içine girer, küçük topuz şeklinde şişkinlikler yaparak sonlanırlar. Deride bu sonlanma stratum granulozum tabakasından daha yukarı gidemez. Korpüsküler sonlanma: taktil hücre = merkel hücresi. Sinir fibrili epitel içinde biraz farklılaşmış epitel hücresi ile temas eder. Çoğu taktil hücreler gruplar oluşturur. Epidermisin taban katında az sayıda bulunan hücrelerdir. Kılsız deride, stratum spinozum içinde ve kıllı deride, kıl follikülüne yakın epitel hücreleri arasında bulunur. Oral ve anal mukozada da bulunur.

Bağ Dokusunda Sonlanma: 1-Serbest sonlanma: sinir fibrili çalıya benzer dallanma, ağ şeklinde yada topuz şeklinde sonlanma yapabilir (deri, seröz ve müköz membranlar, periost ve sklera). 2-Kapsüllü sonlanma: bağ dokusu hücrelerinin oluşturduğu kapsül sinirin endonöryum kılıfı ile devam eder. Değişik şekillerde olabilir. Krause korpüskülü: tümüyle küre şekilli ya da biraz ovalimsidir. Yassılaşmış bağ dokusu hücrelerinin oluşturduğu lamellar kapsülün çevrelediği sinir fibrilleri miyelinsizdir. Deri, konjunktiva, ağız mukozası, genital organlarda çok bulunur. Soğuk duyusunu algılar. Genital korpüskülü: dış genital organlarda özellikle penis ve klitoriste bulunur. Krause korpüskülüne benzer yapıdadır. Ruffini korpüskülü: krause korpüskülün’den daha yassıdır. Bol fibroblast ve bağ dokusu fibrilleri bulunur. Ayağın plantar yüzündeki bağ dokusu içinde boldur. Isı duyusunu algılar. Meissner korpüskülü: taktil, dokunma cisimciği. İnce uzun, elips biçimli kapsül oldukça kalındır ve endonöryum kılıfı ile devam eder. Yüzeysel yerleşmiştir ve hemen dermal bağ dokusu papillası içindedir. Disk şekilli olan korpüskülün uzun ekseni deri yüzeyine diktir. Doğumdan önce yada doğumdan hemen sonra gelişirler. Yaşlandıkça sayıları azalır. Başlıca avuç içi, ayak tabanı, parmak ucu, dudak, ve meme başında bulunur. Dermal papillalarda bulunur. Lamellar korpüskül ya da vater-paccini korpüskülü: basınç reseptörü. Bağ dokusu kapsül konsantrik lamellalar oluşturur. Kesiti soğan kesitine benzer, yassı bağ dokusu hücreleri arasında amorf ara madde ve kollajen fibriller bulunur. Lamellalar arasında bulunan sıvı ya da yarı sıvı madde sinirin etkilenmesini kolaylaştırır. Başlıca dermisin derin tabakalarında yerleşiktir. Gevşek bağ dokusu içinde, mezenterde, visseral ligamentlerde ve dış genital organların bağ dokusunda bulunur. Büyük olanları makroskopik olarak da görülebilir. Fetusta oval, yetişkinde yuvarlak şekillidir.

Eklemde Sonlanma: Sinovial eklemlerde, eklem kapsülündeki reseptörler ekleme yapılan stres, hareket ve pozisyon hakkında bilgi verir. Dört tip reseptör vardır: Tip I: ruffini tipi sonlanmalardır, kapsülün yüzeyinde görülür. En çok kalça ekleminde bulunur, postür kontrolü için statik pozisyon duyusunun alınması önemlidir. Tip II: vater-paccini tipi reseptörlerdir. Eklem kapsülünün derin kısımlarında yer alır. Temporamandibular eklemde görülür. Basınç ve hareket değişikliğine duyarlılık gösterir. Tip III: tendondaki golgi organına benzer yapıdadır. Eklem ligamentlerinde yer alır. Tip IV: serbest, kapsülsüz sonlanma şeklidir. Kapsül içi, yağ dokusu ve damarlar çevresinde görülür. Aşırı eklem hareketlerine duyarlıdır.

Kas Dokusunda Sonlanma – Kas İğciği: Bir kısmı dallanarak, bir kısmı ise kapsüllü olarak sonlanır. Kas dokusu içindeki özel farklılaşmış kas fibrillerine intrafüzal (içteki) kas fibrilleri denir. İçte kollajen fibriller her fibrili tubuler biçimde sarar (iç aksial kılıf). Dışta ise kollajen fibriller ve fibroblastlar hepsini dıştan kuşatır (dış kılıf). Böylece kapsüllü bir yapı oluşur. İç ve dış kılıflar arasındaki boşlukları, çevredeki lenfatik sistemle bağlantılı, hyaluronik asitten zengin lenf doldurur. İntrafüzal kas fibrilleri 2 tiptir. Nükleer kese fibrilleri: bu fibrilin çekirdekleri kas iğciğinin nükleer bölgesinde bir araya toplanmıştır. Uyarılınca diğer tip fibrilden daha yavaş kasılırlar. Nükleer zincir fibriller: çekirdekleri fibril uzunluğunca bir sıra halinde bulunur. Çapları daha küçük, boyları daha kısadır. Uzun olan nükleer kese fibrilleri kapsülden dışa uzanarak ekstrafüzal (dıştaki) kas fibrillerinin endomisyumlarına tutunurlar. Nükleer zincir fibrilleri ise kapsülün kutuplarına ya da nükleer kese fibrillerinin kılıfına tutunurlar. Her kas iğine iki tip kalın duyu fibrili gelir. Bunların aksonları Schwann hücreleriyle sarılmıştır ve iki şekilde sonlanırlar. Primer (annuli-spiral) sonlanma; reseptörün ekvator bölgesinde sonlanır. Sekonder sonlanma; nükleer zincir fibrillerinde sonlanır.

Tendonda Sonlanma (Golgi Organı): Başlıca tendonun kasa yapışma yerinde bulunur. Küçük tendon fibril bantları ince bir kapsülle sarılmıştır. Bu tendon fibrillerine intrafüzal fasikülü denir. Kapsül konsantrik düzenlenmiş kapsül hücrelerinden oluşur. Tendondaki çevre kollajen fibrillerin gerilmesi, bu reseptörün uyarılmasına neden olur.

Motor Sonlanma (Effektör Organlarda Sonlanma): Çizgili kasta motor plak şeklinde sonlanma: motor sinirlerin terminal uzantısı (akson) kasa yakın disk şeklinde genişler. Bol mitokondri ve çok sayıda presinaptik vezikülleri içeren aksoplazma granüler görünümdedir. Nörofibril ve tubuluslar biraz yukarıda sona erer ve miyelin kılıfı kaybolur. Schwann hücreleri (teloglia) kas ile karşı karşıya gelen aralığa bakan yüzde bulunmaz. Diğer yerlerde ise motor plağı kuşatır. Aksoplazmadaki veziküllerde asetilkolin bulunur. Yüzeyi genişletici kıvrımları olan kas sarkolemması asetilkolin reseptörleri taşır. Düz kaslarda sonlanma: sinir fibrilleri miyelinsizdir. Bir ağ oluştururlar, bu ağlardan çıkan fibriller dallanarak kas fibrilleri arasına bazen de içine girer ve sonuçta bunlar genişlemeler şeklinde sonlanır. Düz kasta her kas hücresine bir akson dalı gelmez. Uyarı ile kasılma başlar ve uyarı bir hücreden diğerine neksuslarla iletilir. Kalp kasında sonlanma: sinir fibrilleri miyelinsizdir ve devamlı olarak dallanarak serbest genişleme şeklinde sonlanır. Bez epitelinde sonlanma: tükrük bezi, gözyaşı bezi, böbreküstü bezi gibi bezlerde miyelinsiz sempatik sinir fibrilleri bazal membranın dışında yoğun bir sinir ağı oluştururlar. Buradan çıkan dallar epitel içine girerek serbestçe sonlanırlar. Uyarılma ile bez salgısını boşaltır.

——————————————————————————————————-

Sindirim Sistemi Histolojisi

Özofagus:

Farinks ile mide arasında bulunan 20-25cm uzunlukta müsküler bir tüptür.Gastroözafagial reflü, alt özafagus sfinkterinin ytz veya hiatal fıtık nedeniyle mukoza asit, pepsin, safradan korunamaz yanma atipik göğüs ağrısı mide içeriğinin yukarı kaçması. Çay sigara kahve yağlı gıda bunları kolaylaştırır.

Tunika Mukoza: Lamina epitelyalis: kalın ve çok katlı (yaklaşık 25 hücre tabakası olan) keratinleşmemiş yassı epiteldir. Epitel hücreleri aşınmaya fazlaca uğradığından bazal hücrelerin mitozu ile 2-3 günde bir sürekli yenilenir. Lamina propria: esnekliği az,hücreden fakir gevşek bağ dokusudur. Mide kardia bezlerine benzer mukus salgılayan bezler (özafagial kardiak bezler) bulunur. Nötral mukus üretirler. Muskularis mukoza: sindirim sistemindeki en kalın muskularis mukoza özofagustadır. Submukoza: kollajen ve elastik fibrillerden zengin, kalın, gevşek bağ dokusudur. Bu tabakada (tüm özafagus boyunca) gerçek özafagial submukozal bezler bulunur. Müköz bezlerin salgıladığı mukusun görevi mukozayı nemlendirmek ve kayganlaştırmaktır. Mukus hafif asidiktir. Ayrıca soğuk ve sıcak gıdalar geçişim sırasında mide için uygun ısıya kavuşur.

Tunika Muskularis: Kalın kas tabakası gıdanın mideye iletilmesinde rol oynar. İçte sirküler, dışta longitudinaldir. 1/3 üst bölümde kaslar çizgili, orta bölümde düz ve çizgili karışık, en altta ise düz kaslar bulunur.

Tunika Adventisya: Organı gevşekçe dokulara bağlayan gevşek bağ dokusudur. Diyaframı geçen kısa bölümünü ise periton sarar. Özofagusun sadece distaldeki 1-2 cmlik kısmı peritoneal boşlukta olup seroza ile kaplıdır. Kalan kısmı çevre dokuyla karışmış olan gevşek bağ doku adventisya ile kaplıdır.

Mide-Ventrikulus-Gaster:

Anatomik Bölümleri: 1-Kardia: özofagus ile bağlantılı olan dar şerit biçimindeki bölüm. 2-Fundus: kardianın sol tarafında özofagial deliğin daha üstünde kalan kubbe biçimli bölüm. 3-Korpus: büyük sentral bölüm. 4-Pilor: korpustan sonra antrum pilori, daha sonra dar pilor kanalı ve daha da daralmış pilor bölümleri bulunur. Pilor duodenuma açılır. Kardia bölgesinde kardiak sifinkter (özofagusa geri kaçmayı önler) pilorda pilorik sifnkter bulunur.

Tunika Mukoza: Epitel ince, lamina propria damardan zengin olduğundan mukoza gri pembe renktedir. Çok katlı yassı epitelle döşeli olan özofagus ise epitelin kalınlığı nedeniyle beyaz renklidir. Bu renk farkından dolayı özofagus mide bileşkesi kolayca seçilir. Mide boş iken birbirine paralel 6-8 sayıda longitudunal kıvrım görülür (rugea= plika gastrisi), mide gerilince bu kıvrımlar kaybolur. Midenin iç yüzünde makroskobik olarak küçük oluklarla birbirinden ayrılmış düzensiz, poligonal ya da yuvarlak biçimli küçük (1-6 mm çapta) kabartılar (area gastika) seçilir. Büyüteçle incelemede area gastrikalara açılan pek çok küçük çukurcuk görülür (foveola gastrisi). Foveolar yüzey epitelinin invajinasyonları sonucu oluşmuştur. Foveola gastrisilere lamina propriada yer alan mide bezleri açılır. Foveolalar midenin değişik bölümlerinde farklı derinliklerde olduğundan mide bezlerinin boyları da bölgesel olarak değişir. Buna bağlı olarak fundus bezleri uzun pilor bezleri kısadır. Gastrik çukurcuklar uzun, dallanmış, tübüler bezlerin; lamina proprianın bütün kalınlığı boyunca uzanmasını sağlar. Çukurcukları ve mide lümenini örten epitelin kök hücreleri gastrik bezler ile çukurcuk arasındaki dar bölgede (istmus) bulunur. Pluripotent kök hücreler asimetrik bölünerek tüm diğer epitel hücreleri için öncül hücreler üretirler. Bunların bazıları yukarı taşınarak 4-7 gün devir süresine sahip yüzey müköz hücrelerinden daha yavaş yenilenen bezlerin salgılayıcı hücrelerine farklılaşır. Anatomik olarak mide 4 bölüme ayrılsa da, fundus ve korpusun yapısı birbirinin aynı olduğundan histolojik olarak 3 bölüm bulunmaktadır.

Lamina Epitalyalis: Midenin iç yüzünü ve foveola gastrisileri örten epitel kardiadan pilora kadar aynı yapıdadır. Yapı ve işlev bakımından mide bezlerindeki hücrelerden farklı özelliktedir. Koruyucu özellikteki basit silindirik epitelden mukus salgılanmaktadır.Bu hücre mukus salgılayan kalisiform hücrelerden mukusu sürekli salgılaması ve kadeh biçimini almamasıyla farklıdır. Yüzeyel epitel hücreleri nötral mukus salgıladığından özgül mukus boyalarıyla boyanmaz. Çekirdek ortada ve yuvarlaktır. Mukus mide iç yüzeyini örten ince bir tabaka oluşturarak,mideyi kendi asiditesine ve mide bezlerinden salgılanan proteolitik enzimlerin sindirimine karşı korur,yüzeyi kayganlaştırır. Mukus yüzde 95 su, lipidler ve glikoproteinden oluşan hidrofobik jeldir. Mukus, sıkı bağlantı kompleksleri, bikarbonat üretimini sağlayan iyon taşıyıcıları ve submukozal kan dolaşımı ağı (hücrelere bikarbonat besin ve oksijen sağlayan) epitel savunmasını oluştururlar. HCL gibi pepsin, lipazlar (lingual ve gastrik) ve safra da epiteli yıkıcı endojen maddelerdir.

Lamina Propria: Epitel ile muskularis mukoza arasında bulunan içine bezlerin gömüldüğü hücreden zengin, gevşek bağ dokusudur. Muskularis mukozadan gelen çok sayıda düz kas fibrillerini içerir. Diğer tip bağ dokusu hücreleri arasında çok sayıda lenfosit ve plazma hücresi dikkati çeker. Mide bezleri sadece lamina propriada bulunur. Sayıları insanda yaklaşık 35 milyondur. Özellikleri bakımından 3 gruba ayrılır; fundus-korpus bezleri, kardia bezleri, pilor bezleri.

Fundus-Korpus Bezleri: Bulundukları yere göre fundus- korpus bezleri ya da midede en fazla sayıdaki bezler olduğundan gastrik bezler ismi verilir. Basit, çok az dallanan tubuler bezlerdir. 3-7’si tek bir foveola gastrikaya açılır. Bezler mukozaya dikey konumdadır.

Esas Hücre-Zimojenik Hücre-Peptik Hücre: Bez hücrelerinin çoğunluğunu oluşturduklarından esas hücre denir. En çok bazal bölümde bulunurlar. Protein salgılayan hücrelere özgü organellerden zengindir. Kaba endoplazmik retikulumdan zengin oluşları sitoplazmanın bazofilik boyanmasının nedenidir. Hücre piramit biçimlidir.Nukleus yuvarlak olup sentrik yerleşir. Salgı granülleri pepsinojendir. Pepsin antesedanı olduğu için (salgılandıktan sonra aktif pepsin haline geçer) bu granüllere zimojenik granül denir. Pepsin en yüksek aktivitesini ph 1.8-3.5’te gösterir. İnsanda pepsin ve gastrik lipaz salgılar.

Parietal Hücre-Kenar Hücresi-Oksintik (Asit Yapan) Hücre: Mukus hücreleri arasına tek tek kama gibi sokulmuş, bezin yan duvarları boyunca ve az miktarda bazal bölümde esas hücreler arasında küçük gruplar halinde bulunurlar. Hücre biçimi yuvarlak ya da primidaldir. Büyük, yuvarlak, koyu boyanan, sentrik nükleus bulunur. Sitoplazma asidofil boyanır. Böylece bazofil boyanan esas hücre ile kontrast oluşturduğundan kolayca ayırt edilebilir. Asidofilik boyanmaları bol sayıda mitokondri içermelerine bağlıdır. Salgı granülü bulunmaz. Elektron mikroskobunda; apikal yüzü genişletici ve üzerinde bol mikrovillus taşıyan, derin sitoplazmik bir çöküntü görülür (intrasellüler kanalikül). İntrasellüler kanalikulusa komşu sitoplazmada tubulo-vesiküler yapılar ve bunların aralarında aktin filamentleri bulunur. Sitoplazmanın geri kalan bölümünde bol mitokondri, bazalda yerleşik golgi kompleksi seçilir. Hematoksilen eozin preparatlarında; intrasellüler kanalikül boyanmamış alan olarak görülür. Salgısı; HCl ve intrensek faktördür (vitamin B12’yi bağlayan glikoprotein). Parietal hücre sitoplazmasında serbest asit bulunmaz. Sitoplazma biraz alkali reaksiyon verir.İntrasellüler kanalikül ve lümende ise serbest asit gösterilmiştir. Bu da hücreden H+ ve Cl‘un aynı zamanda fakat birbirinden bağımsız olarak verildiğine işaret etmektedir. H+ ve Claktif transportla lümene ulaşmaktadır. Bu olay için gerekli yüksek enerji çok sayıdaki mitokondriden karşılanır. Oksijen tüketimi diğer bez hücrelerinden daha çoktur. İntrensek faktör noksanlığında B12 vitamini, mide lümeninde bu glikoproteine bağlanmayınca, barsakta emilemez. Eritrosit yapımı için B12 vitamini gerekli olduğundan sonuçta persinöz anemi görülür. Ancak vakaların belrli bir yüzdesinde pernisinöz aneminin parietal hücre proteinine karşı oluşmuş antikor yapımından ileri geldiği yani otoimmün bir hastalık olduğu saptanmıştır. Hasta kanında bu antikorlar gösterilebilir. Pariyetal hücrelerin salgılama etkinliği hem parasempatik sinirlerle hem de histaminin parakrin salıverilmesi ve enteroendokrin hücrelerden salıverilen gastrin polipeptidi ile uyarılır.

Boyun Mukus Hücresi: Bezin boyun bölümünde parietal hücreler arasında yerleşik az sayıda bulunan,kübik hücrelerdir. Esas hücrelere kıyasla soluk boyanırlarsa da yüzeyel mukus salgılayan epitel hücreleri daha da soluk boyanmaktadır. Bu farklılık salgılarının kimyasal olarak farklılığından ileri gelir. Mukus salgıları yüzey epitel müköz hücrelerinden daha az alkalidir.

Enteroendokrin Hücreler: Gastrik mukozaya dağılmış endokrin ve parakrin işlevli epitel hücrelerdir. Somatostatin, gastrin ve serotonin fundusta seratonin salınır Bu hücrelerin karsinoid denen tümörlerinde seratonin çok salınır. Barsak hareketleri artar mukozal vazokonstriksiyon hasara yol açar. Pilorda gastrin (G) ve somatostatin (D) salınır.

Gastrin salgısının fazlalığı genellikle gastrin salgılayan enteroendokrin hücre tümöründen kaynaklanır. Zollinger-Ellison sendromu ya da gastrinomalar olarak bilinen bu durum, sürekli stimüle edilen pariyetal hücreler tarafından aşırı miktarda HCl salgılanması ile karakterizedir. Fazla asit duedenumda yeterince nötralize edilemez ve gastrik ve duodenal ülserlere yol açar. Bu sendroma sahip hastaların %95’inde gastrik ülserler bulunmaktadır ve duodenal ülserlerden altı kat daha sıktır. Zollinger-Ellison sendromlu hastalar intermitan (aralıklı) abdominal ağrı, diyare, steatore (çok miktarda yağlı feçes atılması) geçirebilirler. Mide ve ince bağırsaklarında ciddi ülserleri olan hastalar geleneksel tedaviye yanıt vermiyorsa, aşırı gastrin üreten bir tümör olabileceğinden endişelenilmelidir. Tedavisi; proton pompa inhibitörleri ve cerrahidir. Gastrik bezlerin tabanında bulunur enteroendokrin hücreler. Bu hücreler uyarı üzerine hormon ürünlerini parakrin (lokal) veya damar yoluyla etki eden endokrin (sistemik) olarak salar. Sindirim kanalında bu hücreler iki sınıfa ayrılır: hücrenin tepe kısmının komşu hücrelerce kapatıldığı ‘kapalı’ tip ve hücrenin dar apikal uç kısmı lümenle temasta olan ve lümenin içeriğini algılayan kemoreseptörler içeren ‘açık’ tip. Hormonların etkileri peristaltik hareketin düzenlenmesini ve sistem hareketini içerir; sindirim enzimlerin, su ve elektrolitlerin salgılanmasını ve yeme sonrasında doygunluk hissinin oluşmasını.

Kardia Bezleri: Özafagusun L.propriasında yer alan bezlere benzer yapıdaki bezlerdir. Mukus salgılarlar. Aralarda seyrek enteroendokrin hücreler bulunur.

Pilor Bezleri: Mukus hücreleri arasında dağınık yerleşimli G hücreleri (endokrin hücre) gastrin salgılar. Gastrin mekanik uyarı ile salgılanarak,mide motilitesini arttırıcı pariyetal ve peptik hücrelerin salgılanmasını aktive edici etki gösterir. Lizozim salgılar. Parasempatik uyarı, midedeki aminoasitler, mide mukozasının gerilmesi G hücrelerinin gastrin salgılamasını uyarır.

Muskularis Mukoza: İçte sirküler dışta longitudinal seyirli ince düz kas tabakasıdır. İç tabakadan ayrılan bazı düz kas hücreleri Lamina propriadaki bezler arasına girer, bu kasların kasılması müköz membranı sıkıştırır ve olasılıkla bezlerin boşalmasına yardım eder.

Submukoza: Lenfosit, eosinofilik lökosit, mast hücresi içeren damardan zengin elasitesi fazla gevşek bağ dokusudur.

Tunika Muskularis: Dışta longitudinal, ortada sirküler, içte oblik 3 düz kas tabakası bulunur. Longitudinal ve sirküler kaslar özafagustaki kasların devamıdır, oblik kaslar bir tabaka oluşturur. En kalın ve en düzenli olanı orta sirküler kas tabakasıdır, pilor bölgesinde kalınlaşarak pilor sfinkterini oluşturur.

Tunika Seroza: Visseral periton yaprağıdır (ince gevşek bağ dokusu üzerini yassı mezotel hücresi döşer). Altında subseröz gevşek bağ dokusu bulunur.

——————————————————————————————————-

Solunum Sistemi Histolojisi, Gelişimi Ve Anomalileri

Solunum Sistemi Histolojisi:

Akciğerlerden ve dış ortama açılan bir solunum yolu dizisinden oluşan solunum sistemi, vücut hücrelerine O2 sağlamak ve CO2 uzaklaştırmakla görevlidir. Solunum sistemi iletici kısım ve respiratuar kısım olmak üzere iki ana kısımdan oluşur. Solunum sisteminin iletici kısmı, dışarıdan akciğerlere doğru sıralandığında nazal kavite, ağız, nazofarinks, farinks, larinks, trakea, primer bronş, sekonder bronş, tersiyer bronş, bronşiyoller ve terminal bronşiyollerden oluşmuştur. Respiratuar kısım O2 ile CO2’ in değişiminde rol oynar. Respiratuar bronşiyoller, d. alveolarisler, s. alveolarisler ve alveollerden oluşur.

Burun: Kemik, kıkırdak, kas ve bağ dokusundan yapılı, içi boş bir organdır. Median septum ile iki fossaya ayrılmıştır. Fossaların başlangıç kısımlarına vestibül denir. Burun boşluğu 3 farklı kısımdan oluşur. Vestibulum nazi: Epiteli; keratinsiz çok katlı yassı tiptedir, çok sayıda ter ve yağ bezleri ve vibrissa denen kalın kısa kıllar bulunur. Lamina propria, sıkı bağ dokusundan oluşmuştur. Respiratuar bölge: epiteli kalın, goblet hücrelerinden zengin pseudostrafiye silli silindirik epiteldir (respiratuar epitel). Lamina propria zengin damar ağına sahiptir. Çok sayıda serömüköz bez, lenf nodülleri, mast hücreleri, plazma hücreleri (IgA, IgE, IgG) bulunur. Konkalar; üst, orta ve alt konkalar bulunur. Orta ve alt konkaların epiteli-respiratuar üst konkanın epiteli-olfaktor tiptedir. Orta ve alt konkalardaki lamina propriada çok sayıda venöz pleksus bulunur. Bunlara koku cisimleri de denir. Konkalar arası aralıklara meatus denir. Konkaların görevi; yüzeyi genişletir, havayı burun içinde dalgalandırır. Olfaktor bölge: nazal kavitenin tavan kısmında, septumun her iki yanında ve üst nazal konka üzerinde bulunan bölümdür. Epiteli; goblet hücresi içermeyen, belirgin bir bazal laminası bulunmayan yalancı çok katlı silindirik epiteldir.

Burun Epiteli: Üç tip hücre içerir: Destek hücreler: arada olfaktor hücreler, bazal kısmı dar, apikal kısmı geniş, düzensiz silindirik şekilli, heterokromatik çekirdeklidir. Bol tonofibril içerir. Lipofuksin pigmenti – sarı-kahve renk. Görevi; mekanik destek sağlar. Bazal hücreler: bazal membran üzerinde, düzensiz tek sıra, lümene ulaşamayan, küçük, koni ya da küre şekillidir. Bol miktarda mikrofilament içeren sitoplazmaya sahiptir. Çekirdeği oval şekilli, koyudur. Görevi; destek hücrelerinin rejenerasyonunu sağlar. Olfaktor hücreler: destek hücreleri arasına yerleşik, periferik uzantısı kısa, merkezi uzantısı uzun (bipolar nöron), çekirdekleri yuvarlak şekilli. Apikal uzantı (dendrit) (olfaktor) vezikülde sonlanır. Vezikülden 6-10 kadar sil çıkar (olfaktor siler). Bazal uzantı (akson) bulunur. Bazal laminayı geçer ve 20 kadarı fila olfaktoryayı oluşturur. Sinir fibrilleri miyelinsiz. Reseptör sayısı yaşlandıkça azalır. Olfaktor epiteli; silli epitele dönüşür. Koku alma duyusu giderek azalır. Olfaktor bölgenin lamina propriası; kapiller, ven ve lenf damarlarından zengindir. Gevşek bağ dokusu bulunur. Lenf damarları, subaraknoid aralıkla bağlantılı olduğu için nazal mukoza enfeksiyonları meninkslere yayılabilir. Seröz Bowman bezleri-koku reseptörlerini açık tutar.

Paranazal Sinuslar: Burun boşluğu ile bağlantılı etmoid, sfenoid, maksiller ve frontal kemikler içindeki havayla dolu kavitelerdir. Epiteli ince, respiratuar tiptedir (goblet hücresi az). Lamina propriada az sayıda küçük bezler yer alır. Bu kavitelerde oluşan mukus burun boşluğuna boşalır.

Farinks: Farinks üç bölümden oluşur; nazofarinks (respiratuar), orofarinks (çok katlı yassı), laringofarinks (çok katlı yassı). Lamina propria; serömüköz bezler yer alır. Nazofarinksin arka yüzünün lamina propriası, kapsülsüz lenfoid doku topluluğu olan faringeal tonsili içerir.

Larinks: Farinks ile trakea arasında yer alır. İnce, 4-5 cm uzunluğunda, düzensiz tüp şekilli bir yapıdır. Ön yüzüne epiglottis bağlıdır. Mukozası lümene doğru 2 çift kıvrım yapar. Üstteki kıvrım; ventriküler kıvrım denir, yalancı ses telleridir. Alttaki kıvrım; korda vokalis denir, gerçek ses telleridir. İki tip epitel bulunur. Epiglottisin farinkse bakan yüzü ve vokal kıvrımlarda keratinsiz çok katlı yassı epitel, diğer yerler ise respiratuar epitelyum şeklindedir. Ventriküler kıvrımda tat cisimcikleri yer alır. Lamina propriada; serömüköz bezler, yağ hücreleri ve lenfoid elemanlar içeren gevşek bağ dokusu yer alır. Serömüköz bezler, korda vokalisler üzerinde bulunmaz. Fibroelastik bağ dokusu ile biribirine bağlanan birçok laringeal kıkırdak içerir. Tiroid, krikoid ve aritenoid kıkırdaklar; hiyalin kıkırdak şeklindedir. Epiglottis, kuneiform, kornikulat ve aritenoidin uçları; elastik kıkırdak şeklindedir. Submukoza çok belirgin değildir. Hücre yönünden oldukça zengindir. Submukoza epiglottisin arkasında ve vokal ligamentler üzerinde bulunmaz.

Epiglottis: Larinksin ön duvarından yukarıya doğru uzanır. Larinkse gevşekçe bağlı, yassıdır. Elastik tipte epiglottis kıkırdağından oluşur. Kıkırdağı örten epitel; üstte çok katlı yassı, altta respiratuar epitel şeklindedir. Üst yüzde az sayıda tat cisimciği yer alır. Alt yüzde karışık küçük bezler ve lenfatik nodüller yer alır. Solunum sistemine gıdanın kaçmasını önlemede rol oynar.

Trakea: 12 cm uzunluğunda, 2-2.5 cm çapındadır. Larinksin krikoid kıkırdağından başlar ve primer bronşlara dallandığı yerde sonlanır. Trakeada üç tabaka bulunur; mukoza, submukoza, adventisya. Mukoza: epitel ve lamina propria ile mukozayı submukozadan ayıran kalın elastik fibriller topluluğudur. Epitel: yalancı çok katlı silli silindirik şeklindedir. Altı hücre tipi içerir; goblet hücreleri, silli silindirik hücreler, bazal hücreler, fırçamsı kenarlı hücreler, seröz hücreler, diffüz nöroendokrin sistem hücreleri (DNES). Goblet hücreleri; respiratuar epitelin %30’u olup musin üretirler, iyi gelişmiş golgi kompleksi, zengin GER ağı, çok sayıda mitokondri ve bol miktarda ribozom içerir. Silli silindirik hücreler; hücrelerin %30’u olup çekirdek bazalde yerleşiktir, apikal hücre membranında mikrovillus ve silia yer alır, bol miktarda mitokondri, az miktarda GER ve ribozom içerir, mukusu ve yakalanmış partikülleri nazofarinkse doğru iteler. Bazal hücreler; hücrelerin %30’u olup bazal membrana yerleşik-apikal yüzleri lümene kadar ulaşamaz. Fırçamsı kenarlı hücreler; populasyonun %3’ü olup uzun mikrovilluslu, dar, silindirik hücrelerdir. Seröz hücreler; populasyonunun %3’ü olup apikal yüzleri mikrovilluslu, granülleri seröz sıvı içeren silindirik hücrelerdir. Diffüz nöroendokrin sistem hücreleri; populasyonunun %4’ü olup küçük granüllü hücrelerdir. Lamina propria; elastik fibrillerden zengin, ince gevşek bağ dokusu, bol miktarda lenfositler içerir. Elastik lamina, lamina propriayı alttaki submokazadan ayırır. Submukoza: çok sayıda müköz ve serömüköz bezler içeren yoğun düzensiz fibroelastik bağ dokusudur. Bezlerin duktusları lamina propriayı geçerek mukoza yüzeyine açılır. Bol kan ve lenf damarı içerir. Adventisya: fibroelastik bağ dokusudur. En belirgin özellik; hiyalin kıkırdak halkalar arasına giren fibröz bağ dokusudur. Bol miktarda yağ dokusu içerir.

Kıkırdak: açık uçları dorsale bakan 16-20 adet C harfi şeklinde hiyalin kıkırdak halkası bulunur. Komşu kıkırdak halkalar arasında kalan dar aralıklar elastik fibrilden zengin bağ dokusu ile doludur. Kıkırdağın açık uçları arasında düz kas fibrilleri yer alır, perikondrium fibröz ligamentle devam eder. Kas, kıkırdak uçlarının birbirine yaklaşmasına olanak sağlarken, ligament lümenin aşırı gerilmesini önler.

Solunum Sisteminin Gelişimi:

Alt solunum sistemi, gelişimin 4. haftasında oluşmaya başlar (26-27. günler). Laringotrakeal oluğun endodermi; larinks, trakea, bronşların bezleri ve epiteli, akciğerlerin epitelini oluşturur. Bu yapıların bağ dokusu, kıkırdağı ve düz kası: splanknik mezenşimden gelişir. Embriyo gelişirken, laringotrakeal oluk derinleşir ve iç kısmı dışa doğru dönerek (evaginate) laringotrakeal divertikülü oluşturur. Divertikül uzarken, splanknik mezenşimle sarılır ve distal ucu akciğer tomurcuğunu oluşturmak için genişler. Laringotrakeal divertikül kısa süre sonra primitif farinksten longitudinal trakeoözofagial katlantılar aracılığı ile ayrılır. Bu katlantılar birleşerek ön barsağı laringotrakeal tüp ve özofagusa ayıran trakeoözofagial septumu oluşturur.

Larinksin Gelişimi: Larinks epiteli, laringotrakeal tüpün kranial ucunun endoderminden gelişir, kıkırdakları ise 4. ve 6. faringeal arkus mezenşiminden köken alır. Laringotrakeal tüpün kranial ucundaki mezenşim çoğalarak bir çift aritenoid şişkinliği-çıkıntıyı oluşturur. Bu şişkinlikler, dile doğru büyüyerek primitif glottis denilen yarık şeklindeki yapıyı T şekilli larinks girişine dönüştürürler ve gelişen larinks lümenini dar bir delik şekline indirgerler. Laringeal epitel çoğalarak laringeal lümenin geçici olarak kapanmasına neden olur. Larinks kanalının yeniden açık hale gelmesi 10. haftada olur. Bu olay sırasında, laringeal ventriküller oluşur. Laringeal ventriküller, vokal katlantıları ve vestibüler katlantıları yapan mukoza membran katlantılarıyla bağlanırlar. Epiglottis, hipobronşial çıkıntının kaudalindeki 3. ve 4. faringeal arkusların ventral uçlarındaki mezenşimin çoğalmasıyla oluşan epiglottis çıkıntısından gelişir. Bu çıkıntının rostral parçası, dilin faringeal kısmını yapar. Larinks ve epiglottisin büyümesi doğumdan sonra ilk üç sene hızlıdır. Daha sonra kendi yetişkin şekline ulaşır.

Trakeanın Gelişmesi: Larinksin distalindeki laringotrakeal tüpün endodermi: trakeanın epitel ve bezleri ile akciğerleri meydana getirir. Trakeanın kıkırdağı, bağ dokusu ve kasları splanknik mezenşimden gelişir.

Bronş Ve Akciğerlerin Gelişimi: 4. hafta. Laringotrakeal tüpün kaudal ucunda gelişen ampul-benzeri akciğer taslağı, kısa zamanda iki adet düğme benzeri bronşial tomurcuğa ayrılır. Bu endoderm kökenli tomurcuklar, pleural kavitelerin taslağı olan perikardioperitonal kanallara doğru lateral yönde ilerlerler. Çevre splanknik mezenşimle birlikte, bronşial tomurcuklar bronşlara ve akciğerlerdeki dallarına farklanırlar. 5. Hafta başlarında, her bir bronş taslağı genişler, primer bronş taslağını yapar. Embriyonik sağ bronş biraz daha büyük, daha dik konumlu. Primer bronşlar sekonder bronşlara ayrılır. Sağda primer bronş 3 adet sekonder bronşa dallanır. Süperior sekonder bronş; süperior akciğer lobu. İnferior sekonder bronş; iki alt bronş dalına ayrılır: biri orta lobu, diğeri ise inferior lobu. Solda, iki adet sekonder bronş, akciğerin süperior ve inferior loblarını oluşturacaktır. 6. hafta sırasında, her bir sekonder bronş dallanır. Sağda 10, solda ise 8 adet tersiyer ya da segmental bronş yer alır. Bu arada çevre mezenşim bölmelere ayrılır. Her bir tersiyer bronş, çevre mezenşimi ile birlikte bir bronkopulmoner segmentin taslağıdır. 16. haftada, respiratuar ağaç yaklaşık 14 kez dallandıktan sonra terminal bronşioller oluşur. 16.-28. hafta arasında her bir terminal bronşiol iki veya daha fazla respiratuar bronşiole ayrılır. Bronşların kıkırdak plakları, çevre splanknik mezenşimden gelişir. Bronşların düz kası ve bağ dokusu ile akciğerlerin bağ dokusu ve kapillerleri de bu mezenşimden gelişir. Akciğerler gelişirken, splanknik mezodermden köken alan bir visseral pleura tabakası ile dıştan sarılır. Torasik vücut duvarının iç yüzünü döşeyen somatik mezodermden de parietal pleura tabakası oluşur. Parietal ve visseral pleura tabakaları arasında kalan boşluğa pleura boşluğu denir.

Akciğerlerin Olgunlaşması: 5 evrede özetlenebilir. Embriyonik dönem: 26. gün – 6. hafta. Akciğer tomurcukları ön barsağın ventral çıkıntısından gelişir. Dallanarak iki akciğeri, akciğer loblarını ve bronkopulmoner segmentleri oluşturur. Psödoglandular dönem: 6-16. haftalar. Gelişen akciğer biraz ekzokrin salgı bezini andırır. Tersiyer bronşlar ve terminal bronşioller oluşmuştur. Kanaliküler dönem: 16-28. haftalar. Her bir terminal bronşiol iki veya daha fazla respiratuar bronşiole dallanır. Respiratuar damarlanmalar gelişmeye başlar. Terminal kese dönemi: 28-38. haftalar. Respiratuar bronşioller dallanarak birçok ilkel alveolleri oluşturur, epitelleri çok incelir. Kapillerler, bu ilkel alveollere doğru çıkıntı yapmaya başlar. Bu dönemin başlarında, alveolar keseler tip I alveolar hücreler (tip I pnömositler) denen, endodermal kökenli, yassı epitel hücreleri ile çevrilidirler. Yassı epitel hücreleri arasına dağılmış tip II alveolar hücreler (tip II pnömositler), yuvarlak ve salgı yapan hücrelerdir. Bu hücreler, terminal keselerin iç duvarları üzerinde ince bir film tabakası oluşturan surfaktan maddeyi salgılarlar. Surfaktan madde, yüzey gerilim güçlerine karşı koyarak, terminal kesenin genişlemesine olanak sağlar. Fertilizasyondan sonraki 28. haftada prematüre doğan bir bebeğin yaşaması için, yeterli alveolar keseler ve surfaktan madde bulunur. Geç fötal dönem-çocukluk dönemi: alveolar keselerin epitel örtüsü son derece incelmiş yassı epitel tabakasını oluşturmuştur. Olgunlaşmamış alveoller, alveolar keselerin ve respiratuar bronşiollerin duvarlarında küçük çıkıntılar olarak belirir. Olgun akciğerde, toplam 300-400 milyon alveol bulunur. Yeni doğanda ise bu sayı 50 milyon kadardır. Alveollerin yaklaşık %95’i doğumdan sonra gelişir.

Solunum Güçlüğü Sendromu (RDS): 1.5 kg ve altında doğan prematüre bebekler solunum güçlüğü sendromuna karşı daha hassastırlar. Bu bebekler doğum solunumunu doğumdan kısa süre sonra yaparlar. Hiyalin membran hastalığı yeni doğmuş bebeklerde solunum güçlüğü sendromunun başlıca nedenidir. Surfaktan eksikliği ise hiyalin membran hastalığının başlıca nedenidir ve bu hastalık, perinatal dönemdeki ölümlerin yaklaşık %50 sini oluşturur. Akciğerler düşük düzeyde hava ile doludur ve alveollerde camsı yada hiyalin membrana benzeyen yüksek protein içerikli bir sıvı bulunur.

Solunum Sistemi Anomalileri:

Larinks Perdesi: Az rastlanan bir anomalidir. 10. haftada, larinksin yeniden kanallaşmasının tam olmamasından kaynaklanır. Vokal kordlar düzeyinde oluşan membran benzeri bir perde hava yolunu kısmen kapatır.

Trakeoözofagial Fistül: Trakea ile özofagus arasındaki anormal bağlantı şekli. 2500 doğumda 1 sıklıkta görülür. Erkeklerde genellikle özofagial atrezi ile birliktedir. Özofagial fistül 4. haftada, ön barsağın kranial kısmının, solunum ve sindirim bölümlerine tam olmayan bir şekilde bölünmesi sonucu oluşur. Trakeoözofagial katlantıların tam birleşmemesi, hatalı bir trakeo-özofagial septum ve anormal bir özofagus-trakea ilişkisi oluşturur. Trakeoözofagial fistülün 4 şekli gelişebilir. Ancak en çok bilineni, özofagusun süperior bölümünün kör olarak sonlanması ve trakeanın bifurkasyonuna yakın, özofagusun inferior bölümünün trakea ile birleşmesidir.

Trakeal Stenoz Ve Atrezi: Az görülür. Trakeanın daralma ve tıkanmasıdır. Stenoz ve atrezi ön barsağın özofagus ve trakeaya tam bölünmemesinden kaynaklanır. Bazen hava yolunu tıkayan bir doku perdesi bulunur buna tam olmayan atrezi denir.

Trakea Divertikülü: Son derece ender görülür. Trakeadan çıkan kör bronş benzeri bir çıkıntı tarafından oluşturulur. Dışa doğru olan çıkıntı yada divertikül, normal görünümlü akciğer dokusunu sonlandırarak trakeal lob denilen lobu oluşturabilir.

Doğuştan Akciğer Anomalileri: Oldukça nadir görülür. Anormal yarıklar ya da loblar ara sıra gözlenir, ancak genellikle klinik olarak önemsizdir. Azigos ven lobu: %1 sağ akciğerde görülür. Apikal bronş süperior olarak büyüdüğünde azigos veni arkusu venin lateraline doğru gelişeceğine medialine doğru gelişir. Azigos veni sağ akciğerin superior lobundaki derin yarığın tabanında yer alır. Doğuştan akciğer kistleri: sıvı yada hava dolu bu kistlerin terminal bronşiollerin dilasyonuyla oluştuğu düşünülmektedir. Pek çok kist varlığında akciğerler, radyografilerde bal peteği görünümündedir. Akciğerlerin gelişmemesi: bronşial tomurcukların gelişmemesinden kaynaklanır. Tek akciğerin gelişmemesi iki akciğerin gelişmemesinden daha sık görülür. Ancak yine de her iki anomali de enderdir. Tek taraflı akciğer yokluğu yaşamla uyumludur. Kalp ve diğer mediastinum yapıları, yok olan akciğer tarafına itilmişlerdir. Mevcut akciğer aşırı derecede büyümüştür. Akciğer hipoplazisi: doğuştan diyafram fıtıklı bebeklerde akciğerler anormal konumlu barsakların baskısı nedeniyle normal gelişemezler. Akciğer hipoplazisi belirgin şekilde düşük akciğer ağırlığı ile karakterizedir.

——————————————————————————————————-

Üreter, Mesane Ve Üretra Histolojisi

İdrar Boşaltım Yolları:

Böbrekte şekillenen idrar en son toplayıcı kanal olan duktus papillarisler ile area criprosa adlı delikciklerden küçük ve büyük kaliksler, pelvis renalis, üreterler, vesika ürinarya ve üretra yoluyla boşaltılır. Bu iletim yollarından vesica urinaria’da (mesane) idrar geçici bir süre için depo edilir. Hepsi de yapı olarak tubuler organların genel yapısına uyarlar. İçte tunika mukoza, ortada tunika muskularis ve dışta tunika adventisya’dan oluşan duvar yapısına sahiptirler. Hepsinin ortak özelliği tunika muskularis’lerinin iyi gelişmiş olmasıdır. Duvar kalınlıkları proksimalden distale doğru gittikce artar.

İdrar Yollarının Özellikleri: İnsan böbreğinde 8-20 kadar papilla renalis vardır. Her papillanın area cribrosa adını verdiğimiz delikciklerinden süzülen idrar minör kaliks (calices minores) adı verilen boşluklara geçer, minör kaliksler de kendi aralarında birleşerek (2-4 adet) major kaliks (calices majores) oluştururlar. Major kalikslerin devamı olan, böbrek hilusunu tamamen doldurmuş bulunan huni şeklindeki büyük boşluk ise pelvis renalis’dir. Bu huninin daralan son ucu ureter adını alır ve hilustan böbreği terkeder. Kalikslerin ve pelvisin duvarı içten dışa doğru; 1. T. mukoza, 2. T. muskularis ve 3. T. adventisya tabakalarından oluşmuştur.

Tunika Mukoza: Tunika mukoza’nın sadece lamina epitelyalis ve lamina propriya katmanları vardır (lamina muskularis mukoza ve lamina submukoza bulunmaz). Duktus papillaris’lerin tek katlı prizmatik epiteli papilla renalis’lerin dış yüzünde çok katlı değişken epitel’e (transisyonel, değişici, miks epitel) dönüşür, buradan renal kaliksler üzerine atlayarak pelvis renalis, ureter, mesane , urethrada da devam eder. Bu epitel kaliks’ler ve pelviste incedir (2-3 sıralıdır). En alttaki epiteller, ışık mikroskopta seçilemeyen , ince bir bazal membran üzerine otururlar. Lamina propriya; kollagen iplik demetleri ve elastik iplik ağları, yer yer yaygın lenfoid doku içeren bir bağ dokusudur. Epitel içine mikroskopik papillalar göndermez, bez içermezler.

Tunika Muskularis: İki katlı, düz kastır. Longitudinal seyreden iç kat minör kaliksin papillaya birleştiği noktadan itibaren başlar. Sirküler seyreden dış tabaka papillalar etrafında ince bir spiral seyirli kas halkası yaparaktan seyrine devam eder. Her iki katman birbirinden elastik liflerden zengin ince bir bağ dokusu ile ayrılmıştır. Bunların periodik olarak kasılmaları idrarın duktus papillarislerden kaliks ve pelvise doğru iletilmesine yardım eder, aynı zamanda ; pelvisteki idrarın geri böbrek dokusu içine geçmesini de önler. Tunika muskularis idrar boşaltım yollarının hepsinde de içte longitudinal, dışta sirküler seyirli düz kas tabakalarından oluşmuştur (iki katlılık durumunda). Bu organizasyonun, sindirim sistemi tüpünde ters olduğunu hatırlayınız.

Tunika Adventisya: İçinde kan ve lenf damarları, sinir telleri bulunan gevşek bağ dokusudur. Yağ hücrelerinden zengindir. Kan damarları kas katmanını geçerek propriya içinde zengin bir kapillar ağı oluştururlar. Adventisya böbreği saran fibröz kapsüla ile devam eder.

Üreterler:

Pelvis renalis’in tüp şeklinde bir devamıdır. İdrarı pelvis renalis’ten mesane’ye taşıyan yaklaşık 24-34 cm uzunlukta sağlı sollu seyreden bir çift tüptür. Devamı olduğu pelvis renalis gibi; t. mukoza, t. muskularis ve t. adventisya katmanları vardır.

Tunika Mukoza: Gerilince silinen 6 kadar longitudinal kıvrım bulunur, bu nedenle organ boş iken lumen yıldız şeklinde dürümlü görülür. Lamina epitelyalis; 3-5 tabakalı değişici epitel örtüsü, düzensiz sıkı fibroelastik bağ dokusu yapısındaki lamina propria üzerinde uzanır. Epitel alttaki lamina propriadan daima bir bazal lamina ile ayrılır.

Tunika Muskularis: Üreterin 2/3 üst kısmı, pelviste olduğu gibi içte longitudinal dışta sirküler seyirli iki tabakalıdır (pelvisten farkı; bu tabakalar biraz daha kalındır). Üreterin alt 1/3 kısmında ise, dış sirküler katın dışında, longitudinal seyirli 3. Bir düz kas katmanı daha başlar (mesanede de devam eden bu tabakaya Waldeyer tabakası adı da verilir). Üreter oblik şekilde mesaneye girerken (intramural kısım) ortadaki sirküler kas katmanı kaybolur, iç ve dıştaki longitudinal düz kas katmanlarının kasılması ile ureter lumeni genişler ve idrar mesaneye akar. Üreter mesane duvarını oblik olarak geçer, mesane içinde idrar basıncı fazla olduğunda mesane mukozası ureter açılışını otomatik olarak kapatır, bu valf mekanizma mesanedeki idrarın uretere geri kaçmasını önler, dolayısıyla; mesanedeki olası enfeksiyonların böbrek yönünde yayılması engellenmiş olur.

Tunika Adventisya: Üreterler genelde retroperitoneal adipöz doku içine gömülü olduklarından adventisyaları; birçok damar ve sinir dallarının yayıldığı, bolca yağ hücresi içeren gevşek bağ dokusudur. Yer yer küçük sinir ganglionları bulunabilir. Çevre bağ dokusu ile devam ederek organı çevresine bağlar.

Vesica Urinaria (Mesane):

Sağ ve sol her iki ureterle böbreklerden gelen idrar geçici bir süre için mesanede depolanır. İdrar için genişleyebilir bir rezervuar olan mesane kavum pelvis içinde bulunur. Biçimi ve boyutu idrar doluluk durumuna göre değişir. İki adet ureterler için bir adette urethra için (orificium urethralis interna) olmak üzere üç açılış yeri vardır. Üçgen şeklindeki bu üç açılış yeri arası trigone adını alır, burası düzdür, diğer kısımlara göre kalınlığı sabittir, organın boş veya dolu oluşuna göre değişmez, boş iken foldlar (katlantı, çöküntü) göstermez. Bu farklılık trigone’nin embriyolojik orijininin farklı oluşunun sonucudur. Trigone bölgesi embriyonik mesonefrotik kanallardan, diğer mesane kısımları ise cloaca’dan orijin alır. Duvar yapısı üreter gibi, ancak daha kalındır.

Tunika Mukoza: Daha önceki kısımlar gibi miks (değişken) özelliktedir. Lamina epitelyalis: organ boş iken, 6-8 sıralıdır. Organ idrarla doluyken, epitel kalınlığı azalır (değişici epitel). Hücreler birbirlerine desmozomlarla ve yüzey interdigitasyonlarıyla sıkıca bağlanmışlardır. Yüzeyel hücrelerde desmozomlar daha sık bulunur. Ayrıca, en üst sıradaki epitellerin apikal sitoplazmalarında, desmozomal bağlantılara doğru uzanan sık tonofilamanlar ve küçük veziküller (bu veziküller gerilme sırasında reserv hücre membranı olarak kullanılır) içeren kısmı krusta adını alır. Değişici epitelin bu şekildeki yapısı kesede idrar biriktiği zaman hücrelerinin birbirleriyle bağlantılarını kaybetmeden, yırtılıp kopmaksızın yerlerini ve şekillerini değiştirmelerine olanak sağlar. Krusta tabakası aynı zamanda su ve tuzların her iki yönde diffüzyonunu önleyici bir bariyer olarakda görev yapar, yani geçirgen değildir. En üst sıradaki bu hücreler mekanik ve kimyasal etkilerle harap olup ölünce idrara düşer (desguamasyon). İnce bir bazal membran üzerine oturmuş olan en alt sıradaki kübik/prizmatik bazal hücrelerin mitozu ile ölen hücrelerin yeri takviye edilir. Lamina propriya: kollagen iplik demetleri ve elastik ipliklerden zengin bağ dokusudur. Mikroskopik papillalar oluşturmaz. Propriya içinde yer yer küçük lenf folikülleri bulunabilir. Propriya içinde yer yer kısa epitel çöküntüleri görülebilirsede, gerçek bezlere raslanmaz. Lamina muskularis: mukoza ve submukoza bulunmaz. Ancak muskularis tabakasına yakın kısımları daha gevşek bir yapıdadır, bundan dolayıda organ boşken mukoza dürümlü bir yapı gösterir.

Tunika Muskularis: Mesanede kas tabakası oldukca güçlüdür ve üç tabakalıdır. İçte longitudinal, ortada sirküler, dışta yine longitudinal seyirli düz kas katmanları bulunur. Kas telleri arasında oldukca bol endomizyum bulunur. Ayrıca her üç katman arasındada geniş gevşek bağ dokusu vardır. Yani kas örgüsü gevşek ve dağınık bir görünüm arzeder (bu yapı tüm üriner boşaltım yolları için de geçerlidir, bu durum mesane ve ureterin doluluk durumunda aşırı genişleyebilmesine olanak sağlar). Düz kas demetleri iç urethra deliği etrafında sphincter urethra internum’u yapar.

Tunika Adventisya: Adventisya; fibro-elastik gevşek bağ dokusudur. Damar, sinir dallarından zengindir. Sempatik, parasempatik küçük ganglionlar bulunabilir. Adventisyanın bazı bölgeleri seroza ile çevrili (intra-peritoneal) iken diğer bölgeler yağ dokusu ile çevrilidir.

Üretra:

Mesanede geçici olarak biriktirilen idrar urethra ile dışarıya boşaltılır. Erkek ve dişi üretrası birçok yönden birbirinden farklıdır. Kadında sadece idrar boşaltma yolu iken, erkekte ek olarak genital boşaltma yolu olarak da işlev görür.

Erkek Üretrası: Yaklaşık 18-20 cm uzunluğundadır. Proksimalden distale doğru; pars prostatika, pars membranesea ve pars spongioza (kavernoza) bölümlerine ayrılır. Pars prostatika: prostat içinde seyreden yaklaşık 3-4 cm’lik bölümdür, prostat bezlerinin ve genital boşaltma yollarının salgısını burada alır. Bu bölümün epiteli daha önceki bölümlerdeki gibi, transisyonel epiteldir. Pars membranesea: prostat çıkış yerinden korpus spongiozum penis’in bulbus’una kadar olan kısa (1 cm) bölümdür, ürogenital diafram içinde seyreder ve onun çizgili kaslarıyla sarılmıştır (çizgili kaslar bu bölgede, istemsiz çalışan sphincter urethra externum’u yapar). Değişici epitelyum bu bölümde son bulur, çok katlı veya yalancı çok katlı pirizmatik epitelyum ile döşelidir. Başka bir deyişle; epitel örtüsü üriner boşaltım yollarından ziyade genital boşaltım yollarına benzer. Pars spongioza: bulbus penis’den itibaren penis boyunca uzanan yaklaşık 15 cm lik bölümdür. Penisin korpus spongiozum’u ile kuşatılmıştır. Lamina epitelyalisi yalancı çok katlı pirizmatiktir, sadece son uc kısminda çok katlı yassı epitele dönüşerek penisin derisiyle devam eder. Urethranın bu bölümüne müköz salgılı urethral bezlerin (glands of Litre) ve erkek eklenti bezlerinden Cowper bezinin (gl. bulbourethralis) kanalları açılır.

Erkek Üretrası Duvarının Üreter Ve Mesaneden Diğer Yapısal Farklılıkları: Tunika mukoza her üç bölümde de vardır. Tunika muskularis ilk iki bölümünde vardır (içte longitudinal dışta sirküler seyirli düz kastır, sirküler kaslar mesane boynunda bir şifinkter oluşturur), son bölümde muskularisin yerini penisin kavernöz dokusu alır. Üretranın tipik bir adventisya tabakası yoktur, prostatik bölümde prostat stromasıyla, membranöz kısımda çizgili kas şifinkteriyle, kavernöz kısımda penisin kavernöz dokusuyla kuşatılmıştır. Mukozanın lamina epitelyalis’i; ilk iki bölümde çok katlı değişken, son bölümde çok katlı pirizmatik tiptir, orifisyum uretralis eksterna’dan itibaren çok katlı yassı tipe dönüşür. Epitel hücreleri arasında yer yer müköz kadeh hücreleri bulunur. Lamina propriya; elastik liflerden zengin gevşek bağ dokusudur. Çoğu longitudinal seyirli düz kas demetleri bulunur. Pars spongiozanın arka duvarında propriya içinde müköz bezler (gll. urethrales, Littre bezleri) bulunur.

Dişi Üretrası: 3-5 cm uzunlukta, 6 mm çapında kısa bir tüptür. Vestibulum vaginaya, clitorisin gerisinde açılır. Erkek üretrasından daha kalındır. Mukoza uzunluğuna kıvrımlar yapar. Epitel başlangıçta çok katlı değişken, daha sonra çok katlı pirizmatik tip olur, açılış yerinde çok katlı yassı olur. Lamina propriya: elastik liflerden zengin gevşek bağ dokusudur, içinde birçok bez kriptleri vardır, bunlar müköz bezlerdir (Littre bezleri), epiteller arasında da müköz salgılı hücreler bulunur. Propriya damarlardan çok zengindir, özellikle iyi gelişmiş venöz ağlar vardır, bunlar erektil doku karekterindedir. Tunika muskularis: içte longitudinal dışta sirküler seyirli düz kas demetlerinden oluşmuştur. Distal kısımda bu tabakalara bir çizgili kas şifinkteri eklenir.

——————————————————————————————————-

Üriner Sistemin Gelişimi

Üriner ve genital sistemler, birbirleriyle çok yakın ilişkili olarak gelişmeye başlarlar. Özellikle erkekte, üriner sistemin bazı embriyonik parçaları genital sistemdeki bazı yapıların kökenini oluşturur, duktuli efferentesler ve duktus deferens gibi. Yetişkinlerdeki bazı yapıların kökenini oluşturur. Yetişkindeki üretra gibi bazı anatomik yapılar ise, her iki sistemin de parçasıdır. Yetişkin dişide ise, iki sistem tamamen farklı olmalarına rağmen aynı boşluğa, vestibüle açılırlar. Ürogenital sistem, intermediyer (ara) mezodermden gelişir. 4. haftada embriyo lateral yönde katlanırken, intermediyer mezoderm yerinden ayrılarak ventrale doğru sölom boşluğunun arka duvarına göç eder. İntermediyer mezoderm, burada bilateral iki longitüdinal kabartı (ürogenital kabartılar) oluşturur. Üriner sistem bu kabartının ventralinde nefrojenik kordondan, genital sistem ise bu kabartının mediyalinde genital (gonadal) kabartıdan gelişir.

Üriner Sistem: İnsan embriyolarında, genital sistemden daha önce gelişmeye başlar. Kraniyokaudal yönde birbirini izleyen üç boşaltım sistemi gelişir; 1-Pronefroz, 2-Mezonefroz, 3-Metanefroz.

Pronefroz: İlk görülen böbrektir. 4. haftanın başında, servikal bölgede gelişmeye başlar.Segmental olarak gelişen 5-7 adet vezikülden veya kıvrıntılı tübülden ibarettir (nefrik vezikül veya nefrotom). Pronefrik kanal ise, kaudale doğru uzanır ve kloakaya açılır. Kloaka, arka barsağın en sonundaki genişlemiş kısımdır. İnsan embriyolarında işlev görmeyen bu sistem, 4. haftanın sonunda (24.-25. günlerde) körelerek kaybolur. Yalnızca pronefrik kanalın bir kısmı kalır ve geride kalan bu yer, mezonefrik kanalı oluşturur.

Mezonefroz: Orta böbrektir. 4. haftanın sonunda, üst torasik ve alt lumbar bölgeler arasında ve intermediyer mezodermin içinde gelişmeye başlar. Orta hattın iki yanında, oval ve geniş iki kitle oluşturur. Mezonefroz içinde, kraniyokaudal yönde 40 adet mezonefrik tübül gelişir. Bu tübüllerin mediyal uçları genişler ve daha sonra içeri doğru çöküp, mezonefrik Bowman kapsülünü oluşturur. Bunun içine, dorsal aortadan gelen kapillerler sokulup, glomerulusu oluştururlar. Bowman kapsülünün ve glomerulusun birlikte oluşturduğu yapıya, mezonefrik korpüskül denir. Mezonefrik tübüllerin distal uçları, longitüdinal olarak uzanan mezonefrik (Wolff) kanala açılır. Mezonefrik kanal, kaudalde kloakaya açılır. Kaudalde yeni tübüller oluşurken, kraniyaldekilerde dejenerasyon başlar. 5. hafta sonlarında, lumbar seviyelerde 20 çift kadar mezonefrik tübül kalır. Geride kalan bazı mezonefrik tübüller, duktuli efferentesleri oluşturur. Erkekte, mezonefrik kanal genital boşaltım yollarının gelişimine önemli katkıda bulunur. Duktus epididimis, duktus deferens, duktus ejakülatoryus ve veziküla seminalis buradan gelişir. Mezonefrik kanal, kadında ileri gelişme göstermez ve körelir. Mezonefrik kanal = Wolff kanalı. Paramezonefrik kanal = Müller kanalı. Dişi iç genital sistemin geliştiği duktal yapı: paramezonefrik kanal (Müller kanalı); tuba, uterus, serviks, vajen 2/3 üst kısmı. Erkek iç genital sistemin geliştiği duktal yapı: mezonefrik Kanal (Wolff kanalı); ductus deferens, vezikula seminalis, epididimis.

Metanefroz: Kalıcı böbrektir. 5. haftanın başlarında, intermediyer mezoderm içinde gelişmeye başlarlar. 4 hafta kadar sonra da, fonksiyonel hâle gelirler. Metanefroz, her ikisi de mezoderm kökenli olan iki farklı embriyonik yapıdan gelişir; üreter tomurcuğu (metanefrik divertikül) ve metanefrik blastem. Üreter tomurcuğu, mezonefrik kanaldan kloakaya açılma yerinin hemen üstünde ayrılır. Metanefrik blastema ise, alt lumbar ve sakral bölgelerdeki intermediyer mezodermin içinde gelişir.Üreter tomurcuğundan gelişenler; üreter, renal pelvis, minör ve major kaliksler, toplama boruları. Üreter tomurcuğu, metanefrik blastomun içine doğru büyüyerek, üreteri oluşturur. Tomurcuğun distal ucu, genişleyerek renal pelvisi yapar. Buradan çatallanarak çoğalan toplama borularının ilk dört kuşağı kaynaşarak major kaliksleri, ikinci dört kuşak ise kaynaşarak minör kaliksleri oluştururlar (7. hafta). 32. haftaya kadar, 11 kuşak toplama borusu oluşur. Her toplama borusunun ucunda da, kısa ve kıvrıntılı toplama borusu parçası belirir. Böbreklerin işlevsel birimi olan nefronlar ise, metanefrik blastemadan gelişir. İdrarın oluştuğu nefronun ve onu dışarıya taşıyan yolların normal gelişimi, üreter tomurcuğu ile metanefrik blastema arasındaki indüktif etkileşime bağlıdır. Üreter tomurcuğu gelişmezse veya metanefrik dokuyla temas etmezse, böbrekler gelişmez. Üreter tomurcuğunun normal çatallanma ile büyümesiyse, indüktif sinyallere bağlıdır. Nefronun gelişmeye başlaması için, her kıvrıntılı toplama borusunun kör ucu, kendi çevresindeki metanefrik blastemanın mezodermal dokusunu uyarır. Bu uçların çevresindeki hücreler yoğunlaşarak, metanefrik vezikülleri oluştururlar. Bu veziküller uzar ve metanefrik tübüller meydana gelir. Tübüller uzamaya devam ederken, bunların proksimal uçları içe doğru invajine olarak, Bowman kapsülüne dönüşür. Bu girintiye sokulan kapillerler, yumaklar oluşturup glomerulusu meydana getirirler. Glomerulus ve Bowman kapsülünden oluşan yapı, böbrek cisimciğidir.

Metanefroz (Devam): Metanefrik tübül uzayıp kıvrılarak, nefronun parçaları olan proksimal kıvrıntılı tüpü, Henle kulpunu ve distal kıvrıntılı tüpü oluşturur. 10. haftada, distal kıvrınıtılı tüpler toplama borularıyla birleşirler ve kalıcı böbrekler, işlev görmeye başlar. Fetal böbrekler, doğuma kadar idrar üretir ancak artık maddeleri kandan temizleme işi plasenta tarafından yapıldığı için, fetal idrar büyük çoğunlukla sudan ibarettir. Ancak, fetal idrar amniyon sıvısının oluşumuna katıldığı için çok önemlidir. Bilateral renal ageneziste (böbreklerin iki taraflı olarak olmaması), fetal idrarın eksikliği sebebiyle amniyon sıvısının hacmi azalır. Neticede, oligohidroamniyoz ortaya çıkar. Metanefroz, pelvik kavitede gelişmeye başlar. 6-9. haftalar arasında, pozisyonları değişir. Abdominal kavitenin arka duvarına doğru hareket ederek, böbrek üstü bezlerin altına yerleşir. Bu hareketin sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte, embriyonun lumbal ve sakral bölgelerinin uzamasında ve kuyruk kıvrımının kaybolmasında etkili olduğu düşünülmektedir. Böbrekler, bu yukarı hareketten sonra dorsal aorttan büyüyen yeni arter dallarıyla beslenir. Bu dallar, daha sonra renal arterleri oluşturur. Önceki sakral bölgedeki renal arter ise körelir ve kaybolur (Larsen).

Mesanenin Gelişimi: 4. ve 6. haftalar arasında, ürorektal septum, kloaka zarına doğru büyüyerek kloakayı önde primitif ürogenital sinüs ve arkada anorektal kanal olmak üzere ikiye ayırır. Ürorektal septum; allantoyis ile son barsak arasındaki açıdan, mezenkimden gelişir. Primitif ürogenital sinüsün parçaları: 1-Kraniyal vezikal parça; allantoyisle devam eden geniş üst kısımdır, mesane buradan gelişir. 2-Pelvik parça; erkekte prostatik üretra ve kadında bütün üretra buradan gelişir. 3-Fallik parça; kaudalde yer alan genital şişkinliğe doğru büyüyen kısımdır. Mesanenin epiteli, ürogenital sinüsün kraniyal vezikal parçasından gelişir. Mesanenin kas ve bağ dokuları, bunların çevresindeki splanknik mezenşimden köken alır. Mesane genişlerken, mezonefrik kanalların distal kısımları dorsal duvarın yapısına katılır. Bu bölge, mesanenin trigon bölgesini oluşturur. Böylece, mezodermal kökenli olan trigon bölgesi, daha sonra endodermal epitelle örtülür. Başlangıçta, mesanenin üst kısmı allantoyisle devam eder. Daha sonra, allantoyisin lümeni kaybolur ve kalın fibröz bir kordon olan urakusa dönüşür. Urakus, göbekle mesanenin tepesi arasında uzanır ve yetişkinlerde mediyan umblikal ligamenti yapar. Mediyal umblikal ligament, umblikal arterlerin fibröz kalıntısıdır. Mesane, bebeklerde ve çocuklarda boş durumdayken abdomenin içinde yer alır. Mesane, altıncı yaş civarında major pelvise girmeye başlar. Puberteden sonra, pelvik yerleşimini alır.

Üriner Sistemin Gelişim Bozuklukları:

Yenidoğanların %3-4’ünde, böbrek ve üreterlerde gelişim bozuklukları görülmektedir. En sık görülenleri de, biçim ve pozisyon bozukluklarıdır.

Renal Agenezis: Böbreklerin, tek ya da çift taraflı olarak gelişmemesidir. Unilateral renal agenezis, yenidoğanda yüzde 0.1 oranında görülür. Erkeklerde daha sıktır. Genelde, sol böbrek gelişmez. Diğer böbreğin işlev görmesi sebebiyle, belirti vermeyebilir. Bilateral renal agenezis; 1/3000 oranında görülür. Fetal idrar oluşmaması nedeniyle, oligohidroamniyoz vardır. Bu bebekler, doğumdan kısa süre sonra ölürler. Sebebi, üreter tomurcuğunun gelişmemesi veya dejenere olup kaybolmasıdır. Kaybolursa, metanefrik blastema ile aralarında gerekli indüksiyon olmaz ve böbrekler gelişmez.

Ektopik Böbrekler: Böbreklerin birinin veya her ikisinin normalden başka yerleşim göstermesidir. Böbrekler, normal rotasyonlarını yapmaz. Hilus öne bakar. Bunun sebebi, böbreklerin pelvisten abdominal boşluğa normal olarak yükselememesidir. En sık görülme şekli, pelvik böbrektir. Böbreklerin biri, pelvik boşlukta kalır.

Atnalı Böbrek: Görülme sıklığı; 1/5000’dir. Böbreklerin alt kısımları kaynaşır. Atnalı böbreğin abdominal boşluğa yükselmesi alt mezenterik arterin kökü tarafından engellendiği için, böbrekler pelviste kalır. Böbreklerin ve üreterlerin gelişmesi normal olduğu için, atnalı böbrek belirtisizdir. Turner sendromlu vakaların yüzde 7’sinde görülür. Wilms tümörlü çocuklarda, 2-8 kat daha sıktır.

Üriner Sistemin Duplikasyonları: Üreter ve renal pelvisin duplikasyonları oldukça sık olmasına rağmen, böbreğin fazla olması çok enderdir. Bu anomaliler, üreter tomurcuğunun bölünmesinden kaynaklanır. Duplikasyonun uzunluğu da üreterik tomurcuk bölünmesinin derecesiyle ilgilidir. Tomurcuk tam bölünürse, ikili böbrek ve ikili üreter görülmektedir veya üreterler ayrı ayrı olabilmektedir. Fazladan bir böbrek ve onun üreteri muhtemelen, ikili üreterik tomurcuğun varlığından kaynaklanır.

Ektopik Üreter: İki üreter tomurcuğunun gelişmesiyle açıklanabilecek bu anomalide, bir üreter normal olarak mesaneye açılırken, diğeri başka bir yere açılır. Erkekte; mesane boynu, prostatik üretra, duktus deferens, utrikulus prostatikus veya veziküla seminalise açılabilir. Kadında ise; mesane boynu, üretra, vajen veya vestibüle açılabilir.

Polikistik Böbrek: Otozomal resesif geçişlidir. Her iki böbrekte de, böbrek yetmezliğine ve doğumdan sonra ölüme yol açan çok sayıda küçük kistler vardır. Multikistik displastik böbrek hastalığındaysa anomali, böbreklerin gelişimi sırasında nefronun çeşitli bölgelerinde idrarla dolu dilatasyonların oluşmasıyla ortaya çıkar. %75’i tek taraflıdır.

Multikistik Displastik Böbrek: Metanefrik mezodermden köken alan tübüllerin, üreterik tomurcuk kökenli yapılarla bağlanmamaları sonucunda, kist formasyonu oluşur. Günümüzde kabul edilen teori, kist benzeri geniş dilatasyonların nefronlar boyunca özellikle Henle kulpunda oluşmakta olduğu kabul edilmektedir.

Mesane Ekstrofisi: Görülme sıklığı; 1/10.000-1/40.000’dir. Erkek bebeklerde görülür. Ön karın duvarının alt kısmının kapanmaması sonucu ortaya çıkar. Dördüncü haftada, mezenşimal hücrelerin ventral taraftaki (karın bölgesi) ektodermle kloakanın arasına göç edememesi söz konusudur. Mesanenin arka duvarı, dışarıya doğru fırlar. Trigon ve üreterler açıktadır. İdrar dışarı damlar.

Urakal Anomaliler: Urakal fistül: mesanenin tepesiyle göbek arasında uzanan allantoyis lümeni açık olarak kalırsa, ortaya çıkan bu fistülde idrar göbekten dışarı damlar. Urakal kist: allantoyis lümeni yalnızca belli bir bölgede kalır. Epitelin salgısıyla dolan bu bölge, urakusun içinde kistik bir yapı oluşturur. Urakal sinüs: allantoyis lümeni, mesaneye komşu alt kısımda veya göbeğe yakın üst kısımda devamlı olarak kalırsa, bu anomali ortaya çıkar.