Notlar 2

Gametogenezis

Gametogenezis (gametlerin oluşumu) özelleşmiş üreme hücreleri olan gametlerin oluşum ve gelişme sürecidir. Sperm ve ovum özelleşmiş cinsiyet hücreleridir. Gametogenezis sırasında özel bir hücre bölünmesi olan mayoz bölünme ile kromozom sayısı yarıya düşer. Böylece bu hücreler vücut hücrelerinin yarısı kadar kromozom taşırlar. Bu olgunlaşma sürecine erkekte spermatogenezis, kadında ise oogenezis denir. Kadın ve erkekte gametlerin oluşum şekli farklıdır ancak (mayoz bölünmede) olayların oluşum sırası aynıdır. Bu süreçte gamet ya da germ hücrelerinin kromozom ve sitoplazmaları fertilizasyon için germ hücrelerine paylaştırılır. Gametogenezis sırasında kromozom sayısı yarıya iner, bunun yanı sıra hücrenin şekli de değişir. Kromozomlar, DNA replikasyonundan önce S fazında tek kromatidli kromozom halindedir. Bir kromatid paralel 2 DNA sarmalından oluşur. Kromozomlar DNA replikasyonundan sonra çift kromatidli kromozom haline gelirler (replikasyon = kopyalama) (metafaz kromozomu).

Mayoz Bölünme: Mayoz bölünme sadece germ hücrelerinde görülen 2 mayotik bölünme aşaması içeren özel bir hücre bölünme şeklidir. Diploid (çift) yapıdaki germ hücrelerinden haploid (tek) gametler (sperm ve oosit) gelişir. Mayoz bölünme birbiri ardına devam eden 2 bölünmeden oluşur. Birinci mayoz bölünme bir indirgenme bölünmesidir. Çünkü kromozom sayısı, profazda homologların eşleşmesi ve anafazda segregasyonu(ayrılması) ile diploidten (çift) haploide indirgenir (tek). Biri anneden diğeri babadan gelen homolog kromozomlar, profazda eşleşir ve anafazda birbirinden ayrılır ve herbiri ayrı bir kutba gider. Homolog kromozomlar ya da homologlar herbiri anne ve babadan gelen kromozom çiftleridir. Bu aşamada 2’şer kromatidli kromozom şeklindedirler. X ve Y kromozomları homolog değildir ve ancak kısa uçların homolog segmentleri vardır. Sadece bu bölgelerde eşleşirler. Homolog kromozomlar arasında krossing over hadisesi oluşur ki burada anneden ve babadan gelen kromozomlar birbirleri ile en az bir noktada temas ederler, bu temas noktalarına kiazma denir ki burada gen değişimi olur ve geni anneden ve babadan değişik olan yepyeni bir canlı meydana gelir. Birinci mayoz bölünmenin sonunda oluşan her bir yeni hücrenin (sekonder spermatosit veya sekonder oosit) haploid sayıda (primer spermatosit ve primer oositteki kormozomun yarısı kadar) kromozomu (ikişer kromatidli) vardır. Homolog kromozom çiftlerinin bu ayrılması mayoz bölünme sırasında, alel genlerin ayrılması olan segregasyonun (ayrılma) fizik temelini oluşturur. Birinci mayoz sonunda meydana gelen hücrelerin (sekonder spermatosit ve sekonder oosit) kromozom sayıları haploiddir fakat DNA miktarları diploiddir. Normal interfaz olmadan (DNA replikasyonu olmadan) birinci mayozu, ikinci mayoz bölünme izler. Her bir kromozom bölünür ve herbir yarımı oluşturan kromatid, farklı kutuplara çekilir. haploid sayıda (23) kromozom kalmıştır ve 2. mayoz sonucu oluşan her bir yavru hücre, kromozom çiftlerinin herbirinden bir kromatidli bir temsilciden oluşan indirgenmiş, haploid sayıda kromozoma ve DNA’ya sahiptir. İkinci mayoz bölünme, kromozom sayısının haploid olması dışında normal mitoz bölünmeye benzer.

Mayoz Bölünmenin Önemi: Mayoz bölünme ile; kromozom sayısı yarıya indirilerek haploid gametler oluşturulur, kuşaktan kuşağa kromozom sayısının sabit kalması sağlanır. Gametler arasında anne ve babadan gelen kromozomların rastgele karışımı sağlanır. Kromozomların segmentlerinde crossing-over yoluyla anne-baba kromozomları yer değiştirir. Bu yer değişikliği genlerin karışmasını sağlar ve genetik materyalde rekombinasyonlar oluşur.

Spermatogenezis:

Spermatogonyumdan spermatid oluşmasıdır. Spermatogenezis; primitif germ hücrelerinin (spermatogonia) sperm veya spermatozoaya dönüşmesi sırasındaki olaylarla açıklanır. Germ hücreleri olgunlaşmaya pubertede başlar (13-16 yaş). Yaşlanıncaya kadar devam eder. Fötal hayatta testis seminifer tübullerinde spermatogonia inaktif durumdadır. Bazalde bulunan spermatogonyum hücreleri ana spermatogenik hücreler olup diğerleri bunlardan köken alır. Ana hücre koyu boyanan tipte spermatogonyum A hücresi olup daha sonra açık tip spermatogonyum A’ya ve spermatogonyum B’ye dönüşür. Bu arada hücreler çok sayıda mitoz bölünme geçirirler ama bir miktarı her zaman kaynak hücre olarak kalarak spermatogenezisin ömür boyu devam edebilmesini sağlar. Spermatogonyum B bir yerde mitoz bölünmeyi keser ve primer spermatositleri oluşturur. Seminifer tübüllerde görülebilen en büyük spermatogenik hücreler olmasıyla ayırt edilebilirler. Daha sonra primer spermatositler I. mayoza girerek sekonder spermatositleri oluştururlar. Bu evre çok kısa sürüp hemen olgunlaşma aşamasına geçtikleri için oluşan sekonder spermatositler preparatlarda pek rastlanmaz. Sekonder spermatositler II. mayoza girerek spermatidlere dönüşürler.

Spermiyogenezis: Spermatogenezisin son aşamasıdır. Sertoli hücrelerinin içinde gelişir. 4 ana olay meydana gelir; akrozom gelişmesi (golgide), flagellumun gelişmesi (sentriolün distal kısmından), nükleer yoğunlaşma (çekirdek), mitokondrilerin kuyruğun orta parçası üzerine spiral dizilmesi.

Akrozom Gelişmesi: Döllenme için gerekli olan hidrolitik enzimlerin depolanması ve sürekli sentezinin gerçekleştiği akrozomal keseyi içerir. Akrozomal evre; akrozom, çekirdeğin üst üçte birlik kısmını örter ve sarmaya devam eder. Distal sentriyol 9+2 eşmerkezli dizilmiş mikrotübül çiftlerinden oluşan aksonemi oluşturur. Mitokondriyonlar gelişen aksonem boyunca göç ederler. Kep evresi; akrozomal vezikülün içerdiği sıvı rezorbe olunca, büzülür ve çekirdeği kep gibi saran 2 yapraklı bir kese durumuna geçer. Böylece akrozomal kep adını alır. Akrozomda birçok hidrolitik enzim bulunur (hyaluronidaz, asit fosfataz, neurominidaz, proteaz). Bu enzimler döllenmede, spermiumun, sekonder oositin çevresindeki engelleri aşmada önemlİ rol oynarlar.

Olgunlaşma Evresi: Keratin içeren dış yoğun lifler gelişir ve aksonem boyunca dizilirler. Mitokondriyonlar, sadece orta parçada dış yoğun liflerin çevresinde dizilir. Daha sonra manşet dağılır.

Artık Cisim: Sitoplazmanın bir kısmı kuyruk ucuna doğru kayarak bir kısmı flagellumu kuşatır, diğer kısmı da rezidüel cisim şeklinde dışarı atılır. Sertoli hücresi tarafından fagosite edilir.

Flagellumun Gelişmesi: Çekirdeğin bir kutbunda akrozom gelişirken, karşıt kutbuna sentrioller yerleşir. Distal sentriyolden gelişir. Keratin içeren dış yoğun lifler ve bir fibröz kılıf ile çevrili bir aksonemden oluşur (eşmerkezli dizilimli 9+2 mikrotübül çiftleri). Mitokondriyonlar kuyruğun proksimal bölümü (orta parça) çevresinde sarmalımsı bir kılıf oluşturur.

Nükleer Yoğunlaşma: Çekirdekteki kromatin yoğunlaşır. Somatik histonlar arjinin lizin zengin protaminlerle yer değiştirmiştir. Çekirdek yuvarlaktır, iyice yassılaşır ve küçülür böylece sürtünme yüzeyi oldukça azaltılmış olur.

Spermin Yapısı: Olgun sperm baş ve kuyruktan oluşur. Baş: çekirdek ve akrozomdan oluşur. Her ikisi de plazma membranı ile sarılıdır. Bağlantı parçası: çekirdeğe tutunmuş proksimal sentriyol ve sperm kuyruğunun merkezi parçasına (aksonem) kaynaklık eden distal sentriyolden oluşur. Kuyruk: Orta parça; sperm kuyruğunun baş bölgesinden 9+2 mikrotübüler aksoneme sarmalımsı dizilmiş mitokondiriyonlardan oluşur. Annulus (son halka); mitokondriyon sarmalın son dönümünün altında yoğun bir halkadır, orta parçanın esas parçaya dönüştüğü bölgedir. Esas parça; kuyruğun en uzun parçasıdır, annulustan uzanır, mitokondriyon sarmal içermez. Son parça; sadece aksonem bulunur.

Daha sonra sekonder spermatosit 2. mayoz bölünmeye geçer ve bunun sonunda 4 adet haploid kromozumlu spermatid oluşur. Spermatidler, sekonder spermatositlerin yarısı büyüklüğündedir. Aşamalı olarak 4 adet olgun spermium oluşur ve bu nedenle geçirdiği değişim aşamalarına spermiogenezis denir. Spermiogenezis dahil olmak üzere spermatogenezis yaklaşık 2 ay sürer. Tamamlanınca spermler seminifer tübullerin lümenine geçer. Sertoli hücreleri, seminifer tübulde yerleşmiş olan germ hücrelerini besler ve destekler, ayrıca spermatogenezisin düzenlenmesine katıldıkları düşünülmektedir. Spermler seminifer tübulden depolanacakları ve işlevsel olarak olgun hale getirilecekleri epididimise pasif olarak taşınırlar.

Epididimis testisin arka kısmında yerleşmiş ve uzun kıvrıntılı kanallarda oluşur. Bu kanal spermleri üretraya taşıyan duktus (vaz) deferens ile devam eder. Olgun sperm, bir baş ve kuyruktan oluşur, serbest yüzer, aktif olarak hareket eder. Spermin başı ile kuyruğun birleştiği yere boyun denir. Spermin başı spermin en büyük kısmıdır ve haploid nükleus içerir. Nükleusun ön 2/3 kısmı akrozom ile kaplıdır. Şapka şeklindeki bu kese yapısının içinde birçok enzim vardır. Bu enzimlerden en önemlisi akrozindir. Fertilizasyon sırasında bu enzimler salındığı zaman spermin korona radiata ve zona pellusidayı geçmesi kolaylaşır. Spermin kuyruğu; orta, esas ve son parça olmak üzere 3 bölümden oluşur.

Spermatogenezise Etkili Faktörler: 1-Yetersiz beslenme. 2-Genel ve lokal enfeksiyonlar. 3-Testis ısısının yükselmesi; spermatogenezis, vücut ısısından 1-2 derece daha düşük ısılarda oluşur. 4-Hormonların etkisi; FSH spermetogomyuma etki ederek çoğalmasını sağlar, LH primer spermatosite farklanmasını, testosteron ise tubulu seminiferi kontorti içinde kandaki seviyesinin 200 katı olarak oluşarak spermatogeneazisin oluşmasını sağlar, bunu da sertoli hücrelerinden salgılanan androjen bağlayıcı protein (ABP) sağlar. 5-Mutagenler, ilaçlar, anti metabolitler ve bilhassa halojenlenmiş kısa zincirli hidro karbonlar gibi toksik ajanlar. 6-İrritasyon; X ışını gibi. 7-Psikolojik faktörler; stres, üzüntü, keder gibi. Mutagenler; genetiği değiştiren ışın, ilaç gibi maddelerdir. Antimetabolitler; çekirdek proteinlerinin sentezini sağlayan maddelere çok benzeyip metabolizmayı inhibe eden maddelerdir.

Kuyruk spermin hareketini sağlar ve fertilizasyon bölgesine gitmesini sağlar. Kuyruğun orta parçasında bulunan mitokondriler hareket için gerekli olan adenozin trifosfatı (ATP) sağlar. Bu mitokondriyal kılıfın kuyruğa kamçı hareketini yaptırdığı düşünülmektedir.

Oogenezis:

Oogenezis oogonia denen primitif germ hücrelerinin olgun oositlere dönüşmesiyle gerçekleşen olaylar dizisidir. Hücrelerdeki bu olgunlaşma süreci doğumdan önce başlar, cinsel olgunluğa erişildiğinde tamamlanır.

Oositlerin Doğum Öncesi (Prenatal) Olgunlaşması: Erken fötal yaşamda, oogonia mitoz bölünme ile çoğalır. Oogonia, doğumdan önce, primer oositleri oluşturmak için hacimce büyür. Primer oosit oluştuğunda, ovaryuma ait stroma hücreleri (bağ dokusu hücreleri) ile çevrelenir. Bu yapı tek tabakalı düzleşmiş folliküller epitel hücrelerini oluşturur. Bu hücre tabakası ile çevrelenmiş primer oosit primordial follikülü oluşturur. FSH salgısı ovaryumdaki primordial folliküllere etkir ve etrafındaki tek katlı yassı epitel önce kübik sonra prizmatik olur ve çoğalmaya başlar. Puberte boyunca primer oosit büyür, folliküler epitel hücreleri önce kübik sonra da prizmatik bir görünüm kazanır, böylece primer follikül oluşur. Oosit kısa sürede zona pellusida adı verilen renksiz, hücre içermeyen kalın glikoprotein örtüsü ile çevrelenir. Zona pellusida yüzeyinin SEM görüntülerinde, isviçre peynirine benzeyen iç içe geçen pencereler oluşturmuş, düzgün ağ benzeri bir yapı ortaya çıkarılmıştır. Primordial follikülün yassı epiteli kübikleşince primer follikül denilir. Bazıları folliküler epiteli birden fazla kat içerdiğinde, olgunlaşmış ve sekonder folikül adını alır. Bazıları da antrum oluşunca sekonder follikül diye isimlendirir. Bu antrum büyür içinde sıvı oluşur ki bu sıvı östrojen hormonunu taşır artıl follikülün adı tersiyer veya graff (olgun) follikül adını alır. Primer oositin büyük kısmı bu östrojen hormonu taşıyan sıvı ile çevrelenir ve az bir kısmı ile de hücre topluluğu ile korona hücrelerine bağlanır ki bu hücre topluluğuna yumurta tepeciği veya kumulus ooforus denir. Primer oosit ilk mayoz bölünmesine doğumdan önce başlar ancak profazda puberteye kadar tamamlanamaz. Primer oosit puberte boyunca cinsel olgunluğa ve üreme siklusları başlayıncaya kadar profazda bekler (diploten). Primordial follikülü çevreleyen yassı hücrelerin oosit maturasyon inhibitörü (OMI) adındaki bir maddeyi salgılayarak, oositin mayotik bölünme sürecini durdurduğu düşünülmektedir.

Oositlerin Doğum Sonrası (Postnatal) Olgunlaşması: Puberte ile başlar, her ay genellikle bir follikül olgunlaşır ve ovulasyon olur. Eğer oral kontraseptifler (doğum kontrol hapları) kullanılırsa bu olaylar şekillenmez. Profaz 1’de bekleyen primer oositler de radyasyon gibi çevresel ajanlara duyarlıdır. Doğumdan sonra kızlarda primer oosit oluşmaz, erkeklerde ise puberte sonrası da primer spermatosit yapımı devam eder. Primer oositler puberteye kadar ovaryum folliküllerinde bekler. Follikül olgunlaştıkça primer oositin boyutları artar, ovulasyondan hemen önce birinci mayoz bölünmeyi tamamlar. Spermatogenezisdeki benzer aşamalardan farklı olarak sitoplazma eşit olarak bölünmez. Sekonder oosit hemen hemen tüm sitoplazmayı alır, birinci polar cisimciğe ise çok azı kalır. İlk polar cisimcik; küçük, işlevsel olmayan ve kısa süre içinde dejenere olacak bir hücredir. Ovulasyondan sonra sekonder oositin çekirdeği ikinci mayoz bölünmeye başlar, ama bölünme durduğunda sadece metafaza kadar ilerlemiştir. Eğer bir sperm sekonder oositin içine girerse, ikinci mayotik bölünme tamamlanır ve yine sitoplazmanın çoğu bir hücreye, fertilize olmuş oosite veya olgun ovuma geçer. Diğer hücre (ikinci polar cisimcik) kısa sürede dejenere olan, küçük ve işlevsiz bir hücredir. İkinci polar cisimcik atıldığında oositin olgunlaşması tamamlanır yani oositin ikinci mayozu tamamlaması spermiyumla karşılaşmasına bağlıdır. Eğer karşılaşırsa ikinci mayoz tamamlanır bunun sonucunda büyük, sitoplazmanın büyük kısmını taşıyan döllenmeye hazır ovum ve afonksiyonel ikinci kutup cisimciği oluşur. Yeni doğan bir kız bebeğinin ovaryumlarında yaklaşık 2 milyon primer oosit vardır, ama çocuklukta çoğu geriler, adölesan dönemde 40 binden fazla değildir. Bunlardan sadece 400 kadarı sekonder oosit olur ve üreme döneminde ovulasyon sırasında atılır. Bu oositlerin çok azı olgunlaşır.

—————————————————————————————————–

Hipofiz Ve Epifiz Histolojisi

Endokrin Sistem: Endokrin sistem, homeostazisi (vücuttaki kararlı denge durumu) sağlamaya yardımcı olmak suretiyle vücudun belli organlarındaki metabolik aktiviteyi düzenler. Endokrin sistem, hormon denilen kimyasal maddeler aracılığıyla yavaş ve diffüz bir etki oluşturur. Hormon endokrin hücreler tarafından doku sıvısı ya da kan içine spesifik zamanlarda, az miktarda salınan organik kimyasal maddelerdir. Hormonun etkilediği doku ve organlara hedef veya reseptör organlar veya dokular denir. Hormonların çoğu hedef hücreleri üzerine birçok etki gösterirler. Hem endokrin sistemin hem de sinir sisteminin, organizmanın değişik bölgelerinin fonksiyonunu düzenleyici görevi bulunmakta, ayrıca çoğu hormon sinir sistemi üzerinde etki göstermekte ve birçok hormonun salgılanışı da sinir sisteminin kontrolü altında artırılmakta yada baskılanmaktadır. Bu nedenle endokrin ve sinir sistemine beraberce nöroendokrin sistem denir.

Endokrin Sistem Hormonları: Kimyasal özelliklerine göre üç gruba ayrılır: Steroidler: overler, testisler ve adrenal korteks hücreleri tarafından sentezlenir ve salgılanırlar. Küçük peptidler, proteinler ve glikoproteinler: hipofiz, hipotalamus, tiroid, paratiroid ile pankreas, gastrointestinal sistem ve akciğerlerin dağınık yerleşimli endokrin hücreleri tarafından sentezlenir ve salgılanırlar. Amino asit benzerleri ve türevleri: adrenal medulla hücreleri ve birçok nöron tarafından sentezlenerek salgılanırlar. Katekolaminler, tiroksin ve iodine de bu gruba dahildir. Endokrin hücrelerin bir kısmı belli bir organ oluşturur (hipofiz, epifiz, tiroid, vs), bir kısmı ise bir organın içinde hücre grupları (langerhans adacıkları, leydig hücresi, sertoli hücresi, GİS’deki A, G, Mo hücresi gibi) şeklinde yer alır.

Hipofiz (Pituiter Bez): Hipofiz büyüme, üreme ve metabolizmayı düzenlemeden sorumlu birkaç hormonu üreten bir endokrin bezdir. Farklı embriyolojik kaynaklardan gelişen iki bölümden oluşur. Adenohipofiz, ilkel oral kaviteyi (stomadeum) döşeyen oral ektodermin kese şeklini almasıyla (rathke kesesi) gelişir, nörohipofiz ise diensefalonun aşağı doğru büyümesi şeklinde nöral ektodermden gelişir. Sonradan her iki bölüm kaynaşır ve tek bir organ şeklinde dıştan kapsülle sarılır. Ancak, her iki bölümün embriyolojik kökenleri farklı olduğu için hücresel içerikleri ve fonksiyonları da birbirinden farklıdır. Hipofiz, hipotalamusun altında uzanır. Büyüklüğü 1 cm x 1-1,5 cm olup ağırlığı erkekte 0,5 gr, kadında ise biraz daha fazladır. Hipofiz nöral yollarla beyinle bağlantıdadır, ayrıca beyni besleyen damarlardan zengin bir vasküler desteğe sahiptir. Hipofiz tarafından üretilen hormonların neredeyse tamamı hipotalamusun hem hormonal hem de sinirsel sinyalleri ile kontrol edilir.

Adenohipofiz (Ön Pituiter Bez): Adenohipofiz, pars distalis, pars intermedia ve pars tuberalis denilen üç bölümden oluşur.

Pars Distalis Adenohipofiz: Hipofiz ön lobunun %75’ini oluşturur. Dıştan kollajen fibrilden zengin bağ dokusu kapsül ile sarılmıştır. Kan damarlarını taşıyan trabekülalar kapsülün bir noktasından ışınsal şekilde organ içine dağılır. Retiküler fibriller epitel kordonlarına ve sinusoidlere desteklik eder. İki tip hücre içerir: Kromofob hücreler: histolojide rutin olarak kullanılan boyalarla boyanmazlar. Tüm hücrelerin %50’sini oluşturdukları için esas hücre yada chief kelimesinin baş harfi alınarak C hücresi de denir. Küçük, yuvarlak ya da poligonal şekilli hücrelerdir. Az miktardaki sitoplazmaları açık renkte boyanır. Işık mikroskobik incelemelerde salgı granülleri görülemez. Kromofil hücreler: bazı boyalarla çok iyi boyanan özel salgı granülleri bulunur. Granüllerinin bazik yada asidofilik boyalarla boyanma özelliklerine göre iki tiptir.

Kromofil Hücreler: 1-Alfa ya da asidofil hücreler: hücrelerin yaklaşık %35’ini oluşturur. Oranj G ve azokarmin boyalarını içeren karma boyamalarda asidofil hücrelerden bir kısmı karminle, bir kısmı ise oranj G ile boyanır. Bu nedenle oranjofiller ve karminofiller diye iki alt gruba ayrılır. 1.1-Oranjofiller; alfa asidofil yada somatotrop hücre de denir. Granülleri oranj G ile turuncu renkte boyanır ve ışık mikroskobu ile kolayca görülebilirler. Bu hücreler somatotrop hormonun (STH) salgılanmasından sorumludur. STH nun epifiz kıkırdağı üzerine doğrudan bir etkisi yoktur. Karaciğer ve böbrekten somatomedin denen peptidin yapımını artırarak epifiz kıkırdağındaki mitozu hızlandırır. Böylece uzun kemiklerde uzamaya sebep olarak bireyin boyunun uzaması sağlanmış olur. Aşırı salınması gigantizm denilen hastalığı oluşturur. Bunun tersine çocukluk döneminde yetersiz STH salgılanması ise hipofizer cüceliğe sebep olur. Epifiz kıkırdağının kapanmasından sonra, aşırı STH salgılanması sonucunda kemikler kalınlaşır, el ve ayaklar irileşir (akromegali). 1.2-Karminofiller; bu hücrelere epsilon asidofil yada mammotrop hücre de denmektedir. Hücreleri poligonal şekillidir. Azokarmin ile kırmızı renkte boyanan granülleri oranjofillerden daha büyük ama daha az sayıdadır. Hipofizde granülleri en büyük olan hücreler karminofillerdir. Granüllerin sayısı ve çapı gebelik ve süt verme döneminde artar çünkü bu granüller laktojenik hormon yada luteotropik hormon (LTH) denilen hormonu salgılarlar. Bu hormonun diğer bir ismi de prolaktin’dir. Süt salgılanmasını aktive etmesinin yanı sıra ovaryumdan progesteron salgılanışını da uyarır. 2-Beta ya da bazofil hücreler: asidofillerden daha büyük hücrelerdir. Bazofilik denmesine karşın granülleri anilin mavisi gibi asit boyalarla da boyanabilmektedir. Adenokortikotropik hormon (ACTH) ve melanin stimülan hormon (MSH) dışında, bazofil hücrelerden salgılanan hormonlar glikoprotein yapıda olduklarından en iyi PAS boyası ile boyanırlar. Bazofilik granüller asidofilik granüllerden daha küçük ve daha az sayıdadır. Granüllerin aldehid fuksin ile boyanma özelliklerine göre alt gruplara ayrılır. 2.1-Beta bazofil ya da tirotrop hücre: üçgen yada poligonal şekilli hücrelerdir, çoğunlukla bezin orta kısmında yerleşim gösterirler. Küçük çaplı granülleri aldehid fuksinle boyanarak diğer bazofillerden ayrılır. Bu hücrelerin granülleri tiroid stimülan hormonu (TSH) salgılarlar. 2.2-Delta bazofil ya da gonadotrop hücre: aldehid fuksinle granülleri boyanmaz. Diğer bazofillerden daha büyük yuvarlak şekilli hücrelerdir. Salgıladıkları hormonlar protein yapıda olduğundan PAS (+) boyanırlar. Granüllerden follikül stimülan hormon (FSH) ve lüteinizan hormon (LH) salgılanır. FSH dişilerde ovaryumda folliküllerin gelişimini uyarır, erkeklerde ise testislerde seminifer tubulus epitelini uyararak spermium yapımına etki eder. LH dişilerde follikülün olgunlaşması, ovulasyon ve korpus luteumun oluşumunda etkilidir. Erkeklerde intersitisyel hücre stimülan hormon (ICSH) olarak isimlendirilir ve Leydig hücrelerini uyararak testosteron hormonun salgılanmasını başlatır. 2.3-Kortikotropik ve melanotropik hücreler: düzensiz yıldız şekilli uzantıları olan hücrelerdir. Granülleri hücrenin periferinde yerleşmiştir. ACTH ve MSH salgılarlar. ACTH surrenal korteksten gluko-kortikoidlerin salgılanmasını uyarır. MSH hem kortikotropik hücrelerden hem de pars intermediadan salgılanır.

Pars İntermedia Adenohipofiz: İnsanlarda hayvanlara oranla daha az gelişmiştir. Hipofizin yaklaşık %2’sini oluşturur. Hücreleri; hafif bazofilik boyanan, az sayıda salgı granülü içeren küçük poligonal şekilli hücreler ve biraz daha büyük, sitoplazmaları koyu bazofilik boyalı, granülden zengin hücrelerdir. Pars intermediada polipeptid bir hormon olan MSH salgılanır.

Pars Tuberalis Adenohipofiz: Hipofizin çok küçük bir bölümünü oluşturur. Hipofiz infundibüler sapını bir yaka gibi sarar. Küçük, kübik şekilli, hafif bazofilik boyanan sitoplazmasında ince granüller ve glikojen içeren hücreleri uzunlamasına kordonlar şeklinde dizilmişlerdir. Damardan oldukça zengindir. Pars tuberalislerce salgılandığı bilinen özel bir hormon olmamasına rağmen, bazı hücreler muhtemelen FSH ve LH içeren salgı granüllerine sahiptir.

Nörohipofiz (Pars Nervoza): Nörohipofiz yapısında, hipotalamusta yerleşik salgılayıcı sinir hücrelerinin miyelinsiz aksonları ön plandadır. Nükleus supraoptikus ve nükleus paraventrikülarisde yerleşik salgı yapan nöronların uzantıları hipotalamohipofizer traktusu oluşturarak nöral loba girer. İnfundibulumun proksimalinde sinir fibrilleri tipik astrositlerle sarılmıştır. Aşağıya doğru ilerledikçe astrositlerin yerini pituisit denen modifiye glia hücreleri alır. Pituisitler pars nervozanın yaklaşık %25’ini kaplar. Pituisitler sitoplazmalarında lipid, pigment ve ara filamentler içerir; birbirleriyle ilişki kurup gap junctionlar oluşturacakları çok sayıda sitoplazmik ağa sahiplerdir. Pigment miktarı yaş ilerledikçe artar. Gümüşleme boyasıyla siyah renkte boyanırlar. Nükleus supraoptikus ve para-ventrikülarisde yerleşik tipik nöronlara nörosekretuar hücreler denir. Nissl cisimciği yani GER çok iyi gelişmiştir. Burada yapılan protein yapıdaki hormonlar aksonlar içinden akarak nörohipofize ulaşır. Kapillere yakın, genişlemiş akson son kısmında salgı granülleri şeklinde birikir. Bunlara Hering cisimleri denir. Nörohipofiz, nörohormonları sentezlemez. Bu hormonlar hipotalamik nöronlarda sentezlenerek aksonlar aracılığıyla nörohipofize ulaşır. Nörohipofizde depolanan iki tip hormon vardır. Bunlar gerektiğinde dolaşıma verilirler. Bu nedenle nörohipofiz endokrin bir bez değildir. Granüllerde oksitosin ve vazopressin hormonları bulunur. Oksitosin; cinsel ilişki ve doğum sırasında uterus duvarındaki düz kasların kasılmasına ve emzirme sırasında da süt bezlerinin alveol ve kanallarını saran miyoepitelyal hücrelerin kasılmasına sebep olur. Bu hormona pitozin de denir. Vazopressin ya da antidiüretik hormon (ADH); böbrek tubuluslarına etki ederek suyun tübüllerden reabsorbsiyonunu sağlar. Ayrıca kan damarlarının duvarlarındaki düz kaslara etki ederek kan basıncının yükselmesine sebep olur.

Glandula Pineale (Epifiz Bezi): Küçük konik şekilli, kırmızı-gri renkte, yaklaşık 5-8 mm uzunluğunda, 3-5 mm genişliğinde ve 120 mg ağırlığındadır. Üçüncü ventrikülün arka kısmında, diensefalonun çatısına bir sapla bağlanmıştır. Subaraknoid aralıkta yer alan organ sap bölümü dışında tümüyle piamater ile sarılıdır. Kapsül görevi yapan piamaterden ince septumlar içeriye girerek bezi düzensiz lobullere ayırır. Parankimal hücreler arasında zengin kapiller ağı, sinir fibrilleri ve az sayıda sempatik ganglionlar bulunur.

Parankima: Parankimada iki tip hücre bulunur. 1-Pineolosit ya da epitelloid hücre: parankimal hücrelerin %95’ini oluşturdukları için bunlara esas hücreler de denir. Uzun, dallanmalar gösteren uzantıları olan, poligonal şekilli hücrelerdir. Gümüşleme boyasıyla uzantıları net olarak görülür. Çekirdeği oldukça büyük, loblu ve düzensiz şekillidir, çekirdekçik belirgindir. Sitoplazma açık bazofilik boyanır, AGER’dan zengin oluşu ve uzantılara kadar yayılan mikrotübüllere sahip olması karakteristiktir. Çok sayıda serbest ribozom, az miktarda GER içerir. Küçük bir golgi cismine ve çok sayıda mitokondriye sahiptir. Küçük salgı granülü, değişik miktarda lipit damlacıkları, pigment granülleri ve lizozom bulunur. Pinealositler melatonin ve serotonin gibi maddelerin üretiminden sorumludur. 2-Nöroglia ya da intersitisyel hücre: pineolositlerden daha az sayıdadırlar ve pinealositlerin arasına dağılmışlardır. Pineolositleri birbirinden ayıran ve kısmen bir kılıf gibi saran hücrelerdir. Esas hücrelere nazaran daha koyu boyanırlar. Çekirdekleri ince uzun, GER iyi gelişmiştir. Sitoplazma koyu bazofiliktir. Bu hücrelerin çoğu pineal bezin sap kısmında yerleşmiş modifiye astrositlerdir. Özellikle glial uzantılarda bol miktarda mikrofilament bulunur.

Pineal bezde iki tip hücrenin yanı sıra glia hücreleri ve mast hücreleri de sıklıkla bulunmaktadır. Bezi tanımada yardımcı olacak en belirgin yapı aservuli serebri, kum granülleri ya da psammoma granülleridir. Bunlar organik bir matriks etrafında konsantrik halka şeklinde kalsiyum fosfat ve karbonat taşları birikimidir. Bu yapılar çocukluk döneminde ortaya çıkar ve yaşam boyunca büyüklükleri artar. Pineal bez aktif olarak salgı yaparken küçülür.

—————————————————————————————————–

Histolojik Teknikler Ve Boyalar

Histoloji, dokuları inceleyen bir bilim dalıdır. Dokuların yapısının araştırılması yanısıra ikincil olarak tek tek hücrelerin ayrıntılı yapısını da araştırır. Histoloji ve sitoloji birbirleri ile yakın ilişkilidir. Canlı dokuların mikroskobik incelenmesi ile ideal sonuçlara ulaşılır. Ancak sadece küçük ilkel canlılar bu yolla incelenebilir. Dokuların çoğu bu yolla incelenemeyecek kadar kalındır. Histolojik tekniklerin çoğu canlı dokuya en yakın bir biçimde korunmuş veya fikse edilmiş öldürülmüş dokulara uygulanır. Ölü dokulardan hazırlanan histolojik preperatların canlı dokulardan daha farklı olduğunu unutmamak gerekir. Bu değişiklikler artifakt olarak adlandırılır. Artifaktlar herhangi bir işlem basamağında ortaya çıkabilir. Dokuda en az hasara yol açacak yöntemler kullanılmalıdır.

Sitolojik ve histolojik çalışmalardaki amaç, organizmayı oluşturan hücre, doku ve organların normale yakın bir şekilde morfolojik olarak mikroskop altında incelenmesidir. Bu da ancak histolojik ve histokimyasal teknikler sayesinde olabilmektedir. Histokimya 1830’dan bu yana ayrı bir bilim dalı olarak gelişmiştir. Ancak 1899-1928 yıllarında anilin boyaların histolojide kullanılmaya başlamasıyla büyük bir atılım olmuştur. Preparat hazırlamak için çok teknik vardır. Bunların çoğu değişik tip mikroskoplarda incelenen kesitlerin hazırlanması ile ilgilidir. Tek bir yöntem tek bir boyama yöntemi dokunun ne tüm hücrelerini ne de hücre bileşenlerini ayrıntılı gösteremez. Çok az bir doku örneğinin boyanması ile morfoloji, histokimyasal ve immünolojik yöntemlerle fonksiyonel özellikleri, elektronmikroskopi ile de ince yapı gösterilebilir.

İnceleme Yöntemleri: Makroskobik yöntemler: histolojide çıplak gözle inceleme yöntemleri de kullanılmaktadır. Müze örnekleri, kan damarlarının ve diğer anatomik yapıların injeksiyon teknikleri ile gösterimi makroskobik yöntem, bütün halindeki organların geniş kağıda monte edilmiş kesitleri ise makroskobik ve mikroskobik yöntemler arasında bir yöntemdir. Mikroskobik yöntemler: Steroskobik diseksiyon mikroskobu ile yansıyan veya geçen ışık kullanarak embriyoları, dokuları ve bağırsak villusları incelebilir. Faz-kontrast mikroskobu ile taze ve boyanmamış doku ve hücreler incelenir. İnterferans mikroskobu ile canlı ve boyanmamış hücrelerin detayları araştırılır. Bu mikroskop optik terazi olarak kullanılarak hücre içi yapıların ağırlıkları hesaplanabilir. Konvensiyonel mikroskop ile şeffaf kesitler ve smearler incelenir. Karanlık saha mikroskobu ile objelerin indirekt görünümünü sağlamak için yüksek yoğunlukta aydınlatma gereklidir. Polarizasyon mikroskobu ile polarize veya kristalli yapılara sahip dokular incelenir. Floresans mikroskop ile florokrom boyalarla boyanan veya immünohistolojik yöntemlerle floresanla işaretlenmiş kesitler incelenir. Elektron mikroskoplar da yüksek büyütme ve ayrım gücü üreten elektronlar kullanılır. Scanning elektron mikroskobunda doku yüzey özellikleri ortaya konurken, transmisyon elektron mikroskobunda hücre ince yapısı ortaya konur.

Histolojik Gözlemleri Kaydetme: Yapılan gözlemler kaydedilmelidir. Kayıtlar şu şekilde olmalıdır: 1-İncelenen dokuların yapısını açıklamak için nitel terimler kullanılmalıdır. 2-Gözlemler fotograflanmalıdır. 3-Nicel ifadelerle dokuların alanı, hacmi ve sayıları kesin veya karşılaştırmalı terimlerle ifade edilmelidir.

Rutin Histolojik Takip: 1-Parça alma, 2-Tespit (fiksasyon), 3-Sudan kurtarma (dehidrasyon), 4-Şeffaflandırma (clearing), 5-Parafine gömme (embedding), 6-Kesit alma (sectioning), 7-Boyama (staining), 8-Kapatma (mounting).

Parça Alma: Mikroskobik kesitler için kullanılacak parçaların ölümden,biopsiden ve operasyon işleminden hemen sonra veya en kısa zamanda alınması gereklidir. Elde edilen ve büyük olan doku ve organ parçalarının çok keskin bir bisturi veya jiletle daha küçük parçalara ayrılması gerekmektedir. Bu parçaların kalınlığı, tespit solusyonunun (fiksatifin) nüfuz edebilme özelliklerine göre 2-4 mm arasında olmalıdır (1 cm3). Jiletin veya bisturinin keskin olmaması doku parçalarında zedelenme, ezilme ve büzülmelere ve dolayısıyle yapısal değişikliklere yol açar.

Tespit – Fiksasyon: Bir insan ve hayvan ölür ölmez hücreleri ve dokuları çeşitli katabolik enzimleri kapsadığı için yavaş yavaş otoliz (kendi kendini çözme) sebebiyle değişikliklere uğrar. Buna postmorterm (ölüm sonrası) dejenerasyon diyoruz. Aynı değişiklikler operasyonla alınan canlı doku parçalarında da görülür. Fiksasyonun amacı hücrelerin ve doku elemanlarının canlı hale yakın bir konumda muhafaza etmektir. Bu yolla ince, boyanmış kesitlerin hazırlanması mümkün olacaktır. Amaç: l-Otolizi ve bakteriyel bozulma ve çürümeyi önlemek veya durdurmak. 2-Kolaylıkla diffüzyon olan maddelerin kaybını önlemek. 3-Kesit hazırlama basamaklarındaki sağlığa zararlı kötü etkilere karşı dokuyu kuvvetlendirmek (örnek; dehidrasyon, şeffaflandırma, parafine gömme gibi). 4-Dokuyu boyalarla ve diğer reaktiflerle diferensiyel boyamayı kolaylaştıran bir duruma getirmek. Tespitte kullanılan stok solusyonlar: Formalin; %40’lık formaldehit. Gluter aldehit; %25’lik solusyon. Civa klorür; doymuş sulu solusyon. Potasyum dikromat; %5’lik sulu solusyon. Kromik asit; %2’lik sulu solusyon. Pikrik asit; doygun sulu solusyon. OSO4; %2’lik sulu solusyon. Asetik asit; glasial asetik asit. Etil alkol; absolu etil alkol. Fiksatifler daima maksada ve boyama metodlarına uygun olarak seçilmelidir. Tespit olayının başarılı olması için ölümden ve operasyondan sonra elde edilen doku ve organ parçaları derhal fiksatife atılmalıdır. Kalp durmasından en geç ışık mikroskobunda 30 dk., elektron mikroskobunda 4 dk. sonra örnekler fiksatife alınmalıdır. Doku takibinin (impregnasyon) prensipleri: doku takibinin amacı, dokuyu desteklemek için yeterince sert bir katı ortama gömmek ve kesitlerin alınması için gerekli sertliği vermektir. Bu sertliği verirken de dokunun bıçağa çok az zarar verecek sertlikte olmasını sağlamaktır. Rutin histoloji için tatmin edici gömme materyeli parafindir. Doku parafine gömülmeden önce şu işlemlerden geçirilmelidir; l-Fiksasyonun tamamlanması, 2-Sulu fiksatifi ve doku sıvısını uzaklaştırmak için hafif fakat tatmin edici bir dehidrasyon, 3-Hem kendinden önceki dehidrasyon ajanı ile hem de daha sonra uygulanacak gömme ajanı ile tam olarak karışabilen bir madde ile şeffaflandırma.

Sudan Kurtarma (Dehidrasyon): Tespitten sonra suyun ve bazı lipid doku sıvılarının uzaklaştırılmaları gerekir. Dehidrasyonda genellikle değişik alkol tipleri kullanılmaktadır. Bunların çoğu hidrofiliktir ve dokulardaki suyu çekerler. Diğerleri ise sulu doku sıvılarının seyreltilmeleri ile dehidrasyonu etkilerler. Dehidrasyon basamağı katılaştırıcı ortam olarak suyla karışabilen madde kullanan gömme teknikleri hariç tüm tekniklerde kullanılır. Dokular genellikle fazla miktarda su içerirler. Dokulardan suyun çıkarılmasıyla erimiş parafinin doku parçalarına tamamıyle nüfus etmesi sağlanır. Alkol en iyi su çeken maddedir. Genellikle dehidrasyon safhasında doku parçaları tespitten sonra en az 2-3 saat akar suda yıkanırlar. Sonra %30 veya %50 alkolden başlayarak %10 artan alkol serilerinden geçirilirler. En çok kullanılan dehidrant etil alkoldür. %70’lik derişim ile başlayarak, %95’lik alkole kadar artan derişimlerden sonra birkaç absolü alkolden geçirerek dokular sudan kurtarılır. Kademeli geçiş ile dokular büzülme olmadan sudan kurtarılır. Özellikle embriyonik dokular gibi hassas yapılarda %30’luk derişimden başlamak uygun olur.

Şeffaflandırma (Clearing): Bu terim, dehidratlayıcı ajanı uzaklaştırmak için seçilmiş sıvının uygulanmasından sonra dokuların görünümünü ifade etmektedir. Bu sıvıların çoğu proteinlerinkine benzer bir refraktif (kırılma) indisine sahiptir. Bu nedenle de dokuyu yarı şeffaf hale getirir. De-alkolleyici ajan olarak ksilen kullanırken bu yarı şeffaflık, küçük bir doku parçası aydınlık görüldüğünde bir rehber olarak kullanılır. Bir şeffaflandırıcı ajandan esasda beklenen şey hem dehidrant ile hem de gömme ajanı ile karışabilir olma özelliğidir. Bu amacı tam olarak yerine getirecek birçok sıvı vardır. Uygun şeffaflandırıcı ajanın seçiminde şunlara dikkat edilmelidir; alkolü uzaklaştırma hızı, erimiş gömme ortamı ile uzaklaştırılmasının kolaylığı, dokulara karşı nezaketi, yanıcılık, toksisite, fiyat. Şeffaflandıcı ajanlar: ksilen, toluen, kloroform, benzen, karbon tetraklorür, propilen oksit, petrol, karbon disülfit, amilasetat, metil benzoate ve metil salisilat, sedir yağı, karanfil yağı, inhibisol [1,1,1, trikloroetan (metil kloroform)]. Dehidrasyondan alınan doku parçaları ksilol, toluol, benzen ve sedir yağı içine aktarılırlar. Burada parçalar şeffaflanıncaya kadar bırakılırlar. Amaç, dokulardaki alkolün şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesidir. Böylece alkol ve sudan yoksun hale gelmiş ve şeffaflanmış doku parçaları artık parafinin nüfüz etmesine elverişli hale gelmişlerdir.

Parafine Gömme (Embedding): Gömme materyeli olarak parafin, selloidin, selloidin-parafin kullanılabilir. Amacı, dokuları yarı sert ve kolayca kesebilen bir materyal içerisine yerleştirmek ve şeffaflandırıcı ajanı dokudan uzaklaştırmaktır. Böylece kolay taşınan ve parçanın istenilen yönde kesilmesini sağlayan bloklar elde edilir. Histolojik çalışmalarda en çok kullanılan parafine gömme tekniğidir. Çünkü uygun takip hızına sahiptir, seri kesit alınımı için iyi bir kıvamı vardir. Kesit kalınlığında geniş ranjı vardır. Parafine gömme safhası sıvı parafinin dokuya nüfuzu ve şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesi ile başlayıp dokunun kesilmesi için uygun blok yapılması ile sona erer. Şeffaflandırıcı maddeden çıkarılan doku parçaları 55-60 C deki parafin etüvünde üç ayrı kaptaki erimiş parafinden geçirilerek blok yapılırlar. Büyükçe bir cam parçası üzerine ”L” şekline sahip olan blok demirleri, tahta, hatta kağıtlardan yapılmış kare veya dikdörtgen şeklindeki kalıplara yerleştirilir. “Leuckhart’s plakları” ile hazırlanan kalıba önce bir miktar erimiş parafin, ardından dokuyu istenilen yönde yerleştirip tekrar parafin dökülerek etiketlenip soğumaya bırakılır. Sıvı parafin buz kalıplar içinde doku parçaları ile birlikte dondurulurak (soğuk su ile veya buzdolabında) kalıplardan kolaylıkla ayrılabilen sert parafin blokları elde edilir.

Kesit Alma (Sectioning): Mikrotom denilen aletle doku parçasını içeren parafin bloklarından 5-10 mm kalınlıklarında kesitler alınır. Bunun için, mikrotomda kullanılan bıçağın çok keskin olması ve uygun açıda kullanılması şarttır. Kesitler, jelatin solusyonu ihtiva eden 40-50oC’lik su banyosuna atılırlar. Jelatin, kesitlerin lamlara yapışmasına yardım eder. Böylece su banyosuna atılan kesitler ısının tesiri ile açılırlar. Sonra birer birer lamlara alınarak kurumaya terkedilirler. Doku şeridi lamla temas ettirilerek lam üzerine alınır ve lam yatay pozisyonda olmak üzere bir tablaya konarak 37 C’lik etüvde kurumaya bırakılır.

Boyama (Staining): Boyanmamış preperatlarda çoğu doku elemanları renksizdirler. Değişik kırma indeksine sahip olmaları nedeniyle ışık mikroskobu ile hücresel detayı görmek güçtür. Farklı morfolojik kısımların, farklı boyalarla boyanması gereklidir. Bu durumda çekirdek sitoplazmadan, kas bağ dokusundan farklı boyanarak, morfolojik inceleme kolaylaşır. Boyalar histokimyasal işlemlerle, dokuların kimyasal reaksiyonlarını ortaya koyar. Histolojik boyamanın kimyasal temeli: genel olarak kesitler iki boya ile boyanırlar. Bazik ve asit boyalarla boyanan kesitleri mikroskop altında incelediğinde bazik ve asit boyaların bazı doku elemanlarını boyadıkları görülür. Bazik boya ile boyanan doku elemanları “bazofilik” asit boya ile boyananlar ise “asidofilik” olarak adlandırılırlar. Bazı doku elemanları bazik, bazıları ise asit boyaları tutmaktadır. Genel olarak kullanılan bazik boyalar doku elemanları ile mavi-mor, asit boyalar ise pembe-kırmızı renk verirler. Histolojik boyama yöntemlerinin hedefi: doku bileşenlerinin ayırt edilmesi için kullanılan başarılı histolojik teknikler, dokularda genel olarak iki değişikliğe yol açar. Bunlar; ya kontrastta değişiklik, ya da renkte bir değişikliktir.——–Dokuları oluşturan hücreler canlıda renksizdir. Işık mikroskop altında inceleyebilemek için boyanması gereklidir. Rutin histolojik amaçlı kullanılan boyalar asidik ve bazik bileşikler gibi davranırlar, dokuların iyonize olabilen bölümleri ile bağlanırlar. Örneğin; toluidin mavisi, metilen mavisi bazik, orange G, eosin, asit fuksin ise asidik boyalardır. Yaygın olarak kullanılan H.E. tekniğinde hematoksilen asidik boyalar gibi davranır hücre çekirdeğini ve sitoplazmanın RNA’dan zengin kısımlarını maviye boyar, Eosin ise sitoplazmayı kırmızıya, kollagen iplikleri pembeye boyar. Masson’un trichrome’u, Orcein’in elastik iplik boyası, gümüş, PAS, wright ve giemsa gibi boyalar da rutin histolojik incelemelerde kullanılabilmektedir.

Hematoksilen-Eozin (H.E.) Boyası: Histolojik preparasyonlar için ençok kullanılan boyalar hemotaxylin ve eosin boyalarıdır. Buna kısaca H.E. boyası denir. Çekirdeklerin mavi-siyah renkte boyanmasının nedeni polianyonik DNA konsantrasyonunun fazla olması ve bazik hematein-mortantla kuvvetli bir şekilde etkilenmesidir. Durum kıkırdakta da aynıdır. Sitoplazma, her ne kadar pembe olarak tarif edilirse de mikroskopta maviye çalar pembe tonda görülmektedir. Sitoplazmadaki RNA hematein-mortantla birleşerek bu rengi alır. Eğer RNA çoksa mavilik daha belirgindir. Aynı durum anyonik polisakkaritlerden zengin musin salgılayan hücreler için de söz konusudur. Böylece diğer subselüler ve doku elemanlarının kimyasal yapısını gözönüne alarak bunların değişik renk alış nedenlerini açıklıyabiliriz.

Kapatma (Mounting): Boyanan kesitler 1 damla Kanada balzamı veya entellan damlatarak lamel kapatarak kurumaya bırakılır. Bu maddeler hem mikroskopta kolay incelenmeyi sağlar hem de boyanmış kesitlerin yıllarca korunmasını sağlar.

Histokimyasal Boyama: Çeşitli organik ve inorganik maddelerin doku içindeki varlığını, miktarını ve yerleşme özelliklerini ortaya koyan bir çalışma yöntemidir. Bu yöntem aradığımız madde üzerine bu madde ile reaksiyona giren renkli bir maddenin çöktürülmesi esasına dayanır. Başka bir ifadeyle sadece aradığımız maddenin bulunduğu yerlerin bu boya ile boyanır olmasıdır. Örneğin, Prusya mavisi ile doku içindeki demirin, PAS ile polisakkaritlerin varlığını hatta miktarını ortaya koymak mümkündür.

Lipit Boyama: Lipitler, ksilenin normal kesitlere girmesi durumunda erirler ve dolayısıyla, %10’luk veya nötral formalinle tespit edilirler. Doku dondurulur ve dondurma mikrotomunda kesitler alınır. Eğer yağ dokusu osmiyum tetraoksitle tespit edilirse, siyah renkli osmiyum yağ dokusuna çöker ve oksidasyon reaksiyonu meydana gelir. Sonuçta, osmiyum dioksit açığa çıkar ve dokulara siyah renk verir. Lipitler Sudan III, Sudan IV, şarlak ve Oil Red 0 ile kırmızıya, Sudan Black ve osmiyum tetraoksitle de siyaha boyanır.

İmmünhistokimyasal Boyama: Tüm doku sıvıları, vücut sıvıları ve iğne aspirasyon materyellerinde uygulanır. Bu materyellerdeki hücrelerin özellikle sitoplasmalarındaki intermedier flamentler, mikrotübüller, mikroflamanlar, nöroflamanlar ve hücre zarı reseptör proteinleri incelenir. Bu yapılar antijen kabul edilerek dışarıda özel olarak üretilen antikorlar; anahtar kilit, koenzim-substrat örneğinde olduğu gibi oluşturulan antijen-antikor kompleksi özel boyalar ile boyanır. Yani bu kompleks görülür hâle getirilir. En sık kullanılan immünhistokimyasal boyalar; peroksidaz-antiperoksidaz, avidin-biotin peroksidaz, alkali fosfataz ve immungold enzim teknikleridir. İmmünhistokimyasal boyamanın patolojideki kullanım alanları şunlardır; farklı tümör tiplerinin ayırıcı tanısı, immünopatolojik hastalıkların tanınması (böbrek ve deri), östrojen ve progesteron reseptörlerinin tespiti, enfeksiyonlara yol açan mikroorganizmaların tanınması (CMV, hepatit B virüsü).

Verhoeff’in Elastik Doku Boyaması: Gösterilmek istenen oluşumlar; elastik fibriller, nükleus ve kollajendir. Fiksasyonda, %10’luk formalin ya da zenker kullanılır. Bloklamada parafin kullanılır.

Masson’un Trikrom Boyaması: Masson tarafından tanımlandığı için bir yöntemdir ve Masson’un adı ile anılır. Gösterilmek istenen oluşumlar; kollajen fibriller, endokrin bezler, epitelyum, tiroid bezi, sinir (normal ve tümör) dokusudur. Fiksasyonda; bouin, regaud, helly ya da zenker kullanılır. Bloklamada parafin kullanılır.

PAS Boyaması: Glikojen, müköz salgı ve glikoproteinlerde bulunan 1,2-glikol veya 1,2-aminoalkol gruplarının ve dolayısıyla aldehit gruplarının gösterilmesinde kullanılır. Önce, periyodik asit ile dokular okside edilir ve aldehit grupları açığa çıkarılır. Bu aldehit grupları, daha sonra sodyum metabisülfit ile renksizleştirilen bazik fuksin (ağartılmış fuksin) ile yapılan Schiff ayıracı ile reaksiyona girer. Böylece, söz konusu aldehit grupları renkli fuksine dönüşür. Bu kısım, koyu pembe-mor (leylak renginde) görülür.

Metakromazi Boyama: Boyaların çoğu ortokromatiktir. Yani, bütün doku boyanın rengini alır. Yalnız, bazı boyalar dokuları veya doku elemanlarını boyanın renginden daha farklı bir renge boyarlar. Bu olaya metakromazi, bu boyalara da metakromatik boyalar denir. Bunlar toluidin mavisi, thionin, metilen mavisi ve azure A gibi bazik ve anilin boyalardır.

—————————————————————————————————–

Hücre Nükleusu Ve Kromozomları

Nükleus: Hücre merkezinde bulunan yuvarlak veya uzamış şekilli organellerdir. Hücrenin metabolik ve çoğalma aktivitelerinin koordinasyonu ve yönlendirilmesini sağlar. Hücrenin en büyük organeli olup 3-14 mikrometre çapındadır. Ovumda ise 25 mikrometreye kadar çıkar. Eritrosit ve trombosit hariç tüm hücrelerde bulunur. Hepatositler 2-3, osteoklast ve çizgili kas hücrelerinde 25’ e kadar çekirdek olabilir. Genellikle sentrik yerleşir ki bazen eksentrik olabilir. Protein senteziyle ilgilidir, dolayısıyla protein sentezi ne kadar fazla ise çekirdek sayısı o kadar fazladır. Şekli genellikle hücrenin şeklinde olup yassı hücrelerde yassı, kübik ve yuvarlak hücrelerde yuvarlak, prizmatik veya silindirik hücrelerde ovaldir. Granüler lökositlerde parçalı çekirdek görülür. Sitoplazma ile nukleus arasında hacim yönünden oran vardır. Bu oran çekirdek lehine büyürse dev çekirdekli hücre denir. Çekirdeğin hacmi DNA miktarıyla ilişkili, yani kromozom sayısıyla ilgilidir.

Çekirdekte DNA bulunur. Bu DNA nükleik asit ve histon gibi bazik proteinleri taşıdığından bazofilik boyanır (koyu mavi-mor). Çekirdekteki DNA Feulgen metoduyla boyanır. Bu metodla DNA mor kırmızı renk alırken- RNA boyanmaz. Azur B ile DNA yeşile boyanırken RNA mor renkte boyanır. Çekirdek Safranin ve karmin ile kırmızıya boyanır.

DNA’nın Yapısı: Deoksiribonükleik asit ya da yaygın tanımı ile DNA molekülü 2 polinükleotid zincirinin belli bir eksende birbirine dolanması ile oluşan çift sarmal yapısı gösteren bir moleküldür. DNA molekülünü oluşturan nükleotidler 4 tür olup, yapıları 5 karbonlu bir şeker olan deoksiriboz, buna bağlı bir fosfat grubu ve azotlu bazdan oluşur. Azotlu bazlar ise purin yapısında olan adenin ve guanin ile primidin yapısında olan sitozin ve timin (RNA’da urasil)’dir. Nükleotidler polinükleotid zincirini oluşturacak şekilde fosfatlı şeker grupları arasında oluşan fosfodiester bağları ile birbirlerine bağlanırlar ve bir zincirin çatısını oluştururlar. Azotlu bazlar bu çatıdan 2 sarmalın karşı karşıya geldiği aralığa doğru uzanırlar. Bu şekilde biçimlenmiş 2 polinükletid zinciri birbirlerine bakan yüzeylerindeki bazların arasında oluşan hidrojen bağları ile sabitlenip, birbiri üzerine dolanarak çift sarmal yapıyı oluştururlar. Adenin Timinle, Guanin ise sitozinle eşleşir. Hücre nukleusunda DNA ve RNA, hücreyi oluşturmak ve kontrol etmek üzere birlikte çalışırlar. DNA’daki kalıtsal bilgi RNA’ya geçer ki bu işler -tRNA, rRNA, mRNA kullanılarak gerçekleştirilir. tRNA, rRNA, mRNA nukleusta yapılır ve nukleus porları yoluyla nukleustan sitoplazmaya geçer.

Karyon da aynı zamanda çekirdek demektir. Nükleus sitoplazmadaki metabolik olaylar üzerine etkindir. Hücrenin yaşaması için şarttır. Çıkarılırsa hücre ölür. Çekirdeğin 4 bölümü mevcuttur; karyolemma (çekirdek zarı), karyoplazma (çekirdek plazması), nükleolus (çekirdekcik), kromatin.

Karyolemma (Çekirdek Zarı): Zar ışık mik. çekirdek çevresi kromatini sitozolden ayıran ince bir çizgi olarak belirir. Çekirdek zarı hücre genomunu sitozolden ayırarak, DNA replikasyonu, genin kullanıma açılması (gen ekspresyonu) ile DNA’dan RNA sentezinde (transkripsiyon) etkili transkripsiyon faktörlerinin seçici olarak çekirdeğe girmesini kontrol eden ve genetik yapıyı koruyan önemli bir bariyer görevi üstlenmiştir. Çekirdekte oluşan ve olgunlaşan transkripsiyon ürünleri ve ribozom alt yapıları yine aynı seçici mekanizma ile sitozole iletilir. Elektron mikroskobunda (EM) çekirdeğin her biri yaklaşık 6 nm kalınlığında çift birim zarla çevrelendiği görülür. İç (çekirdeğe bakan) ve dış (sitozole bakan) çekirdek zarları arasında peri nükleer aralık (sisterna) denilen bir bölüm bulunur. Perinukleer aralık 20-40 nanometre genişliğindedir. İç ve dış zarlar yer yer birbirleri ile devam ederek çekirdek zarındaki delikleri-por (60-100 nm çapında) oluşturur. Dış çekirdek zarı üzerinde ribozomlar bulunur ve bu zar yer yer granüllü endoplazmik retikulum zarları ile birleşerek devam eder. Hem perinükleer aralık hem de endoplazmik retikulum sisternaları koyu salgı materyali taşır. Çekirdek zarındaki transmembran proteinleri bu sistem ile sentezlenir. Proteinler dış ve iç zarın yapısına katılır. Nükleer zar profaz sonunda dağılıp telofazda tekrar oluşur. Dış ve iç zar ara filamentlerle kuşatılmıştır. Dış çekirdek zarı sitozole bakan yüzünde vimentinden zengin bir ara filaman ağı ile desteklenmiş ve EM’de iç zara göre daha girintili ve çıkıntılıdır. İç zar, 30-100 nm kalınlığında, ara filamanlardan oluşan ağsı bir yapıyla desteklenmiştir. Nükleer lamin (lamina) denir. Nükleer lamina rutin yöntemle hazırlanmış EM kesitlerinde yoğun çekirdek çevresi kromatini nedeni ile ayırt edilemez. Laminlerin; lamin A, B ve C olmak üzere 3 çeşidi bulunur. İç zar lamin B reseptörü taşır ki lamin B iç zara bu vasıta ile bağlanarak, nükleer laminanın iç zara sıkıca yapışmasını sağlar. Lamin A ve C’de lamin B’ye bağlanarak böylece kromatini iç zara bağlamış olur. Hücre bölünmesi (mitoz) sırasında çekirdek zarının ortadan kalkması, M siklin etkisiyle nükleer laminanın yıkılması ile gerçekleşir. Çekirdek zarındaki porların sayısı hücrenin fonksiyonuna göre birkaç yüzden birkaç bine değişir.

Karyolemma (Çekirdek Zarı) (Devam): EM’de nükleer porların kendi kenarına gömülü ve zar yapısında olmayan yapılarla çevrili olduğu görülmüştür, buna nükleer-por kompleksi denir. Çekirdek porları ve nükleer por kompleksleri iç zara bitişik nükleer lamina aracılığı ile birbiri ile ilişki kurar. Yaklaşık ribozomun 30 katı büyüklüğe sahiptir. Nükleer por kompleksi, sitoplazmik, orta (santral) ve nükleer olmak üzere 3 adet halka ile bu halkaları birbirine bağlayan ışınsal bağlayıcı proteinlerin oluşturduğu düzenli 8 kenarlı (oktogonal) bir yapıdır. Bu ünitelerin ortasında ve bunlarla çevrelenmiş olarak bir santral kanal içerir. Kompleksi oluşturan protein veya glikoprotein yapısındaki alt birimlere nükleoporin denir. Sitoplazmik halka porun sitoplazmik yüzeyinde yerleşmiştir ve dış çekirdek zarını halka gibi çevreleyen 8 adet globüler alt birimden oluşur. Bu proteinlerden sitozole doğru 8 adet sitoplazmik fibril uzanır. Fibriller sitoplazmadan çekirdeğe taşınacak olan molekülleri fibril boyunca pora doğru iletirler. Nükleer halka sitoplazmik halkaya benzer biçimde, ancak porun çekirdeğe bakan yüzünde yerleşmiştir ve iç çekirdek zarını halka gibi saran 8 adet gobüler proteinin dairesel bir düzende dizilmesi ile oluşur. Nükleer halkadan çekirdeğe doğru uzanan filamanlar çekirdek içinde bir terminal halkada sonlanırlar. Bu sepet şeklinde yapıya nükleer basket denir. Bu yapı çekirdekten sitoplazmaya geçen RNA gibi iri molekülleri filamanlar boyunca nükleer pora yönlendirir. Çekirdek porunun orta halkası çekirdek zarına ait 8 adet transmembran proteininin peri nükleer aralığa doğru olan çıkıntılarından oluşur. Bu halka por kompleksinin çekirdek zarına sıkıca tutunmasını sağlar. Orta halkanın ortasında transmemran proteinleri ile çevrelenmiş, nükleer ve sitoplazmik halkayı birleştiren ışınsal bağlayıcı proteinler ile sınırlanmış, bir orta kanal veya geçirici kanal (transporter) yer alır. Bu kanal kontrollü geçiş özelliği gösterir ve sitoplazma ile çekirdek arasındaki geçişi sağlar.

Karyoplazma: çekirdekçik ve kromatinin işgal ettiği yerlerin haricindeki çekirdek hacmini dolduran kısımdır. Protein, metabolit ve iyonları içermektedir. Yarı sıvı kolloid bir yapıya sahip karyoplazmada kromatin ve çekirdekçik asılı durumda bulunmaktadır. Çekirdek zarının fibröz laminası karyoplazmanın bir parçasını meydana getirir. Nükleik asitler ve diğer eriyebilen yapılar uzaklaştırıldığında geriye kalan yapı çekirdek iskeleti adını alır.

Kromatin: Çekirdek kromatini, kromozomların interfazdaki görünümü olup DNA ve protein içermektedir. Bölünen hücrelerdeki kromozomlar, kromatinlerin boylarının kısalması sonucu oluşur ki bu kısalma DNA filamanlarının birbirleri üzerine sarılıp katlanması ile gerçekleştirilmektedir. Bölünme sonrası kromozomlar tekrar kromatin yapıya dönüştükleri için kromozomlar görülemezler. DNA Feulgen (+) olduğu için kromatinde bu boya ile iyi bir şekilde boyanma göstermektedir. Ayrıca bazik boyalarla da boyanma sağlanmaktadır. Kromatinin 2 tipi vardır; ökromatin ve heterokromatin. Ökromatin; hafif bazofilik yani açık renkte boyanmasına karşın heterokromatin koyu bazofilik boyanma özelliği göstermektedir. Somatik hücrelerde ökromatin ve heterokromatin karışık durumdadır. Yerleşim olarak heterokromatin çekirdek zarına yakın yerleşmesine karşın ökromatin genelde merkezi yerleşimlidir. Heterokromatinin ökromatine oranı çekirdeğin açık ve koyu alanlarına göre değişmektedir. Ökromatin RNA sentezi yapılan yerler olduğu için bazı hücrelerin metabolik aktivitesini değerlendirmekte kullanılabilir (nöronlar ve hepatositler gibi). Heterokromatin artışı ise genel olarak hücrenin metabolik aktivitesinin azalmış olduğunu göstermektedir, lenfositler ve fibroblastlar gibi. Ölmek üzere olan hücrelerde çekirdek heterokromatik görünüm alır ve yoğunlaşmış bir görüntü arz eder. Bu çekirdek piknotik çekirdek adını alır.

Kromatin: Her bir insan hücresinde DNA yaklaşık 2 metredir. Hücreden hücreye bu uzunluk değişebilir. Bu uzunlukta çekirdeğin içine sığabilmesi için ancak bükülüp kıvrılarak boyunu kısaltması gerekmektedir. Bu biçimlenme ise DNA molekülüne bağlanan farklı proteinler araclığı ile olur. Bunların en önemlisi histon grubu proteinlerdir. Histonlar, histon dışı DNA ile ilgili proteinler ve DNA molekülünün bir araya gelmesi ile oluşan üçlü yapıya kromatin denir. Kromatin, bölünmeye başlayan hücrede yoğunlaşarak kromozomu oluşturacaktır. Kromozoma giden biçimlenmede ilk adım histon grubu proteinlerin oluşturduğu nükleozomlar ve bunu sarıp çevreleyen DNA molekülüdür.

Nükleozomlar 10 nm çapında 8 adet histon proteininin bir araya gelmesinden oluşan yuvarlak ve tepeleri hafifçe basılmış yapılardır. Her bir nükleozomda dört çeşit histon proteini H2A, H2B, H3 ve H4 olup, herbiri çift oluşturacak şekilde kendini eşleyerek sekizli bir yapı oluşturur. Oktamer; Yunanca 8’li yapıda düzenlenmiş parça demekter. DNA ipliği nükleozom çevresini 2 defa dolanarak sarar ve diğer bir nükleozoma giderken 200 baz çiftinden oluşan bir ara DNA bırakır. H1 Histon DNA ipliğine bağlanır. Boncuk şeklinde dizilirler. DNA uzunluğunun yaklaşık üçte biri kadar kısalmış olur. Nükleozomlar arasındaki DNA iplikleri zikzaklar şeklinde kıvrılıp bükülerek nükleozomları birbirlerine yaklaştırıp paketler ve 30 nm’lik kromatin iplikçiklerini oluştururlar (heterokromatin – H1 dahil). İnterfaz kromozomları ya da kromatin iplikleri daha sonra 300 nm’lik daha kompakt spiralleri, onlar da 700 nm’lik sıkıca paketlenmiş heliks biçimi katlantıları, en son da 1400 nm çapında kompakt kromatid ipliklerini oluşturarak kromozomları biçimlendirir.

Kromozomlar: Bölünmekte olan hücrelerde her iki kutupta koyu renkli olarak boyanan çubuk şekilli yapılardır. Bölünen hücrelerde kromatinin kısalıp kalınlaşması ile meydana gelirler. Kromatin fibrillerinin büyük bir kısmı DNA’dan az bir kısmı ise RNA’dan yapılıdır. Bazen hiç RNA bulunmayabilir. Kromozomların ince yapılarına göre her kromozomun iki kromatidi bulunur. Kromatid hücre bölünmesi sırasında oluşan her bir kromozom yarımına verilen addır. Kromozom sayısı insan somatik hücrelerinde 46’dır. Bunların 44 tanesi otozom olmasına karşın 2 tanesi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır. Cinsiyet kromozomları erkekte XY ve dişide XX şeklindedir. 46 kromozomlu hücreler diploid hücre adını alır. Ovum ve spermiumda ise sadece 23 adet kromozom bulunmaktadır. Bunlardan 22’si otozom ve bir tanesi de cinsiyet kromozomu olup haploid hücre denir. Diploid hücrenin haploid sayıya inmesi mayoz bölünme ile sağlanmaktadır. Daha sonra ovum ve spermium birleşerek tekrar diploid sayıda hücre meydana gelir. Bazı somatik hücrelerde kromozom sayısı anormal olabilir ki bu durumda genetik hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Bir metafaz kromozumunda 2 DNA ipliği (kromonema) bulunur. Kromozomun her bir kromonemayı taşıyan yarımına kromatid denir. Bütün kromozomlarda bulunan boğum primer boğumdur ki burada sentromer ve kinetokor bulunur.

Sentromer: Kinetokorların oluşma yeridir ki bunlar iğ ipliklerinin kromozoma bağlanmasını ve bölünmede kromozom hareketini sağlarlar. Kardeş kromatid eşleşmesini ve kinetokor oluşumunu düzenler. 6 tip sentromerik protein vardır ki bunlar; (CENP-A, CENP-B, CENP-C, CENP-D, CENP-E, CENP-F) sentromerik proteinleridir. 4 bölgesi vardır. Sentromerik heterokromatin bölgesi, kinetokor, iç plak bölgesi, ara bölge ve kinetokor dış plak bölgesi.

Kinetokor: Sentromer üzerinde, mikrotübüllerin tutunduğu özel yapıdır. 3 tabakalı olup, multiprotein kompleksidir. İnsan kinetokoruna 20-40 mikrotubul bağlanır. G1 fazında her bir kromozomda 1 kinetokor, G2’de ise 2 kinetokor bulunur. Metafazda tubulin verilirse bunların devamlı olarak mikrotubullerin kinetokora bağlandıkları noktaya ilave oldukları ve böylece miktotubulün büyüdüğü, aksine anafazda ise kromozomlar kutuplara çekilirken mikrotubüllerin kinetokora bitişik oldukları noktada tubulin kaybı olduğu ve böylece mikrotubullerin boylarının kısaldığı görülür.

Nükleolus: 1-3 mm çapta yuvarlak şekilli ve sayısı her hücreye göre değişen çekirdek içinde bulunan yapılardır. Dış kısmında zar olmamasına rağmen, transkripsiyonel olarak aktif rRNA genlerinin çevresinde ribozom oluşumunun çeşitli evrelerinin gerçekleştiği makro moleküllerin bir topluluğu olarak biçimlenmiş bir çekirdek alt yapısıdır. Protein sentezi olan hücrelerde hacminde artış görülmektedir. Dolayısıyla büyüklüğü hücrenin metabolik aktivitesi konusunda fikir vericidir. Sürekli ve aktif protein sentez eden sinir hücrelerinde çekirdeğin yaklaşık % 25’ini oluşturacak bir büyüklüğe ulaşabilir. Çekirdekcik çekirdek içinde heterokromatinden daha büyük, daha koyu ve daha düzenli olmaları ile ayrılmaktadırlar. Yapısında ayrıca %5-10 oranında RNA ve oldukça az miktarda olmak üzere DNA bulunmaktadır. Hücrelerde nadiren birden fazla çekirdek bulunur. Çekirdekçik mitoz ve mayoz bölünmenin profaz evresinde kaybolur. Yavru hücrelerde insanda rRNA genlerinin bulunduğu 13, 14, 15, 21 ve 22 nolu kromozomlar çekirdek gelişimi sürecinde çekirdekciğe bağlı kromatin biçiminde düzenlenirler ve bunların tepe bölgelerinde nükleolus oluşturucu bölgeler (nükleolus organize edici) bulunur. Bu bölgelerde rRNA’nin transkripsiyonu ile çekirdekcik şekillenmeye başlar. 2 veya daha fazla çekirdekcik hızlı bölünme sürecindeki hücrelerde, poliploidi gösteren hücrelerde, mesane yüzey epitelinde ve seyrek olarak karaciğer parankim hücrelerinde görülür.

Çekirdekçik Yapıları: 1-Pars granüloza: (nükleolonema) 12-15 nm çapında ribozom oluşturmaya hazır ribozom subünitleri bulunur. 2-Pars fibroza: nükleolusun iç bölümünü oluşturur, sıkıca paketlenmiş fibrillerden oluşur, bunlar 5 nm çapında nükleoprotein formunda RNA transkriptleridir, çekirdekcik oluşturucu bölgenin etrafını sararlar. 3-Kromatin: kromozomal luplardan ibaret olan 10 nm genişliğindeki kromozomların nücleolus organiser bölgelerinde bağlanma noktasından dışa doğru uzanan kısımlarıdır. 4-Amorf matriks: yukarıda sayılı 3 yapının içine gömülü olduğu proteinden ibaret kısımdır. Kromatin filamentleri ile beraber amorf matriks çekirdekçiğin az koyu bölgeleridir. Bu yapılar kompak bir kitle yaptıkları gibi granüller ile sarılı fibriler bir merkez de oluşturabilir. Fibriller ve granüller birleşerek nükleolema adını alır.

Her çekirdekçik kromozomların özel bölgeleri olan nükleolus organiser adı verilen kısımlara bağlanır. Çekirdekçiklerin bağlandıkları bu bölgeler sekonder düğüm veya satellit adını almaktadır. Çekirdekçik içerdiği RNA’ya bağlı olarak koyu bazofilik boyanmasına karşın içeriğindeki RNA ve/veya bazik proteinin oranına bağlı olarak bu boyanma tonunda değişiklik olabilmektedir. Toluidin blue ile metakromatik boyanma özelliği gösteren çekirdekçikler Feulgen ile boyanmaz. Çekirdekçik granüler zonun genişlemesine bağlı olarak aktif hücrelerde büyür, inaktif hücrelerde ise küçülür.

Bu değişikliklerin çapı şüphesiz hücrenin biyosentetik aktivitesi ile ilgili olarak ortaya çıkan ribosom subunitlerinin sentez oranındaki değişiklikten kaynaklanmaktadır. Proteinlerin çekirdek veya çekirdekçikte sentezlenmediği ortaya çıkmıştır. Çünkü olgun ribosomlar çekirdek içinde bulunmamaktadır. Tüm nükleer proteinler sitoplazmada yapılmakta ve porları geçip çekirdek içine girmektedir. Sitoplazmadan gelen proteinler bir kromozom parçası, ribosomal subunit, nükleer lamina v.b. yapıları oluşturabildiği gibi DNA replikasyonunda veya transkripsiyonunda katalitik veya regülatör rol da oynayabilmektedirler.

Kromozom Anomalileri: Nondisjunction: en çok görülen kromozom anomalisidir, kromozomların birbirlerinden ayrılamama durumudur. Yaşlı annelerin çocuklarında görülür. 35 yaşından sonra artar. Poliploidi: haploid kromozom sayısının birkaç katı oranında kromozom bulunması durumudur. Eğer sayı 4 katına çıkmışsa bu durum tetraploidi adını alır. Poliploidi normalde somatik hücrelerde meydana gelebilir. Bu duruma en iyi örnek olarak karaciğer hücreleri verilebilir. Bu hücrelerde çekirdek daha iri olarak görülmektedir. Anöploidi: 46 olan normal kromozom sayısının değişmesi yani 45 veya 47 olması durumudur. Ancak birkaç tane kromozom sayısında değişiklik vardır. Bu değişiklik ve kromozom yapısındaki düzensizlik genelde ciddi anomalilerle sonuçlanmaktadır.

Seks Kromatini: Dişilerdeki 2. X kromozomu embriyonal gelişimin çok erken devirlerinde yoğunlaşarak heterokromatin halini alır ve bundan sonra tüm oluşan hücre nesillerinde bu şekilde yoğun halde kalır. Bu yoğun kromozom kitlesi nötrofil lökositlerde çekirdek parçaların birine kromatin ipliği ile bağlı olarak ışık mikroskobu ile kolayca görülebilir. %25 oranında görülür ki tecrübeli göz gerekir. Buna aynı zamanda BARR cisimciği veya drumstick (davul tokmağı da denir).

—————————————————————————————————–

Hücrenin Organelleri

Ribozomlar: En geniş yerleri 15 nm çapında olan küçük, elektronca yoğun yapılardır. rRNA (%60) ve proteinden (%40) yapılıdırlar. İçerdiği RNA’ya bağlı olarak bazik boyalarla koyu mor boyanır. Yani sitoplazmanın bazofilisinden sorumludur. Eritrositler hariç bütün hücrelerde bulunurlar. GER’e veya mikrozoma bağlanmış olabildiği gibi sitoplazma içinde dağınık halde serbest olarak ta bulunabilir. EM’de incelendiğinde ribozomun iki subunitten yapılı olduğu görülür. İnsanlarda ve diğer bütün memelilerde ribozomlar sedimantasyon ile daha büyük 80 S (S; swedger birimi, çökelme katsayısını ifade eder), 60S ve daha küçük 40S subunitlere ayrılırlar. Bir prokaryot hücrede 1500 kadar ribozom bulunur. Ribozomların m.a’ı 2.700.000 Dalton’dur (hücrenin kuru ağırlığının %25’i). Ribozomlar genellikle polizom ve ya poliribozom denilen kümeler halinde bulunurlar. Kümeler mRNA ipliği ile birbirine bağlı ribozom topluluklarıdır. Serbest ribozomlar hücrenin kendi kullanacağı proteini (enzimler de dahil yapısal proteinler), GER’deki ribozomlar ise hücreden salgı olarak atılan proteinleri sentezler. Örnek; sindirim sistemindeki hücrelerde yapılan sindirim enzimleri sindirim kanalına verilmektedir. Yine antikor yapan hücreden (plazmosit) sentezlenen antikor (protein) hücre aralığına ya da kana salgılanmaktadır. Çabuk büyüyen ve çoğalan hücrelerde artan sitoplazma serbest ribozomlarca sağlandığı için bu hücrelerde en belirgin organel serbest ribozomlardır. Kısaca protein sentezi fazla olan hücrelerde ribozomlar sayıca fazladır.

Endoplazmik Retikulum (ER): Ağ yapısındaki sitoplazmik membran sistemidir. ER; membranın dış duvarına ribonükleoprotein taneciklerinin (ribozomların) tutunup tutunmamasına göre 2 tip’e ayrılır; granüler ER (GER)’de ribozom bulunur, agranüler ER (AGER)’de ribozom bulunmaz.

GER: EM’de ağ şeklinde düzenlenmiş ince kanaliküler yapılar şeklinde görülür. Tüp ya da kanalikül denilen bölümler sık sık dallanmalar göstererek birbiriyle ağızlaşır (anastomoz), kimi yerde de genişleyerek sisterna denen yassılaşmış kesemsi yapılar oluştururlar. ER kanalikülleri sıvı ile doludur. Böylece sitoplazma içindeki metabolitlerin ER lümenine pasif difüzyonu kolaylaşır. ER duvarını oluşturan membrana yapışık bulunan enzimlerde hücrenin metabolizmasında aktif rol oynarlar. ER membranı plazmalemmadan daha incedir. Bu tubuler yapıların arasında ayrıca bir membranla kuşatılmış kese şekilli yapılara (vezikül) rastlanır. Şu halde ER denilince duvarını ince bir memranın oluşturduğu Tubul, vezikül ve Sisternalar’dır diyebiliriz. Hücre tipine ve hücrenin fonksiyonel durumuna göre bu elemanların birbirine oranı değişebilir. Membranın dış yüzüne ribozomlar oldukça düzenli aralıklarla tutunmuşlardır. Membranla çevrili küçük ya da büyük olabilen veziküller ER da yapılan materyalin Golgi Kompleksine taşınmasında aracı rolü oynar ve taşıyıcı vezikül adını alır. Bazı tükrük bezlerinin pankreasın asiner hücrelerinin bazal sitoplazması RNA’dan dolayı bazik boyalarla boyanır (ergasitoplazma). Sinir hücresi nöronlarda ise üzerinde bolca polizomların bulunduğu bu yapı NİSSL cisimciği adını alır. Işık mikroskobunda kolayca görülebilir. Burası GER’in bol olduğu yerdir. Aktif protein sentezine işaret eder. Yani GER protein sentezleyen ve salgılayan hücrelerde oldukça iyi gelişmiştir. Bunlara glandüler hücreler, plazmositler, odontoblastlar, ameloblastlar, osteoblastlar, fibroblastlar örnek verilebilir. GER , sekretuar olarak aktif hücrelerde oldukça iyi gelişmiştir. Salgı halinde atılan proteinler GER’deki ribozomlarda sentezlenir. Lizozom, golgi, GER, çekirdek zarı ve plazma zarının integral proteinleri GER üzerindeki ribozomlarda sentezlenir.

Mikrozom: GER’in diferansiyel santrifüjlenmesi sırasında parçalanması sonucu ortaya çıkan 100 nm’lik partiküllerdir. Parçalanmış ER membranının kaynaşması sonucu ribozomu da içerebilen küçük veziküller oluşabilir.

AGER: Başlıca birbirleriyle anostomazlaşan kıvrımlı sıkıca bir araya gelmiş tubuluslardan oluşur. Tubul membranı granüllere göre daha incedir. Zarı 6-7 nm kalınlıkta olup tubul lümeni 50nm’ye kadar ulaşır. Işık mikroskobu ile seçilemez. Ancak bulunduğu hücrelerin sitoplazması erguvan kırmızısı renginde asidofilik boyanır. ER’den zengin hücrelerde ise ribozomlara bağlı olarak sitoplazma bazofilik görülür. GER ve AGER birbirleriyle, AGER’de çekirdek zarı ile bağlantılıdır. Her iki tip ER’nin bazı etkenler karşısında birbirlerine dönüştükleri bilinmektedir. AGER steroid sentezleyen hücrede belirginleşir. Leydig hücrelerinde, adrenal kortekste ve corpus luteum hücrelerinde bolca bulunmaktadır. Değişik hücre tiplerinde çeşitli görevleri vardır. Steroid sentezleyen hücrelerde bazı steroidlerin sentezinde rol oynar. Karaciğer hücrelerinde taşıdığı enzimlerle enzim parçalanmasında, konjugasyon, oksidasyon ve metilasyon yoluyla zararlı maddelerin ve kimi hormonların nötralize ya da detoksifikasyonunda rol oynar. Kolesterol metabolizmasında, içerdiği glukoz-6- fosfataz yoluyla glukojen sentezinde önemli görevi vardır. Barsak hücrelerinde; yağların transportunda ve metabolizmasında görev alır. Midede; pariyetal hücrelerde H ve CI yapımında görev alır. Çizgili kasta; içerdiği kalsiyumu serbestleştirme yoluyla kasılma olayında rol oynar. Kastaki AGER’e sarkoplazmik retikulum denir. Gözde; retina tabakasındaki ışığa duyarlı koni ve basil hücrelerinin dış segmentinde görme pigmentleri özel şekliyle tertiplenmiş AGER’e tutunmuştur. Işıkta bu hücrelerin uyarılmasında rolü vardır.

Mitokondri: İpliksi tanecikler halinde görülür. Fast kontrast mikroskopta bölünebilen, birleşebilen, tane, çomak, iplik ve ya çubuk şekilli, hareketli hacmi ve şekli değişebilen yapılar halinde görülebilir. Canlı hücrede Janus Green ile boyama sonrası ışık mikroskobunda mavi yeşil ipliksi yapılar şeklinde görülür. Mitokondrinin sayı ve hacmi oksidatif fosforilasyonla ilgilidir. Hepatositlerin her biri 1000 veya daha fazla mitokondri taşır. Olgun eritrositler glikolizle enerji temin ettiğinden mitokondrileri yoktur. Genişlikleri 0,1-0,5 µ, uzunlukları ise 10 µ kadardır. Kutuplaşma gösteren hücrelerde fonksiyonel kutuptadır. Elektron mikroskobunda aralarında 8 nm (80Å) aralık bulunan her biri trilaminar yapıda dış ve iç 2 zarı olduğu görülür. Dış zar düzgün iç zar ise içe doğru transfer tubul ve ya veziküler şekilli krista adı verilen katlantılar taşır. İki zar arası dış, iç zarın içi ise iç kompartman yani matriks adını alır. Adrenal ve gonadal steroid sentezleyen hücrelerde kristalar tubüler yapı gösterirken bir çok farklı hücrede yassı şekillidir. Kristalar mitokondri yüzeyini arttırır. Oksidatif fosfarilasyon enzimleri iç zardadır. Matrikste 30-40 nm çapında opak granüller olan divalent katyonlar, 25 nm çapında ribozomlar ve ince DNA iplikçikleri vardır. İç zara 8,5 nm çapında çomaksı partiküller bağlıdır. Bunlar 5 nm uzunluğunda 3 nm genişliğinde bir sapla kristalara bağlıdır. Dış zar su ve iyonları geçirdiği halde iç zar geçirgen değildir. Aktif transport vardır. Mitokondri Ortodoks formu gibi şekil değişikliği gösterir. Bu formda oksidatif fosforilasyon yönünden inaktiftir, ADP seviyesi düşüktür. Hücre içinde yerleşimi fonksiyonuna bağlıdır. Kas hücrelerinde kontraksiyon elamanına bitişik, protein sentezleyen h.de ise ribozom ve GER’e komşu yerleşimdedir. Böbrek tubüllerinde bazalde bazal membrana dikey yerleşir. Hücre için enerji kaynağıdır. İlave olarak Ca depo eder ve sitoplazma Ca seviyesini kontrol eder. Mitokondri aktivitesinin çoğu iç zara bağlı ve ya matriksteki enzimlerden dolayı iç kompartmanda olur. Böbrek ve karaciğerde mitokondri kuvvetli florasan verir. Ortalama ömürleri 10-20 gündür. Kreps (TCA) enzimleri matrikstedir.

Golgi Kompleksi: Işık mikroskobunda osmium ya da gümüşle boyandığında çekirdeğe yakın bölgede siyah ağ şeklinde görülür. H-E boyası ile ancak plazma hücreleri gibi çok koyu bazofilik boyalı sitoplazmada çekirdeğe yakın olarak seçilen boyasız alan golgidir. Elektron mikroskobunda düzenli aralıklarla yerleşmiş birbirine paralel yassılaşmış tubuluslardan (3-12 adet) görülür. Yassı kıvrılmış tubulusların uç bölümleri kese şeklinde genişleyerek Sisterna adını alır. Sisternada porus ya da pencere bulunur. Golgi kompleksi tubüllerin konveks olan dış yüzünde çok sayıda küçük veziküller, konkav olan iç yüzünde ise büyük vakuoller vardır. Golgi kompleksi tümüyle yarımay biçimli organeldir. Golgi kompleksinin dış ve iç yüzü yapı ve fonksiyon bakımından farklılık gösterir. Konveks dış yüze GER’den gelen taşıyıcı veziküller yapışır. Bu yüze olgunlaşmamış (immatür) yüzey denir. Membran yapısı ER gibidir. Konkav iç yüz membranı ise plazmalemma yapısındadır, bu yüzeyden salgı ürünü membranla kuşatılmış olarak sitoplazmaya verildiğinden olgun (matür) sekratuar yüzey adını alır. GER tubuluslarında yeni sentezlenen protein bol su ile dilue edilmiş durumdadır, sentez ürünü ER membranı ile sitoplazmadan ayrılmakta sitoplazma içinde bulunmasına karşı bir bakıma da ekstrasellüler bir konumdadır. Salgının hücreden atılmadan önce konsantre edilişi golgi kompleksinde olmaktadır. ER’den golgi kompleksine ulaşım ER’den tomurcuklanma ile türeyen taşıyıcı veziküllerle sağlanır. Bu transport tek yönlüdür (ER’den golgi kompleksine doğru). ER’den azda olsa membran kaybı olduğundan ER’de dengeyi sağlayacak sentez yapılır. Taşıyıcı veziküller Golgi kompleksinin dış yüzüne yapışırlar ve içeriklerini sisternal boşluğa boşaltırlar. Taşıyıcı vezikül membran yapısındaki benzerlikten dolayı sadece Golgi kompleksinin dış yüzüne yapışır, farklı membranöz yapıdaki iç yüzle bağlantı kurmaz. Ürün, golgi kompleksi içinde suyu alınıp yoğunlaştıktan sonra iç yüzden vakuoller şeklinde golgi kompleksini terk eder. Eğer protein molekülüne karbonhidrat eklenecekse bu eklenme golgi kompleksinde olur. Golgi kompleksinden atılan ve golgi kompleksinden türeyen membranla kuşatılı vakuol daha sonra salgı granülü ya da salgı damlacığı durumuna geçer. Salgı granülünün membranı, hücre membranı tipinde olduğundan plazmalemmaya yapışır ve salgısını hücre dışına boşaltır. Golgi kompleksi statik bir yapıya sahiptir. İmmatür yüzden taşıyıcı vezikül yoluyla membran eklenirken, matür yüzden sürekli memran kaybı olur. Salgı granülünün plazmalemmaya yapışması ile hücre membran yüzeyi genişletilmiş gibi görünsede endositoz yoluyla membran tekrar içeriye verilmekte ve lizozomal aktiviteyle sindirilerek plazmalemmada membran dengesi korunmaktadır. Golgi kompleksinde yoğunlaşan bazı hidrolitik enzimlerse membranla kuşatılı olarak hücre sitoplazmasına verilirler, bunlara lizozom denir. Golgi kompleksi ayrıca, plazmalemmadaki glikokaliksin yapım yeridir, glikokaliks sürekli olarak hücre yüzeyine yollanır.

Peroksizom: Dıştan tek bir membranla kuşatılmış, lizozoma benzer yapıda fakat lizozomal hidrolazları içermeyen yapıdadır. Matriks denilen iç bölümünde katalaz, oksidatif enzimler, solubl proteinler yer alır. Oksidaz enzimleri hidrojen peroksiti suya ve oksijene indirgerler. En çok böbrek tubul hücrelerinde ve karaciğer hücrelerinde bulunur. GER’den gelişir ve sıklıkla ER membranı ile perksizom membranı bağlantılıdır. Görevleri; hücre solunumu, yağ asidi metabolizması, alkolün indirgenmesi, transaminasyon, hidrojen peroksitin düzenlenmesi, safra asidi metabolizması, sinir hücresii myelinizasyonu için plazmalojen gibi fosfolipit sentezinde rolu vardır.4-5 günlük ömrü vardır.

Lizozomlar: Membranla kaplı 40 dan fazla hidrolitik enzim (hücre içi sindirimde görevli) içeren 0.05-0.5µm’lik unit membranla kaplı bir organeldir. Fagositik hücrelerde boldur. Hücre tipi ve aktivitesine göre değişir. Enzimler; asit fosfatazlar, ribonükleazlar, deoksiribonükleazlar, proteazlar, sülfatazlar, lipazlar ve B-glükronidazlardır. Genelde asit pH’da aktiftirler. Biyolojik moleküllerin parçalanmasında etkilidirler. Enzimler GER’de sentezlenir biriktirilir ve golgiye taşınır. Burada değişikliğe uğratılıp paketlenir. Fonksiyonları: sindirim olayına katılmayan lizozomlara primer lizozom denir. Makrofaj ve akyuvarlarda 0.5 µm kadar olup ışık mikroskobunda görülebilir. Çevreden alınan materyalleri sindirmesi olayına heterofaji denir. Materyal fagositik vakuol içinde taşınır ve lizozomlala birleşir. Buna fagosom denir. Kaynaşan zarlarla hidrolitik enzimler vakuol içine boşaltılır. Sindirim olayı gerçekleşir. Bu an lizozom sekonder lizozom veya fagolizozom adını alır. Çapları, 0.2-2 µm kadardır. Sindirdikleri materyaller nedeniyle heterojen görünümlüdürler. Sindirilen maddeler sitoplazmaya aktarılırken sindirilmeyen bileşikler artık=rezidüel cisim denilen vakuoller içinde kalır. Uzun yaşayan bazı hücrelerde lipofüksin = yaşlılık pigmenti olarak birikir. Sitoplazmik organellerin yenilenmesi (turn over) ile de ilgilidir. Belli şartlar altında organeller lizozom içine alınarak sindirilir. Buna otofagosom denir. Atrofiye giden hücrelerde fazladır.

Salgı Granülleri: 0.2- 2 µm çapında , granüler ünit zarla kaplı sekretuar ürünlerinin konsantre edilmiş depo şekilleridir. GER içeriğinden 200 defa daha konsantre olabilir. Çokluğu hücrenin metabolik aktivitesi hakkında bilgi verir. Sindirim enzimi gibi hücreye zarar verebilen maddeler sekretuar granülleri halinde saklanır. Bunlara zimojen granüller denir. Sekretuar ürünleri; metabolik, hormonal veya nöral mesajlardır.

Sitoplazmik Birikintiler (İnklüzyonlar): Genellikle geçici komponentlerdir. Birikmiş metabolitlerin ve çeşitli yapıdaki birikimlerin topluluğunu teşkil eder. Toplanmış metabolitlerin oluşumu; 1-Yağ dokusu, karaciğer hücresi, böbrek üstü korteks hücrelerinde bulunan lipid damlacıkları şeklinde, 2-Bazı hücrelerde karbonhidratlar glikojen şeklinde, 3-Yoğun partiküller olan kurşun tuzları şeklinde, 4-Protein bez hücrelerinde salgı granülleri olarak, 5-Renkli maddeler olan pigmentler şeklinde.

—————————————————————————————————–

İmmünohistokimya

Antijen – Antikor – İmmünizasyon: Vücutta spesifik antikor sentezini uyarabilen ve meydana gelen antikorlar ile özel reaksiyon verebilen maddelere antijen denir. Vücuda verildiklerinde ya da girdiklerinde spesifik bir immün yanıt (sıvısal, hücresel, tolerans vb gibi) oluşturabilen maddelere de immünojen adı verilir. İmmünizasyon, bağışıklama, hastalığa karşı bağışık kazandırma yada antiserum hazırlamak için vücuda antijen verilmesidir. Bir antijeni bir canlıya verdikten belli bir süre sonra o canlıda antijene spesifik antikorlar oluşur. Bu hayvanın kanı alınır ve serumu çıkartılırsa, elimizdeki seruma antiserum yada immün serum adı verilir.

İmmunohistokimya; hücre ve doku içinde bulunan bazı enzimlerin ya da makromoleküllerin lokalizasyonlarını incelemeye yardımcı olur. Sistem incelenecek olan bir makromeleküle karşı geliştirilmiş olan bir antikorun ortaya konulmasıdır.

İmmunohistokimya nedir?: İngilizce karşılığı; immunohistochemistry (IHC). Antijen/antikor reaksiyonu ile spesifik hücre ya da doku bileşenlerinin tanımlanması prosedürüdür. IHC bir hücre veya dokudaki spesifik hücresel bileşenlerin lokalizasyonunu ve dağılımını görmeyi mümkün kılmaktadır. İmmunohistokimyada spesifik hücre ve doku antijenlerinin lokalizasyonunu belirlemek amacıyla işaretlenmiş antibodyler kullanılır. Dokuda saptanmaya çalışılan protein antijen,bu proteinin saptanması için yararlanılan protein ise antikordur. İşaretlenmeye çalışılan proteinin tam olarak dokunun neresinde olduğunu gösterebilen avantajlı bir yöntemdir. Poliklonal ve monoklonal olmak üzere iki antikor kullanılır. Poliklonal antikorlar, bir hayvanı bir antijen ile immunize ederek üretilen antikorlardır. Bir hayvan cinsinden örneğin bir sıçandan alınan bir antijen başka bir hayvan cinsine (tavşan )enjekte edildiğinde yabancı bir madde olarak algılandığından dolayı B lenfositler tarafından verilen antijene karşı antikor üretilir. Üretilen bu poliklonal antikorlar kandan izole edilip saflaştırılır. Bu antikor artık sıçan dokularında veya hücrelerindeki proteini bağlayarak işaretleyebilir. Monoklonal antikorlar ise tek bir B lenfosit grubunun ürettiği antikorlardır.Bu hücre kolonları tek bir antikor üreten plazma hücrelerinden gelişen bir tümor olan çok yönlü myelomdan gelişir.

Antikor (Antibody) (Immunoglobulins): Plazma hücreleri tarafından üretilen glikoproteinlerdir. Yabancı maddeleri (bakteri, virüs vb.) tanımlamak ve nötralize etmek amacıyla immun sistem tarafından kullanılır. Spesifik bir antijeni tanırlar.

Doku Antijenlerinin Gösterilmesinde Kullanılan Teknikler: Direkt yöntem: dokudaki antijene direkt olarak işaretlenmiş primer antikor bağlanır. Genellikle primer antikora bağlanan işaretleyiciler peroksidaz, alkalen fosfataz, gibi enzimler veya florokromlardır. İşaretleyici olarak enzim kullanıldığında kromojen substrat uygulanarak görüntü elde edilir (böbrek ve deri biopsileri). İndirekt yöntem: bu yöntemde dokudaki antijene önce işaretli olmayan primer antikor bağlanır. Ardından işaretlenmiş ikinci (sekonder) antikor primere bağlanır. İşaretleyici olarak enzim kullanıldığında kromojen substrat uygulanarak ışık mikroskobunda görüntü elde edilir. Çözünebilir enzim immun kompleks yöntemi: primer antikor, bağlayıcı (sekonder) antikor ve çözünebilir bir enzim-antienzim kompleksinden oluşan üç aşamalı bir yöntemdir. Primer antikor ve enzim-antienzim kompleksi aynı hayvandan elde edilir ve her ikisini tanıyan sekonder antikora bağlanır. Bu teknikle en yaygın kullanılan kompleksler peroksidaz-antiperoksidaz (PAP) ve alkalen fosfataz- antialkalen fosfataz (APAAP) kompleksleridir. Avidin-biotin komplex (ABC) yöntemi: ABC yöntemi immunohistokimyada en sık kullanılan boyama metotlarından biridir. Avidin (büyük glikoprotein) peroksidaz veya fluorescein ile işaretlenebilir ve biyotin molekülüne yüksek affinite gösterir. Bu teknik üç katmanlı olarak gerçekleştirilir; ilk katman işaretlenmemiş primer antikor, ikinci katman biyotinlenmiş sekonder antibody antikor, üçüncü katman avidin-biotin peroksidaz kompleksi. Peroksidaz daha sonra DAB (diaminobenzidine) veya diğer substratlar ile reaksiyona girerek renkli bileşenler oluşturur. Her yöntemin bir diğerine göre avantajları ve dezavantajları olabilir. Bu metotlar yardımıyla parafin kesitlerde, kriyo kesitlerde, yayma preparatlarında hücre komponentlerini immünohistokimyasal olarak belirlemek mümkündür.

Hedef hücresel Antijenler: Sitoplazmik, nükleer, hücre membranı, lipidler, proteinler.

İmmunohistokimyada Fiksasyon: Morfolojiyi iyi korumalı. İmmun reaktiviteyi bozmamalı. Antijenik diffuzyon ve antijenin yer değiştirmesine neden olmamalı. Antiserum; substrat v.b ile reaksiyona girmemeli.

İmmunohistokimya Adımları: 1-Doku kesitleri: dokunun fikse edilmesi (formalin), deparafinize ve dehidrasyon, doku kesitlerinin hazırlanması. 2-Antijen retrieval: antijen retrieval reagent ile muamele edilen örneklerde antijenlerin görünürlüğü artırılır. Antijen retrieval reagent, formalin fiksasyonu sırasında oluşan protein çapraz bağlarını kırarak antijenik kısımları görünür duruma getirir. Bu amaçla iki yöntem kullanılır; ısıtma ve enzimatik parçalama. 3-Endojen enzimlerin bloklanması: endojen peroksidaz deaktivasyonu yapılır. Eğer immunoperoksidaz işaretleme (peroxidase anti-peroxidase veya avidin/biotin peroxidase) kullanılırsa dokudaki endojen peroksidaz aktivitesinin inhibe edilmesi gerekmektedir. Bunun için en sık kullanılan bloklama ajanı hidrojen peroksittir. 4-Primer antibody: immunohistokimyasal boyamada en önemli basamaklardan biri antibodylerin hedef proteinleri tanımasıdır. Antibodyler oldukça spesifik bağlanma gösterdiklerinden yalnızda dokudaki hedef proteinleri tanırlar. 5-Sekonder antibody: sekonder antibodyler duyarlılığın artmasını sağlarlar. 6-Kromogen substrat: antibodyler mikroskop altında görünür değildirler bu yüzden işaretlenmeleri gerekir. Ancak işaretleme yaparken antibodynin bağlanma spesifikliğini etkilememek oldukça önemlidir. Antibody- antijen bağlanmasını görünür duruma getirmek için çeşitli belirleme yöntemleri kullanılır. Kromojenik belirleme; antibodye bağlı olan enzim substratı ile reaksiyona girerek proteinin bulunduğu yerde renkli bir ışıma verir. Florosan belirleme; antibodye bağlı olan florofor, florasan mikroskobu yardımıyla görünür. Kullanılan işaretler; florokromlar (fluorescein, rodamin), enzimler (peroksidaz, alkalin fosfataz), elektron saçan bileşenler (elektron mikroskobu ile görüntüleme için) (ferritin, kolloidal gold). 7-Counterstain: hedef antijenin immunohistokimyasal boyanmasının ardından boyamanın daha belirgin olması için ikinci bir boyama işlemi yapılır. Bu boyaların çoğu belirli hücresel komponentlere ve antijenlere spesifiklik gösterirken bir kısmı bütün hücreyi boyayabilir. 8-Mounting: tüm immunohistokimyasal boyama işlemleri bittikten sonra örneklerin uzun süreli kullanımı ve saklanması için korunması gerekmektedir. Bu amaçla boyanmış doku kesitini lam üzerine sabitlemek/mühürlemek için çeşitli stabilizatörler kullanılır. 9-Mikroskopik inceleme.

Parafin İmmunohistokimya Yöntemi: Genel protokol uygulanır. İmmunohistokimya için kesitler hazırlanır; 1-Kesit alma, 2-Deparafinizasyon, 3-Dehidratasyon, 4-Yıkama.

İmmun Boyama: 1-Antijen Maskesinin Kaldırılması, 2-Blokaj, 3-Primer Antikor, 4-Sekonder Antikor, 5-Kromojen, 6-Çekirdek Boyaması, 7-Dehidratasyon ve şeffaflandırma, 8-Kapama.

Kesit Alma: 5-7 μm kalınlığında kesit, 40oC’deki su banyosundan lama alınır. Kesitler oda ısısında 1-2 saat bekletildikten sonra 40 oC-60 oC’de ayarlanmış etüvde bir gece bekletilir.

Deparafinizasyon: Klasik yöntemlerle kesitler deparafinize edilir. Kesitler bir gece etüvde bekletilirler. Sonraki gün etüvden çıkarılıp oda ısısında soğumaları beklenir. 3×5 dakika xylol’den geçirilir.

Dehidratasyon: %100 etanol 5 dakika, %96 etanol 5 dakika, %80 etanol 5 dakika, %70 etanol 5 dakika bekletilir.

Yıkama: PBS (7.4 Ph) veya TBS kullanılır. 3 x 10 dakika yıkanır. Kesitler yıkandıktan sonra etrafı dakopenle çizilir.

Antijen Maskesinin Kaldırılması: Özellikle parafin kesitlerde antijenik bölgelerin açığa çıkarılabilmesi için antijen maskesinin kaldırılması gerekir. Bunun için iki temel yöntem vardır. 1-Fiziksel yöntem: çeşitli Solüsyonlar kullanılabilir; sitrat tampon solüsyonu (Ph:6.0), TRİS-EDTA solüsyonu (Ph:9.0), EDTA solüsyonu (Ph:8.0). Mikrodalga fırın, otoklav, düdüklü tencere, buhar banyosu, su banyosu ile 95-100 oC’de 10-20 dakika uygulanır. 2-Kimyasal yöntem: bu yöntemde, proteaz grubu enzimler kullanılır. Kullanılan enzimler; proteinaz K, tripsin, pepsin, 37 oC’de 10-20 dakika nemli kutuda inkübe edilir.

Blokaj: Non-spesifik antijenik bölgeleri bloke etmek için yapılır.

Primer Antikor: Kesitlerin üzerine uygun dilüsyonda hazırlanmış primer antikordan 1-2 damla damlatılır. Kapalı nemli kutularda inkübasyona bırakılır.Oda ısısında 1 saat +4 oC de 12-24 saat. İnkubasyon süresi sonunda 3 x 5-10 dakika tamponla yıkanır.

Sekonder Antikor: Kesitlerin üzerine uygun dilüsyonda hazırlanmış sekonder antikordan 1-2 damla damlatılır. Kapalı nemli kutuda, oda ısısında 30-60 dakika inkubasyona bırakılır. İnkubasyon sonunda 3 x 5-10 dakika tamponla yıkanır.

Kromojen: Kesitler taze hazırlanmış DAB/H2O2 solüsyonlarında 2-10 dakika tutulur. Süre, mikroskop altında kontrol edilerek ayarlanır. Reaksiyon, PBS ile yıkanarak sonlandırılır.

Çekirdek Boyama: Mayer hematoksileni veya Harris hematoksileni ile çekirdek boyanır.

—————————————————————————————————–

İnce Bağırsak Histolojisi

Plika Sirkülares-Kerkring Valvülleri: Barsak lümenini, sirküler ya da spiral biçimde saran, genellikle birbirine paralel konumdaki mukoza kıvrımlarıdır. T.mukoza ve submukozanın birlikte yaptığı devamlı kıvrımlardır, germe ile düzleşmezler (mide kıvrımları ise germe ile düzleşen geçici kıvrımlardır). Pilordan 5-6 cm uzaklıkta görülmeye başlarlar. En çok jejenumda gelişmiştir karakteristik yapısıdırDuedeum ve ileumda da görülür. Jejenumun alt kısmında boyları küçülmeye başlar ve ileumun ortalarında tümüyle kaybolur.

Villus: Plika sirkülarislerin üzerinde bulunan, küçük parmak yada yaprak biçimindeki mukoza kabartılarıdır. Yarım ila birbuçuk mm uzunlluğundadır Bu kabartıya mukozanın yalnızca 2 tabakası (epitel ve lamina propria) katılır (plikalarda ise submukoza dahil). Villusların varlığı nedeniyle makroskobik olarak ince barsakların iç yüzü kadife görünümdedir. Villuslar arasında basit tübüler bezlerin küçük delikleri vardır bunlara intestinal bezler (kriptalar) ya da lieberkühn bezleri denir. Villusun histolojik yapısı: villusun üzerini örten epitelde 2 tip hücre bulunur. Kalisiform (goblet) hücre ve silindirik çizgili kenarlı hücre. Epitel altındaki L.propria değişik sayıda lenfosit içeren, gevşek bağ dokusudur. Kalın ile ince barsağın mikroskobik ayrımında, kalın barsakta villus bulunmadığından villusların tanınması önemlidir. İnce barsağın lenf damarlarları villusların ortasında kör tüpler olarak başlar. Bu kapillerler (laktealler) muskularis mukozanın üzerindeki l propriaya doğru seyreder burada pleksus oluşturur, submukozaya geçerek lenf foliküllerini kuşatır, kan damarları ile beraber barsağı terkeder. Laktealler lipid emilimi açısından önemlidir.

Lamina Epitelyalis: İnce barsağın iç yüzünü örten epitel, tek katlı prizmatiktir. İki tip hücre bulunur. Enterositler: absorbsiyon yapan silindirik çizgili kenarlı epiteldir. Işık mikroskobunda çizgili kenarlı, asidofilik sitoplazmalı hücreler olarak görülür. E.M’da çok sayıda mikrovillusun bulunuşu tipiktir. Bir hücrede 3000 ya da daha çok sayıda mikrovillus bulunmaktadır. 1 milimetrekare mukozada yaklaşık 200 milyon mikrovillus bulunduğu hesaplanmıştır. İnce barsak yüzeyinin çok fazla genişletildiği ortadadır. Mikrovilluslarda birçok enzimin (alkalin fosfataz, ATP, disakkaridaz, aminopeptidaz gibi) bulunuşu, mikrovillusların yalnızca yüzey genişletici elemanlar olmadığını, taşıdıkları enzimlerle sindirim işlemini son evrelerde tamamlattığını gösterir. Plikalar barsak yüzeyini 3 kat villuslar 10 kat mikrovilluslar 20 kat artırır Hepsi 600 kat artırır. Toplam yüzey 200 metre kareye ulaşır. Lipid emiliminin çoğu duedonumda ve jejenumun üst bölümünde olur. Sıkı bağlantılar barsak lümeni ile epitelyal intersellüler kompartman arasında bir bariyer oluşturmaktadırlar. Enterositler aynı zamanda son sindirim ve absorbsiyonun yanında suyun ve elektrolitlerin salgılanması için gerekli enzimleri üretirler. Kalsiform hücre: mukus hücresi veya goblet hücresi de denir. Silindirik hücreler arasına tek tek dağılmış olan mukus hücrelerinin sayısı duedonumda azdır ileuma doğru artar. Salgı granülleri hücrenin apikal kısmında biriktiğinden, goblet hücresinde çekirdek bazale itilir ve yassılaşır, hücre biçimi de tipik kadeh biçimini alır. Hematoksilen eozin (H.E) boyamalarında mukus kaybolduğundan, hücrenin apikal bölümü boş olarak seçilir. Asit mukopolisakkarit yapıdaki mukus ancak özel boyalarla gösterilebilir, PAS ile parlak kırmızı, alsian mavisi, toluidin mavisi ile mavi renkte (asit mukopolisakkarit boyaları) boyanır. Mukus barsak mukozasını kayganlaştırır ve koruyucu bir yüzey oluşturur.

Lamina Propria: İçine barsak bezlerinin gömülü olduğu gevşek bağ dokusu L.propria villusların merkezi bölümünü de doldurmaktadır. İnce barsak bezleri midedeki kadar sık olmadığından (kardia ve fundusta bezler adeta sırtsırta vermiştir, arada L.propria çok az yer kaplar) bezler arasındaki bağ dokusu elemanları kolayca seçilir. Retiküler hücreler, eosinofil lökosit, plazma hücreleri nadir mast hücresi, fibrosit, makrofaj ve çok sayıda lenfosit, retiküler fibril, çok miktarda elastik fibril ve ince kollajen fibriller, ayrıca muskularis mukozadan gelen ince kas fibrilleri bulunur. Payer plakları denen lenf nodülü topluluklarını içerir.Barsağın antimezenterik tarafında çıplak gözle görülür.

Lenfa Nodi Solitarji Ve Lenfa Nodi Agregati (Payer Plağı): Antikor yapan lenfositler ve makrofajlar hemen epitelin altında bir tabaka oluşturarak koruyucu görev yapmaktadır. Mikroorganizmaları ve diğer makromolekülleri barsak lümeninden peyer plaklarına iletirler. M hücresi; payer plaklarının üzerini örten özelleşmiş epitelyal hücre: Membranöz epitelyal hücre (mikrofold); apikal ve lateralinde membran invaginasyonları ve intraepitelyal lenfositler bulunmaktadır. Bazal lamina altta devamlı değildir ve lamina propria ile M hücreleri arasında geçiş olur. İntestinal immunolojik sistemde rolleri vardır. Ig A sınıfı ig’ler savunmada ilk hattır. Sonra hücreler arası sıkı bağlantılar olan plazma hücre makrofaj lenfositler yer alır. M hücreleri seçici olarak antijenleri endositozla alarak,altta bulunan immün cevap için lenf düğümlerine göç edecek olan lenfosit ve dendritik hücrelere taşır. Hepsine birden sindirim sistemi ile ilişkili lenfatik doku (gut associated lymphatic tissue) GALT denir. İnce barsağın lamina propria ve submukozası peyer plakları denilen lenf topluluklarını içerir. Her plak 10-200 nodülden oluşur, 30 tanedir, çoğu ileumda ve yüzeyinde M hücreleri vardır. Payer plakları ise ortalama 10-200 kadar lenfatik nodülün birleşmesiyle oluşmaktadır. Peyer plakları en çok ileum’da bulunur (özellikle kolona yakın bölümünde). Sayıları yaklaşık 30-40 kadardır. Oval biçimlidir. Yüzeylerinde villus ve kripta bulunmaz, barsak lümeni ile lenfoid doku arasında yüzey epiteli yer alır.

İnce Barsak Bezleri – Lieberkühn Kriptaları: Lamina propria içinde yer alan basit tubuler yapılardır. M.mukozaya kadar uzanırlar. Bazal membran altında zengin kapiller ağı bezleri çevreler. Değişik salgıları olan değişik bez hücreleri görülür. İndifrensiye epitel hücre: pluripotent kök hücre veya ara hücre de denir. Bezin bazal bölümünde bulunan, düzensiz kübik biçimli hücrelerdir. Villus yüzey epiteli 2-4 günde bir yenilenir. Yaklaşık günde 30 gram epitel barsak lümenine dökülür. Epitelde yapım ve dökülme olayı süreklidir, dökülen epitel ve epitel içine göç eden lenfositler feçesin bir bölümünü oluşturur. Absorbsiyon yapan silindirik hücre: yüzeyel silindirik epitel hücrelerin bez içindeki benzerleridir. Ancak bez içindeki bu hücrelerin mikrovillusları daha kısa ve daha azdır. En çok bezin orta bölümünde bulunurlar. Kalsiform hücre: goblet hücresi de denir. Absorbsiyon yapan hücrelerin arasında dağınık olarak bulunurlar. Dolayısıyla bu hücreler de en çok bezin orta bölümünde görülür. Duedonumda sayıları azdır, ileuma gittikçe sayıca artarlar. Kalisiform hücrelerin sayısı arttıkça absorbsiyon yapan hücrelerinki azalır.Müsin tipinde asit glikoproteinleri üretir. Paneth hücresi: bezin bazal bölümünde yerleşik çok az sayıdaki piramidal biçimli seroz hücrelerdir. Salgısı protein-polisakkarit yapıda olduğundan,hücre organelleri protein sentezine uygundur. Ribozomlar bazalde, salgı granülleri apikal bölümde bulunduğundan,bazal sitoplazma bazofilik, salgı granülleri asidofilik boyanır. Membranla kuşatılı salgı granülleri içinde lizozim bulunduğu saptanmıştır. Lizozomik fonksiyonu tam anlaşılamamakla birlikte bazı bakterilerin membranı parçalayacağı, antibakteriel aktivite de ve barsak florasını kontrolde rolü olabileceği ileri sürülmektedir. Granüllerde çinko bulunur. Çinko birçok enzimin asal komponentidir. Entero endokrin hücreler: somatostatin salgılayan D hücreleri, sekretin salgılayan S hücreleri, kolesistokin salgılayan İ hücreleri, glukagon benzeri madde salgılayan L hücreleri,motilin salgılayan Mo hücreleri, gastrik inhibitör polipeptit salgılayan K hücreler, seratonin, vazointestinal peptid, histamin, bombesin, enkephalin.

Muskularis Mukoza: Lamina propria ile submukozayı birbirinden ayıran içte sirküler, dışta longitudinal seyirli ince düz kas tabakasıdır. Bu tabakadan ayrılan küçük kas fibril grupları villus içine uzanır. Sirküler kas tabakasında tonus artınca mukozada sirküler boğumlanmalar yapar.

Submukoza: Submukozada, yalnızca duedonumun üst yarımında bezler vardır. Böylece submukozada bez bulunan ince barsak bölümü duedonum olarak tanınır. Submukoza gevşek bağ dokusudur, bol kan damarı, lenfatikler yer yer yağ hücreleri, peyer plakları ve soliter lenfatik nodüller bulunur. Meissner submukozal sinir pleksusu vardır.

Duedonum Bezleri (Brunner Bezleri): Submukozada bulunan dallanmalar gösteren kıvrımlı tubuler bezlerdir. Duedonumun proksimalinde bulunur. Müköz hücrelerin alkalin salgısı (ph 8-9) olasılıkla midenin asit salgısına karşı duedonum mukozasını korur, duedonuma boşalan pankreas enzimleri için uygun bir ph ortamı hazırlar.

Tunika Muskularis: İçte sirküler dışta longitudinal seyirli düz kas tabakasıdır. İki tabaka arasında myenteric (Auerbach) sinir pleksusu bulunur.

Tunika Seroza: Visseral peritondur.

Kalın Barsak: Kolon, rektum ve anal kanal olmak üzere 3 bölümü vardır. Villus bulunmaz (ileoçekal valvin yukarısında villus kaybolur). Mukoza düzgündür. Plika sirkülares yoktur.

Kolon – Tunika Mukoza: Lamina epitelyalis: çizgili kenarlı silindirik hücreler arasında kalisiform hücre bulunur.Epitel hücrelerinin bazal yüzünden sodyumun aktif geçişini takiben su pasif olarak emilir. Lamina propria: ince barsaktakine benzer, ancak burada yer alan lieberkühn kriptaları, daha uzun ve daha çok sayıdadır. Bu nedenle L. propria bağ dokusu ince bağırsaktaki kadar kolay ayrılamaz, bezlerin çoğu sıkı sıkıya yan yana gelmiştir. Yine ince barsaktaki gibi lenfatik nodüller bulunur. Bakteri çok olduğundan lenfoid doku çoktur. Bezler; uzun boylu olduğundan mukoza kalındır. Çok sayıda goblet ve emici hücreler az sayıda enteroendokrin hücre bulunur. Mukus oldukça suludur. Entero endokrin hücreler bulunur. Bezin tabanında kök hücreler bulunur. Seratonin, vazoaktif intestinal peptid, glukagon benzeri peptid yer alır. Kolondan rektuma doğru gittikçe kalisiform hücre sayısı artar. Bu durum giderek suyunu kaybeden feçesin ilerlemesini kolaylaştıran mukus yapımının artışı için gereklidir. Ayrıca bezlerin bazal bölümünde indifferensiye hücreler, kök hücreler bulunur. Muskularis mukoza ve submukoza: ince barsaktaki yapılardır.

Kolon – Tunika Muskularis: 2 tabakalıdır. İç sirküler tabaka kolonda incedir. Dış longitudinal tabaka 3 yerde lokal kalınlaşma şeklindeki tenya koli denilen uzunlamasına bant halindedir.

Kolon – Tunika Seroza: Seröz tabakada yağ hücrelerinden zengin küçük çıkıntılar şeklinde periton kesecikleri (apendises epiploika) bulunur.

Rektum: Kolona benzer yapıdadır. Farklı özellikleri; bezler daha uzun boyludur (en uzun bağırsak bezleri rektumdadır). Bezler hemen hemen tümüyle kalisiform hücrelerle döşelidir. Lenfoid doku daha azdır. Tunika muskularis tekrar kapalı bir duvar oluşturur.

Anal Kanal: Bağırsağın diğer bölümlerinden oldukça farklı yapıda, kısa tüp biçimli (2.5-4cm uzunluğunda) bölümdür. Lümeni kapalıdır, defekasyon sırasında açılır. Mukoza: 8 kadar longitudinal mukoza kıvrımı vardır (kolumna analis-morgagni kolonları). Kolumna analislerin yapısında düz kaslar ile çoğunlukla bir arter bir ven bulunur. Bu kıvrımlar anal deliğe yakın tansvers mukoza kıvrımları ile birleşirler. Böylece cep şeklinde anal valvler oluşur. Valvler anal delikten 1,5-2 cm kadar yukarıda bulunur. Epitel; ana valvlerin yukarısında çok sayıda kalisiform hücre ve tek katlı silindirik çizgili kenarlı epitel hücreleri bulunur. Ana valvlerin altında çok katlı yassı epitel yer alır. TKSE ile ÇKYE arasında ÇKSE bulunur. Buraya anal transizyonel zon da denir. Anus çevresinde keratinize çok katlı yassı epitele dönüşür, kıllar, yağ ve ter bezleri görülür. Lamina propria; anal valvlerin yukarı bölümünde kriptalar vardır. Valvlerden aşağıda kripta görülmez. Anal açıklığın yaklaşık 2 cm’sinde l propria büyük bir ven pleksusu içerir.aşırı genişleyince hemoroid oluşur. Muskularis mukoza; ana valvler düzeyinde parçalanır ve hemen aşağısında kaybolur. Bu nedenle lamina propria ile submukoza arasındaki sınır belirginsizleşir. Tunika muskularis: transvers plika bulunur. İçteki sirküler kas tabakası kalınlaşarak iç anal sfinkteri yapar. Dış longitudinal tabaka sfinkterin üzerini örter ve bağ dokusuna tutunur. Dış anal sfinkter çizgili kaslardan oluşur.

Periton: Abdomen duvarını (parietal yaprak) ve visserleri (visseral yaprak) örten seröz membrandır, 2 tabakadan yapılıdır. Mezotel; tek sıra yassı poligonal hücre tabakası çoğu yerde kesintisiz yüzeyel bir tabaka oluşturur. Bağ dokusu: makrofaj lenfositten zengin gevşek bağ dokusudur. Appendiks: appendiksin genel yapısı kalın bağırsağa benzersede bağırsak bezlerinin daha az oluşu tenya kolinin bulunmaması, yapısında lenfoid dokunun hakim oluşu farklı özellikleridir. Pek çok yetişkinde normal yapı kaybolmuştur fibröz skar doku ile doldurulmuştur. Lümen: küçük, dar ve düzensiz olan lümen sıklıkla hücre atıkları ile doludur. Çocuklarda genellikle üçgen biçimlidir, erginlerde tamamen oblitere olabilir. Tunika mukoza: kalın bağırsak bölümü olduğundan villus bulunmaz (embriyoner evrede villus vardır). Lamina epitelyalis; silindirik çizgili kenarlı epitel ve kalisiform hücrelerden oluşur, enteroendokrin hücrelerden kaynaklı karsinoid tümörünün sık görüldüğü yerdir. Lamina propria; bezler az sayıdadır, lenfositten zengindir. Muskularis mukoza; kesintili bir tabaka oluşturur. Submukoza; kalın bir tabakadır. Birçok yağ hücresi, kan damarı ve sinirlerin yanı sıra çok sayıda lenfoid doku bulunur. Böylece lümenin çevresinde çepeçevre lenfatik nodül halkası yer almaktadır. Submukozadaki nodüller üstteki laminaları lümene doğru kabarttığından lümen düzensiz görünüm kazanır. Tunika muskularis: sirküler ve longitudinal kaslardan oluşan ince bir tabakadır. Tunika seroza: bağırsağın diğer bölümlerindeki özelliktedir. Sindirim sisteminin kötü huylu tümörlerinin %90’ı barsak ya da mide epitelinden kaynaklıdır.

—————————————————————————————————–

Kalbin Gelişimi Ve Anomalileri

Gelişiminin ilk aşamalarında besin ihtiyacını diffüzyonla karşılayabilen embriyo, kısa zamanda hızla büyümesi nedeniyle hem oksijen ve besin ihtiyacını karşılayacak hem de artık ürünleri yapısından uzaklaştıracak yeni, etkili bir metot oluşturmak zorunda kalır. Bu nedenle embriyoda gelişimini tamamlayan ilk sistem kardiyovasküler sistemdir.

Primitif Kalp Tüpünün Oluşumu Ve Pozisyonu: Kalbin gelişimi yaklaşık 19. günde başlar. Embriyonik diskin nöral tabakasının kraniyal ve lateralinde yerleşmiş at nalı biçimindeki splanknöplörik mezoderm bölgesine kardiyojenik bölge adı verilir.

Gelişimin 19. gününde kardiyojenik bölgede bir çift vasküler yapı olan endokardiyal kalp tüpleri gelişmeye başlar. 20. günde embriyonun lateral katlanması gerçekleştikçe, bu iki kalp tüpü birbirlerine yaklaşır, torasik yörede, orta çizgi boyunca bir araya gelirler ve birleşerek tek bir tüp olan primitif kalp tüpünü yaparlar. Bu birleşme, tüpün kranial sonundan başlar ve tek bir tüp oluncaya dek, kaudale doğru devam eder. İki tüpün birleşmesi, tüplerin birbirleriyle temas yüzlerindeki programlanmış hücre ölümü ile kolaylaşır. 21. günde, uzayan kalp tüpünde, boğumlanma ve genişlemeler dikkati çeker. Bunlar, trunkus arteriosus, bulbus kordis, ventrikul, atrium ve sinus venozustur. Trunkus arteriosus, kranial olarak, aorta arkusların çıktığı aortik kese ile devam eder. Geniş sinus venosus, sırasıyla, koriyon, vitellus kesesi ve embriyodan umblikal, vitellin ve kamın kardinal venlerini alır.

Primer kalp tüpü başlangıçta endotelle döşelidir. 22. günde, kalın bir splanknoplörik mezoderm kitlesi ile sarılır ve bundan iki yeni tabaka farklanır. Bunlar, miyokardium ya da kalp kası ve gelişen miyokardium tarafından salgılanan, hücrelerden yoksun bir matriks tabakası’dır. Splanknoplörik merodermin bu örtü tabakası miyoepikard ya da epimiyokard örtüsü olarak adlandırılır. Çünkü bu örtü, yalnızca miyokard ve kardiak jel’i meydana getirmez, aynı zamanda, kalp duvarının dış tabakası olan, seroz epikard’ı (visceral pericardium) da yapar. Epikardium, splanknoplörik mezodermden bağımsız olarak meydana gelen ve sinus venosus ya da septum transversum yöresinden kalbin yüzeyine göç eden mezotel hücreleri tarafından oluşturulur. Kalp tüpünün iç yüzünü döşeyen endotel örtüsü, endokardiumu yapar.

Kardiyak Halkanın Oluşumu: Gelişimin 21. gününde primitif kalp tüpünde bir dizi daralmalar ve genişlemeler belirir. Gelişimin takip eden aşamalarında bu genişleme bölgeleri kalp odacıklarını oluştururken daralma bölgeleri de sulkusları oluşturur.

Primitif kalp tüpünün en alt ucunda oluşan genişleme sinüs venozustur. Sağ ve sol sinus boynuzlarından oluşan bu yapıya her iki taraftan umblikal venler, vitellin venler ve kardinal venler ile taşınan kan boşalır. Sinüs venozusun kraniyalinde yer alan iki genişleme sırasıyla primitif atriyum ve primitif ventrikül olarak adlandırılır. Bu yapılar atriyoventriküler sulkus ile birbirlerinden ayrılmışlardır. Gelişimin ileri evrelerinde primitif atriyum sağ ve sol atriyumun bir kısmını oluştururken primitif ventrikül de sol ventrikülün büyük kısmını oluşturur. Ventrikülden sonraki genişleme bulbus kordistir. Bu yapı ile primitif ventrikül arasında bulboventriküler sulkus bulunur. Bulbus kordisin alt kısmı ileride sağ ventrikülün büyük kısmını oluşturacağı için bulboventriküler sulkus interventriküler sulkus olarak da adlandırılır.

Bulbus kordisin üst ucundaki genişleme ise kono trunkusdur. Primitif kalp tüpünün bu bölgesi sağ ve sol ventriküllerin kanlarını boşalttıkları konus kordis ve trunkus arteriozus dan oluşur. Gelişimin ileri evrelerinde konus kordisin sağ duvarı sağ ventrikülün yapısına, sol duvarı ise sol ventrikülün yapısına katılır. Trunkus arteriozus ise çıkan aortayı ve pulmoner traktusu oluşturmak üzere ikiye bölünür.

İlkel Kalpte Kan Dolanımı: Kalp kontraksiyonları 21-22. günlerde başlar. Bunlar miyojenik kökenli olup, kalp kası çıkaklıdırlar. Atrium ve ventrikül kas tabakaları devamlı olup kontraksiyonlar sinus venosusta başlayan peristalsis benzeri dalgalar şeklinde olaylanır. İlkel kalp boyunca, ilk dolanım bir met ve cezir tipindedir; ancak, 4. hafta sonunda, kalbin düzenli kontraksiyonları, tek yönde akmaya neden olur. Kan sinus venozusa; 1-Embriyondan kamın kardinal venleri, 2-Gelişen plasentadan umblikal venleri, 3-Vitellus kesesinden vitellus venleri yoluyla gelir. Sinus venozustan kan, ilkel atriuma girer; akıntı, sinoatrial kapaklar ile kontrol edilir. Sonra kan antrioventrikular kanal boyunca ilkel ventrikul’a geçer. Ventrikül kontraksiyon yaptığında, kan, bulbus kordis ve trunkus arteriozus yoluyla aortik kese’ye pompalanır, buradan da brankial ve faringeal arkuslardaki aorta arkuslarına dağıtılır. Kan sonra, dorsal aortaya geçerek, embriyon, vitellus kesesi ve plasentaya dağıtılır.

Endokardiyal Kalp Tüpü: Gelişimin 23. gününde kalp tüpü uzamaya ve sağa doğru katlanmaya başlar. Yaklaşık 28. günde tamamlanan bu hareket sonunda primitif kalp tüpünü oluşturan genişleme bölgeleri yer değiştirirler ve ileride yapısına katılacakları kalp kısımlarının anatomik yerleşimlerine otururlar. İleri dönemlerde sağ ventrikülün yapısına katılacak olan bulbus kordis inferiyorda, önde ve sağda yerleşir. Sol ventrikülü oluşturacak olan primitif ventrikül ise sola kayar. Atriyumların oluşumunda rol oynayacak olan primitif atriyum da arkaya ve süperiyora yerleşir. Bu aşamada kalp tüpünün sağa doğru değil de sola doğru katlanması dextrokardi gelişimine neden olur.

Primer Kalp Tüpünün Bükülmesi Sonucunda: Bulbus kordis aşağıya, ventrale ve sağa doğru yer değiştirir. Primitif ventrikül sola, atriumun kaudaline doğru yer değiştirir. Primitif atrium ve sinus venozus arkaya, yukarıya ve sola doğru yer değiştirir. Trunkus arteriyozus, bulbus kordis ve primitif ventrikülün dorsalinde ve üzerinde lokalize olur.

Sinüs Venozusta Meydana Gelen Değişiklikler (1): Sinüs venozus başlangıçta primitif atriyumun dorsal duvarının merkezine açılır ve boyutları birbirine eşit olan sağ ve sol boynuzlardan oluşur. Ancak, sağ ve sol boynuzlara kan taşıyan umblikal, vitellin ve kardinal venlerde embriyonik gelişme esnasında oluşan değişiklikler sonucunda, 4. haftanın sonunda sağ boynuz sol boynuza oranla önemli derece büyür.

Sinus Venozus: Koryondan, vitellus kesesinden ve embriyodan gelen umblikal, vitellin ve ortak kardinal venlerin getirdiği kanı alır. Sağ boynuzun büyümesi ile sino atriyal açıklık sağa doğru kayar ve primitif atriyumun ileride sağ atriyumu oluşturacak kısmına açılır. Sol sinüs boynuzu ise, büyümesindeki durma sonucu kalbin arka duvarında küçük venöz bir keseye dönüşür ve koroner sinüs ile sol atriyumun küçük oblik venini oluşturur. Sağ sinüs boynuzu kalbin büyüme hızına ayak uydurmak için genişler. Genişledikçe sağ atriyumun duvarına katılarak, atriyumun sinüs venarum olarak isimlendirilen kısmını oluşturur. Gelişimin bu aşamasında sinüs venozusun sağ atriyumun duvarına tam olarak katılmaması ve/veya septum sekundumun defektif gelişmesi atriyumlar arasındaki septumun üst seviyelerinde, süperior vena kavanın atriyuma açılma bölgesinde yerleşen bir atriyal septal defekt (ASD) gelişimine neden olur. Bu tip ASD ye sinüs venozus tipi ASD adı verilir.

Primitif atriyumdan köken alan sağ atriyum bölümü ise ventrale itilir ve aurikulayı oluşturur. Sinüs venarum düz bir yapıya sahiptir; aurikülanın ise trabeküllü bir yapısı vardır. Bu iki bölüm içten krista terminalis ile dıştan ise sulkus terminalis ile birbirlerinden ayrılır.

Sinüs Venozusta Meydana Gelen Değişiklikler (2): Primitif atriumun dorsal duvarına açılır. Aynı büyüklükte sağ ve sol boynuzdan oluşur. 4. haftanın sonunda sol boynuz boyutu küçülür, koroner sinus adını alır. Sağ boynuz genişler; vena cava superior’dan baş ve boyun kanını, vena cava inferior’dan gövde ve plasentadan gelen kanı alır ve sağ atrium duvarıyla birleşir.

Pulmoner Venlerin Gelişimi: Sağ atriyum 4.-5. haftalarda yeniden şekillenirken, sol atriyumda da yeniden şekillenmeye yönelik olaylar gelişir. 4. haftanın başlarında primitif atriyumun dorsal duvarından dışa büyüme şeklinde pulmoner ven gelişmeye başlar. Kısa süre sonra sağ ve sol dallara ayrılan pulmoner venin bir kez daha dallanması sonucunda 4 adet pulmoner ven oluşur. Akciğere doğru büyüyen bu damarlar burada gelişmekte olan venlerle ağızlaşırlar. 5. hafta boyunca, sol atriyum genişledikçe genişleyen pulmoner venler atriyumun duvarına katılır. Sonuç olarak atriyumun bu kısmında önce 2 pulmoner ven bulunurken duvara katılma ilerledikçe pulmoner venlerin 4’ü de atriyuma ağızlaşır. Yapıya katılan bu kısım sol atriyumun düzgün kısmını oluştururken, primitif atriyumdan kaynaklanan trabeküllü kısım da ventrale ve sola yerleşerek sol aurikulayı oluşturur.

Atriyoventriküler Kanalın İkiye Ayrılması: Atriyoventriküler kanal bölgesinde kalp tüpünün ön ve arka duvarlarında endokardiyal yastıklar gelişir. Bu yastıklar birbirlerine doğru büyüyerek birleşirler. Bu birleşme sonucunda oluşan septum intermediyum atriyoventriküler kanalı sağ ve sol atriyoventriküler kanallara ayırır. Bu iki endokardiyal yastığın normal şekilde büyüyüp birleşmemesi atriyoventriküler septal defektin (endokardiyal yastık defekti) gelişmesine neden olur.

Primitif Atriyumun Sağ Ve Sol Atriyumlara Bölünmesi: Primitif atriyum, iki farklı septumun oluşması ve farklılaşması ile sağ ve sol atriyumlara bölünür. Bu septumların ilki ince, membranöz bir yapıya sahip olan septum primumdur. Alt ucu yarım ay biçiminde olan septum primum, embriyonik gelişimin 28. gününde, primitif atriyumun çatısının kraniyodorsal duvarından gelişmeye başlar ve aşağıya doğru büyür. Septum primum aşağı doğru büyümesine devam ederken, endokardiyumda, atriyoventriküler kanal hizasında, bir çift endokardiyal kalınlaşma oluşur. Ön ve arka endokardiyal yastıklar olarak adlandırılan bu yapılar, birbirlerine yaklaşırlar ve orta hatta birleşerek septum intermediyumu oluştururlar. Bu yapı ile septum primum arasında kalan açıklığa da ostium primum (foramen primum) adı verilir. Gelişimin ileri evrelerinde septum primum aşağı doğru büyümesine devam eder ve sonuçta septum intermediyum ile birleşerek ostium primumun kapanmasını sağlar. Eğer septum primum, septum intermediyum ile birleşemez ise ostium primum tipi ASD (atriyal septal defekt) gelişir. Sıklıkla, bu birleşememenin nedeni ön ve arka endokardiyal yastıkların normal şekilde gelişip birleşmemesi (endokardiyal yastık defekti) ve bunun sonucunda da septum intermediyumun defektif oluşmasıdır.

Ostium primum tam olarak kapanmadan önce, septum primumun üst ucunda perforasyonlar oluşur ve bu perforasyonlar birleşerek yeni bir ostiumu, ostium sekundumu (foramen sekundum) meydana getirir. Yani sağ atriyum ile sol atriyum arasındaki bağlantı kesilmez, önce çok sayıdaki küçük perforasyonlar yoluyla daha sonra da ostium sekundum yoluyla devam eder. Primitif atriyumun sağ ve sol atriyumlara bölünmesinde rol oynayan ikinci septum septum sekundumdur. Septum primumun hemen sağından, atriyumun ventrokraniyal duvarından gelişmeye başlayan septum sekundum, septum primuma oranla çok daha musküler bir yapıdır. Açıklığı yarım ay biçiminde olan septum sekundum da tıpkı septum primum gibi aşağıya doğru büyür ve osteum sekundumu örter (septum sekundumun aşağı doğru büyümesinin, osteum sekundum tamamen örtülmeden durması osteum sekundum tipi ASD ile sonuçlanır). Ancak, septum primumun aksine, atriyoventriküler kanal hizasında gelişen septum intermediyum ile birleşmez. Septum sekundum ile septum intermediyum arasında kalan açıklık foramen ovale adını alır.

Sağ Ve Sol Ventriküllerin Septum İle Ayrılması: Sağ ve sol ventriküllerin bölünmesi başlamadan önce, kalbin katlanması ve kıvrılması bittikten sonra bile normal konumuna yerleşmemiş olan atriyoventriküler kanal sağa doğru yer değiştirir. Atriyoventriküler kanalın bu sağa hareketinin en önemli sonucu; ileride pulmoner traktusu ve aortayı oluşturacak olan trunkus arteriozusun sol ventriküle de ağızlaşmasıdır. Bu gelişme sırasında konus kordisin sağ duvarı sağ ventrikülün yapısına sol duvarı ise sol ventrikülün yapısına katılır. Aynı esnada ön ve arka endokardiyal yastıkların birleşmesi ile atriyoventriküler kanal sağ ve sol atriyoventriküler kanallara ayrılır. Primitif ventrikülün bölünmesi ventrikülün apeksinde kalın, musküler bir katlantının oluşması ile başlar. Yarım ay biçimli bu katlantı septum intermediyuma doğru büyür ancak bu iki septum gelişimin 7. haftasının sonlarına kadar birleşmezler, interventriküler foramen ile birbirlerinden ayrılırlar. Bu foramenin varlığı ve birleşmenin zamanlaması kritiktir çünkü; kapanma sol ventrikül ile trunkus arteriozus arasındaki ağızlaşma oluşmadan gerçekleşir ise bu iki yapının birbirleri ile olan ilişkisi kesilir. İnterventriküler foramen 7. haftanın sonlarında üç ayrı kaynaktan gelen dokuların birleşmesi ile kapanır. Bu dokular sağ bulbar çıkıntı, sol bulbar çıkıntı ve endokardiyal yastıklardır. İnterventriküler septumun membranöz kısmı endokardiyal yastıkların sağ tarafından gelen bir doku uzantısından köken aldığı için, endokardiyal yastıklar aynı zamanda interventriküler septumun membranöz kısmını da oluştururlar. İnterventriküler septumun membranöz kısmının gelişiminin defektif olması nedeniyle interventriküler foramenin tam olarak kapanmaması sonucunda oluşan konjenital kalp malformasyonuna membranöz tip ventriküler septal defekt (VSD) denir.

Trunkus Arteriozusun Bölünmesi: Gelişimin 9. haftasında bulbus kordisin sağ ve sol duvarlarındaki mezenkimal hücrelerin aktif olarak çoğalması sonucunda sağ ve sol bulbar çıkıntılar oluşur. Benzer yapılar trunkus arteriozusta da oluşur ve bulbar çıkıntılar ile devam halindedirler. Bulbar ve trunkal çıkıntılar 180 derece dönen spiral biçimindedirler. Bu yapıların birleşmesi ile oluşan aortikopulmoner septum da spiral şeklindedir ve birleşme tamamlandığında trunkus arteriozusu, aorta ve pulmoner traktusu oluşturacak biçimde ikiye böler. Aortikopulmoner septumun spiral şeklinden dolayı pulmoner traktus çıkan aorta etrafında döner. Trunkal çıkıntıların ya da aortikopulmoner septumun gelişememesi sonucunda trunkus arteriozusun aorta ve pulmoner traktusa bölünmemesine persistan trunkus arteriozus denir. Aortikopulmoner septumun oluşumunda sadece bir bölgede lokalize olarak meydana gelen defekt ise aortikopulmoner septal defekt ismini alır.

Bulbus kordis Ve Trunkus Arteriozus: Bulbus kordis’in proksimal bölümü; sağ ve sol ventrikülün üst bölümleri oluşur. Konus kordis; sağ ve sol ventrikülün dış akım yolları oluşur. Trunkus arteriozus; aorta ve pulmoner trunkusun kökleri ile proksimal parçaları oluşur.

Aortikopulmoner Septumun Oluşumu: 5. haftada mezenşimal hücrelerin aktif proliferasyonu ile bulbar ve trunkal çıkıntılar oluşur. Nöral krista hücreleri çıkıntılara göç eder. Bulbar ve trunkal çıkıntılar birbirlerine doğru büyür, trunkus arteriozus ve bulbus kordiste birer septum oluşur. Trunkus arteriozus; aortik ve pulmoner kanal olarak ikiye bölünür. Bulbus ve konus kordis; sağ ventrikülün dış akım yolu (pulmoner trunkus) ve sol ventrikülün dış akım yolunu (aorta) oluşturacak şekilde iki kanala ayrılır. Trunkokonal çıkıntıların oluşturduğu septumlar birleşir, aortikopulmoner septumu oluşturur. Birleşim sürecinde birbirlerinin etrafında 180 derecelik bir spiral ya da helikal rotada dönüş yaparlar. Aortik ve pulmoner akım birbirinden ayrılır. Bulbus kordis tamamen ventriküllerin duvarına katılır; sağ ventrikülde konus arteriyozus, sol ventrikülde aortik vestibül (aort kapağının alt bölümü) oluşur.

Kalp Kapaklarının Gelişimi: Aortik ve pulmoner semilunar kapaklar; subendokardiyal dokudaki şişkinliklerden gelişir. Semilunar kapaklar aorta ve pulmoner traktusun ağızlarında beliren subendokardiyal doku yapısındaki 3 adet şişkinlikten gelişmeye başlar. Bu şişkinliklerin yeniden şekillenmesi ile kapaklar son hallerini alırlar. Atriyoventriküler kapaklar da, benzer biçimde, atriyoventriküler kanalların etrafında oluşan lokal doku proliferasyonu ve bu dokuların yeniden şekillenmesi ile meydana gelirler.

Kalp Ve Büyük Damar Anomalileri: Her 1.000 doğumdan 6-8’i konjenital kalp hastalığıdır. Sebepleri; tek gen/kromozomal defektler (%8), teratojenler (rubella virüsü) çevresel faktörler (%2), nedeni bilinmeyen. Multifaktoriyel olabilir. Tanı; gerçek zamanlı iki boyutlu ekokardiyografi (gebeliğin 17-18.haftası) ile konur.

Dekstrokardi: Yaklaşık 22. günde kalp tüpünün sağa değil sola doğru bükülmesi ile oluşur.

Ektopia Kordis: Kalbin normal dışı bir lokalizasyonda bulunmasıdır; torasik veya protrude olabilir. 4. haftada torasik yörede lateral katlantıların orta hatta tam birleşmemesi nedeniyle perikard gelişme bozukluğu Bu son derece az görülen olguda, kalp anormal bir konumdadır. Torasik ektopia kordis şeklinde, kalp kısmen ya da tamamen toraksın dışındadır. Genellikle, geniş olarak ayrılmış sternum yarımlarıyla ve açık bir epikard kesesiyle ilişkidedir.Ölüm, çoğu olgularda, ilk birkaç haftada, genellikle, enfeksiyondan, kalp yetmezliği’nden ya da hipoksemi’den olur. En çok rastlanan torasik ektopia kordis şekli, sternumun ve 4. haftada torasik yörede, lateral katlantıların tam birleşmemesi nedeniyle perikard gelişme bozukluğundan kaynaklanır.

Atrial Septum Defektleri (ASD): En sık rastlanan konjenital kalp anomalisidir. Kadınlarda daha sıktır.

Triküspit Atrezisi (Hipoplastik Sağ Kalp): Atriyoventriküler yastığın yetersiz olması nedeniyle triküspid kapak küspisleri oluşmaz veya bu alanın tamamen füzyonu sonucu kapak gelişmez. Sağ atrium ve sağ ventrikül arasındaki geçit kapalıdır. Klinikte ağır siyanoz görülür.

Ventriküler Septal Defekt (VSD): Konjenital kalp hastalığının en sık rastlanan tipidir (defektlerin %25’i). Erkeklerde daha sık görülür. İnterventriküler foramenin tam kapanmaması nedeniyle sağ ve sol ventrikülün birbiriyle bağlantılı olmasıdır. Çoğu bozukluklar, ventriküllerarası septumun membranöz kısmını içerir. Bir çok ventriküler septum bozuklukları (%30-50), çoğunlukla, 1. yaş sırasında, kendiliğinden kapanır. İzole olmuş VSD’ler, doğmuş ve 5 yaşları arasındaki her 10.000 kişinin 12’sinde rastlanır. Büyük ventriküler septum defektli çoğu hastalar, kitlesel soldan sağa bir kan şantına sahiptir.

—————————————————————————————————–

Kalp Histolojisi

Kalp; kas ve bağ dokusunu içerir. Dört adet odacıktan yapılı ve kendine ait bir tonus’u vardır. Mediastinumun içinde perikart boşluğunda yer alır. Duvarı 3 tabakalıdır; endokardium (en iç tabaka), myokardium (orta kas tabakası), epikardium (dış tabaka). Endokardium kan ile temas eder, myokardium kontraksiyon yapan tabakadır, epikardium; içinde perikart kesesini yapan seröz membran ve perikardiumun visseral yaprağından oluşur. Çoğu araştırıcı endokardiumu damarların intima tabakası ile, myokardı tunika media ve epikardı ise tunika adventisya ile homolog kabul eder.

Endokardium: Atrium ve ventriküllerin içini döşeyen parlak, ince bir membrandır. Atriumlarda özellikle sol atriumda kalın, ventriküllerde daha incedir. Bu nedenle atrium içinde beyaz renkte, ventriküllerde ise alttaki kalp kasının rengini aksettirdiğinden kırmızı renktedir. Kan damarlarının kalbe girip çıktığı yerlerde intima tabakası ile devam eder. Endokardium 3 laminadan yapılıdır. Endotel; yassı şekilli hücreler ile döşenmiştir. Subendotelial tabaka; çoğu yerde incedir, kollajen ve az miktarda da elastik lif ve fibroblast bulunan gevşek bağ dokusudur. Subendokardial tabaka; endokardiumun en kalın tabakasıdır, çok sayıda elastik fibril ve değişik sayıda düz kas bandları bulunur. Subendokardial tabakada korda tendinea yani damarlar ve ventriküllerde impuls iletici sistemin özelleşmiş kas lifleri bulunur.

Myokardium: Kalp kası denilen, kas dokusunda anlatılan özellikleri taşıyan çizgili kastan oluşur. Kalp kası hücreleri 2 gruba ayrılır; kontraktil hücreler ve impulsu üreten – ileten hücreler. Kalp kası kalınlığı kalbin değişik bölümlerinde farklılık gösterir. Atriumlarda en ince, sol ventrikülde ise en kalındır. Atriumun dış bölümünde kaslar transvers ya da oblik seyirlidirler ve 2 atrium üzerinde devam ederler. Atriumun iç bölümündeki kaslar ise her 2 atriumda birbirinden bağımsız olarak dış tabaka kasları ile dik açı yapacak biçimde seyrederler. En içteki kas bantları atriumun aurikula bölümünde bir kabartı yapar (m.pektinatum). Kaslar içe doğru giderek yoğunlaşırlar. Ventriküllerdeki kaslar değişik yönlerde seyrederek birçok tabakalar yaparlar. Erginde kompakt bir kitle oluşturan kas fibrilleri embriyoda süngerimsi bir ağ şeklindedir. Ventrikül boşluğunun duvarında birçok embriyonik kas fibrilleri az çok tek tek kalmış olarak bulunur. Bu embryonik kas fibrilleri kendilerini kuşatan endokartla birlikte görülebilir ve trabekule karnea olarak isimlendirilir. Ventrikülde myokard içinde elastik fibriller az miktardadır. Atriumda kas fibrilleri arasında her yerde elastik fibril ağı yer alır. Bu elastik fibriller epikard ve endokarttaki elastik fibrillerle ayrıca büyük venlerin duvarındaki elastik fibrillerle devam eder. En içteki kalp kasları kalbin fibröz iskeletine tutunmaktadır. Atrial duvarda ve interventriküller septumda yerleşik özel kalp kası hücreleri küçük salgı peptidleri (atriopeptin, atrialnatrioüretik faktör) salgılar, kana vererek sıvı idamesine, elektrolit dengesine yardım eder, kan basıncını azaltır.

Epikardium: Perikardın visseral yaprağıdır. Seröz bir membrandır. Dıştan içe doğru tabakaları: Mezotel; en dışta yer alan bir sıra yassı biçimli hücrelerdir. Bağ dokusu; mezotel altında, elastik fibril, kan damarları, sinirleri içeren ince bir bağ dokusudur. Supepikardium; kan damarı, sinirler ve değişik miktarda yağ dokusunu içeren bir tabakadır. Kalbi kuşatan yağ dokusu genellikle bu tabakada birikmiştir. Özellikle atriumda A-V bileşkeye yakın bölümde yağ birikimi belirgindir. Perikard kesesinin visseral yaprağı (epikard) gibi, parietal yaprağı da seröz bir membrandır (mezotel ile örtülü kollajen, elastik fibril, fibroblast ve makrofajlardan oluşan bağ dokusu yapısındadır). Kalbin gevşeyip kasılmasında epikard ve parietal perikard yapraklarının düz ve nemli yüzleri birbiri üzerinden serbestçe kayar. Eğer bu yapraklar birbirine yapışırsa ve aralarındaki mesafe daralırsa (perikardidiste) kalp hareketleri önemli derecede sınırlanır. Normalde perikart boşluğunda az miktarda sıvı bulunur. İltihabi durumlarda miktarı artar. Parietal perikard fibröz bağ dokusu yapıdadır (yoğun kollajen fibriller içerir).

Kalp İskeleti: Kalp yapılarını destekleyen, kalp kası ve kalp valvüllerinin bağlandığı kompakt fibröz bağ dokusudur. Bölümleri: Annuli fibroza (ya da fibröz halka): aorta, a. pulmonalis ve atrioventriküler kanal çevresinde bulunur. Başlıca kompakt bağ dokusundan yapılıdır, az miktarda yağ dokusu ve ince elastik fibriller de yer alır. Septum membranosum: interventriküler septumun fibröz bölümüdür. Yapısındaki kollajen fibriller çok düzenli dağılımdadır. Trigona fibroza cordis: anulus fibrozaların arasını ve ostium atrioventikülare sinistrum ile aorta arasındaki aralığın sol köşesini dolduran 2 üçgen şeklindeki bağ dokusudur.

Annuli ve trigonadaki bağ dokusunda kondroid doku (kıkırdağa benzer doku) adaları bulunur. Kondroid doku hücreleri kıkırdak gibi küre biçimlidir, ara madde bazik anilin boyaları ve H.eosin ile koyu renkte boyanır, kollajen lifleri içerir. Elastik fibriller bulunmaz. Yaşlıların kalp iskeleti kireçleşebilir, hatta bazen kemikleşebilir. Yaşla ilgili olarak kalp iskeletindeki değişiklikler kaydedilir.

Kalp Kapakları: Atrio-ventriküler kapaklar (triküspit:sağda ve mitral:solda): bazal bölümleriyle annuli fibrozilere tutunurlar, endokardium kıvrımı şeklinde geliştiklerinden dıştan çepeçevre endotel ile örtülü, içte yoğun kollajen fibrillerle kuvvetlendirilmiş bağ dokusu yapısındadır. Kollajen fibrilleri annuli fibrozi ve korda tendinea dokusu içinde devam eder. Böylece kapaklar kalp iskeletine sıkıca bağlanmış olur. Atrial yüzde endokardium daha kalındır ve elastik fibrillerden zengindir. Ayrıca atrial yüzdeki bağ dokusu içinde az sayıda düz kas hücreleri de yer alır. Normalde düz kasların bulunduğu yerden ötede kan kapillerleri görülmez. Kapaklar ventikülün m. Papillarislerine (sağda 3, solda 2 adet) korda tendinea denen fibröz kordonlarla bağlıdır, korda tendinealar ventriküler kontraksiyon yaptığı zaman kapakların tersine dönmesini önler. Semiluner kapaklar (aorta ve a. pulmonalis): mikroskobik yapıları A-V kapaklara benzer, ancak daha incedirler. Düz kas, kan ve lenf kapillerleri bulunmaz. Kronik iltihaplarda (endokarditis) kapaklarda bol kapiller damar görülür.

Kalbin İmpuls İletici Sistemi: Kalpte, kontraktil kas hücrelerinden başka kalp vurumu için stimulus oluşturan ve bu stimulusu miyokardın değişik bölümlerine ileten ve böylece atrium ve ventrikülün birbirlerini izleyen kontraksiyonlarını düzenleyen modifiye kalp kası hücrelerinden oluşan özel bir sistem yer alır. Bu sistemde; sino-atrial düğüm (keith flack-sinüs), atrio-ventriküler düğüm (aschoff tawara düğümü), atrio-ventriküler hüzme (his hüzmesi) bulunur. Çapları yukardan aşağı doğru gittikçe artar.

Sino-Atrial Düğüm (Keith Flack): Epikardium altında v.cava superior’un sağ atriuma açılış yerine yakın (sulcus terminalisin üst bölümünde) yerleşik at nalı biçiminde dar bir yapıdır. Silindirik biçimli özel hücreleri kalp kası hücrelerinden küçüktür. Aralarında yoğun bağ dokusu bulunur. Hücreler ağ yapısı oluşturur. Düğüm hücrelerini kollajen fibrilden ayırmak için enine çizgilenme aranmalıdır. Hücreler atrium kalp kası hücreleri ile devam eder.

Atrio-Ventriküler Düğüm: Sinoatrial düğümden daha küçüktür. Sağ atriumun median duvarında subendokardium tabakasında bulunur. Gelişi güzel yerleşik, dallanmalar yapan, kalp kası hücrelerinden daha az sayıda myofibril taşıyan ve çapı daha küçük olan nodal fibrillerden oluşur (nodal fibriller sinoatrial düğüm fibrillerinden daha enli ve daha silindirik biçimlidir). Atrio-ventriküler fibröz halkaya yakın bölümde nodal fibriller AV hüzmenin purkinje fibrilleriyle devam ederler, yukarı bölümünde atriumun kontraktil kalp kası hücreleri ile bağlantılıdır.

A-V Hüzme (His Hüzmesi): Sağ atriumdan ventriküllere doğru ilerleyen His hüzmesi büyük memelilerde anotomik diseksiyonda kolayca fark edilir. Çünkü purkinje fibrilleri bağ dokusu kılıf ile çevrelenmiştir. Kılıf arasına boyalı madde enjekte edilirse izlenme çok rahat gerçekleşir. İnsanda bu kılıf çok incedir, enjeksiyon sırasında yırtılır. İnsanda yolunu çizebilmek için seri kesitlere ihtiyaç vardır. A-V hüzme dalları purkinje fibrilleri olarak bilinen modifiye kas fibrilleridir.

Purkinje Fibrillerinin Kalp Kasından Farklılıkları: Myofibriller daha az sayıdadır. Genellikle myofibriller yalnızca hücrenin periferik sitoplazmasında bulunurlar. Sarkoplazmaca daha zengin, organel bakımından daha fakirdir. Nukleus daha yuvarlak, çapı çoğunlukla daha büyük, sıklıkla ikili üçlü gruplar yapar. Transverse tubul sistemi yoktur. Asetil kolin esteraz pozitif reaksiyon verir. Glikojen daha çoktur. Purkinje hücreleri arasında gap junctionlar bulunmaktadır. İmpulsun hücreden hücreye geçiş yoludur. Fibriller arasında kapiller bulunmaz. İletim hızı fazladır (özellikle büyük çaplı purkinje fibrillerinde).

Kalp kası sinir impulslarına bağlı olmaksızın otostimulasyonlarla kontraksiyon yapar. Doku kültürlerinde izole kalp kası hücrelerinde kontraksiyon görülmesi bu bilgiyi kanıtlamaktadır. Kalpte kas hücreleri birbirleriyle sıkıca bağlanmakta olduğundan bilgi interkalar disklerdeki gap junctionların varlığı ile iletilmektedir. Sino-atrial düğüm hücreleri hızlı ritimdedir, bu bölgede üretilen impulslar hızla kalbin diğer bölümlerine gönderilir. Bu nedenle sino-atrial düğüm kalbin pace-maker’idir (hareketi başlatır, hızı tayin eder). Eğer impuls iletici sistem kusurlu ise kalp fonksiyonuna farklı bir ritimde devam edebilir. Otonomik sistemin hem parasempatik (yavaşlatan) hem de sempatik fibrilleri (hızlandıran) kalbi innerve eder, kalbin bazalinde geniş bir sinir pleksusu oluşturur. Sino-atrial ve A-V düğümlere yakın bölgelerde gangliyonik sinir hücreleri ve sinir fibirlleri bulunur (düğüm içinde yer almazlar). Kalp normalde sinirsel ya da diğer dış uyaranlarla uyarılmadan ritmik kontraksiyon yapmaktadır, ancak otonomik sistemle hızı değişebilir. Sempatik sinirlerin uyarılması pacemaker’in ritmini hızlandırır, parasempaitk uyarılma kalbi yavaşlatır.

Kromaffin Hücreler: Aorta ile A. pulmonalis arasında, sulkus koronaryusun bağ dokusunda başlıca koroner arter boyunca az sayıda küçük kromaffin hücre adaları bulunur. Bunlar surrenal medulladaki hücrelere benzerler. Sinir ve ganglionlarla ilişkileri vardır. Yeni doğanda erginden daha fazla gelişmiştir.

Kalbin Tanıtıcı Özellikleri: Özellikleri belirgin kalp kası hücrelerinin yoğun olarak bulunduğu myokardium kolayca tanınır. Epikardium ile endokardium ayrımında; epikartta yağ hücrelerinin çok bulunur, endokardiumda düz kas ve yağ hücrelerinin bulunmaz. Purkinje hücreleri; çapları ve glikojeni daha çok taşımaları (bu nedenle daha açık renkte boyanır) ve myofibril miktarı tanıda önemlidir.

—————————————————————————————————–

Karaciğer Ve Safra Kesesi

Karaciğer:

Sindirim sisteminin en büyük bezidir. Birbirinden tamamen ayrılmayan sağ, sol, caudate ve quadrate olmak üzere 4 lobdan meydana gelir. İki yüzü vardır; facias diafragmatica ve facias visceralis. Diafragmatik yüzü dıştan (çıplak yüz, bare area), mezotel hücreleri ile kaplıdır. Bu epitelyal örtü alttan ince bir bağ dokusu kapsül (glisson kapsülü) ile desteklenmiştir. Karaciğer ekzokrin ve endokrin bir bezdir. Vena porta, karaciğer’in fonksiyonel kan damarıdır.

Histolojik Yapı: Karaciğerin diyaframla ve abdomen duvarıyla temas eden kısımları peritonla örtülmüştür. Peritonun altında, elastik fibrillerden zengin bağ dokusu bir kapsül bulunur. Bu kapsüle glisson kapsülü ya da karaciğer kapsülü denir. Lobüllerin birbirleriyle birleştiği bölümlerdeki üçgen şekilli bağ dokusu alanlara glisson üçgeni, portal aralık yada kiernan aralığı denir. Bu aralıkta arter, ven ve safra duktusu bulunur (portal triad).

Karaciğer Lobülleri: Klasik karaciğer lobülü: silindirik ya da prizmatik lobüllerin çoğunun apeksi hilusa yöneliktir. Lobüllerin sayısı yaklaşık 1 milyon. Altıgen şekilli. Her köşesinde Glisson üçgeni, ortasında v. sentralis, v. sentralis çevresinde hepatositler yer alır. Lobülün periferinin son sırasındaki hepatositler ile BD elemanları arasındaki dar mesafeye Mall aralığı denir. Tek bir hücre kalınlığındaki karaciğer hücre kordonlarına Remark kordonları denir. V. sentralis çevresinde yer alan karaciğer hücrelerinin oluşturduğu bu yapı birimine klasik karaciğer lobülü denir. Portal lobül: safra salgılanışı dikkate alınmıştır. Portal aralıktaki bir safra duktusuna safra veren komşu karaciğer hücreleri portal lobül olarak tanımlanır. Üç klasik karaciğer lobülünün v. sentralislerinin birleştirilmesiyle portal lobülün sınırları belirlenir. Asinus: iki v. sentralis ve iki portal aralık arasında kalan baklava yada oval şekilli alandır. İki komşu klasik karaciğer lobülü içinde aynı interlobüler venden kanlanan hücre gruplarından oluşur. Lobüller arasında ilerleyen interlobüler ven komşu iki lobüle dağılmaktadır.

Karaciğer Parenkim Hücresi – Hepatosit: Altıgen şekillidir, iki tip yüzü bulunur. Perisinusoidal aralığa bakan yüz: uzun mikrovilluslar bulunur. Bağ dokusu fibrillerinin bulunduğu yerlerde mikrovilluslar yoktur. Safra kanalikülü oluşturan yüz: komşu KCH membranlarının kıvrılmasıyla oluşmuş tubüler bir aralıktır. Mikrovilluslar bulunur. Mikrovillusların boyları değişir.

Hepatositlerin safra kanalikülü oluşturan yüzlerinde bulunan zonula okludens ve gap-junction şeklindeki bağlantılar hücrelerin birbirine sıkıca tutunmalarını sağlar.

Karaciğer Hücresi: Çekirdek büyük, yuvarlak ve ortada. İki çekirdekli hücrelere de rastlanır. Sitoplazma mitokondri ve GER bulunması nedeniyle eosinofilik. AGER çeşitli maddelerin inaktive ya da detoksifiye olduğu yerlerdir. Golgi kompleksi çok sayıda, safra kanalikülüne yakın. Lizozom, safra kanalikülüne yakın ve bol. Peroksizom, oksidatif enzimleri içerir. Mitokondri, her hücrede yaklaşık 1000-2000 tane bulunur. Glikojen, beslenme durumuna göre farklı miktarlarda yer alır. Lipit, osmium tetroksit ve sudan siyahı ile gösterilebilir.

Lobül İçi Zonlanma: Kanlanmasındaki özellik dikkate alındığında, fonksiyonel olarak hepatositleri üç zona (bölgeye) ayırmak mümkündür. Periferik zon: glikojen, O2, ve diğer maddelerden zengin. Glikojen bu hücrelerde depolanır. Kandaki zararlı maddelerden de ilk etkilenen hücreler bu zondaki hücrelerdir. Santral zon: v. sentralis çevresinde dinlenme evresindeki hücrelerdir. Karaciğerde patolojik ve fizyolojik yağ birikimi buradaki hücrelerde başlar. Ara zon: periferik ve santral zon arasındaki zondur. Bu fonksiyonel farklılığa bağlı olarak, GER ve mitokondri gibi organellerin sayısı değişik zonlarda farklılık gösterir.

Sinusoidler: Portal aralıktaki v. portanın ve a. hepatikanın dalları kanlarını sinusoidlere boşaltırlar. Sinusoid içinde hem arter, hem de ven kanı bulunmaktadır. Sinusoid damarlar v. sentralise açılırlar. Kapillerlerden daha büyük çaplıdır, lümenleri çaplarını değiştirirler. Lümenlerini döşeyen endotel hücrelerinin sınırları gümüşleme ile gösterilemez. Duvarında Kupffer hücreleri bulunur. KCH ile sinusoid duvarı arasında disse aralığı yada perisinusoidal aralık denen bir aralık bulunur. Disse aralığı: perisinusoidal aralık veya subendotelyal aralık da denir. Elektron mikroskobunda (EM) KCH ile endotel arasında görülen aralıktır. Bu aralıkta retiküler ve nadiren kollajen fibriller bulunur, fakat gerçek ara madde bulunmaz. Kan plazması bu aralıkta rahatça hareket eder. Sinusoid duvarında bulunan hücreler: Endotel hücreleri: aralıklı olarak yerleşmişlerdir. Sinusoid duvarı pencereli tiptedir. Çekirdeği yassı, koyu boyalıdır. Sitoplazması az, organeller azdır. Endotel altında yer alan bazal membran da yer yer kesintilidir. Kupffer hücreleri: mononükleer fagositik sisteme ait makrofajlardır. Endotelden daha büyük. Çekirdeği oval, büyük, soluk boyalı. Çekirdekçik belirgin. Düzensiz sitoplazmik uzantıları, bunlara yıldız görünümünü kazandırır. Sitoplazmik uzantıları, endotel hücreleri arasındaki pencerelere doğru uzanır. Sitoplazmalarında bol lizozom ve eritrosit parçalanmasından açığa çıkan demir ve pigment bulunur. Peroksidaz reaksiyonu pozitiftir. Organel yönünden zengindirler. İntermediet hücre: indifferent endotele benzerler. Pit hücreleri: kısa uzantılı, sit.da granül içeren hücrelerdir. Diğer organlardaki doğal öldürücü hücrelerin karşılığıdır. Pek çok tümör hücresine karşı doğal sitotoksik güce sahiptir (yüzey reseptörleri ile). Karaciğerde kalma süreleri yaklaşık 2 haftadır. Perisinusoidal hücre: yağ depolayan hücre (ito) ya da liposit; sinüsoid duvarında az sayıda bulunur. Mezenşimal kaynaklıdırlar. Yüksek oranda A ve D vitamini depolayabilmektedir. Aktin, miyozin ve ara filamanlar içermektedir. Sinüsoid duvarının çapını ayarlarlar, vasküler rezistansı düzenlerler. Portal hipertansiyon ile ilişkilidirler. Miyofibroblastlara dönüşebilirler. Fibrozis gelişiminde en önemli faktörlerdir. Kollajen ve proteoglikan sentezleyebilirler. Özellikle karaciğerin toksik maddeler nedeniyle dejenere olmasından sonra, bu hücreden salgılanan çeşitli büyüme faktörleri ve matriks proteinleri sayesinde organın reorganizasyonunda rol oynadığına dair kanıtlar vardır.

Safra Kanalikülleri: İki KCH arasında yer alan küçük kanalcıklardır. Her safra kanalikülü, KCH kalınlığının yarısı kadar uzaklıktadır. EM’da, hepatositin kanalikül lümenine birçok mikrovillus gönderdiği görülür. İki KCH arasındaki zonula okludens, adherens ve gap junction şeklinde sıkı bağlantının bulunuşu, safra kanalikülü lümeni ile intersellüler aralığın bağlantısını keser. Safra akımı lobülün merkezinden periferine doğrudur, yani kan akımı ile ters yöndedir. Safra kanaliküllerinin duvarını oluşturan karaciğer hücreleri, lobülün periferinde, kübik hücrelere dönüşerek Hering kanallarını oluşturur. Hering kanalları portal aralıktaki safra duktuslarına açılır.

Safra Kanalları: Kübik ya da silindirik epitel ile döşeli. Epitel dışında belirgin bağ dokusu kılıfı vardır. Dallanan tubüler yapılardır. Dallandıkları için birden fazla sayıda görülürler.

Portal Aralık: Diğer adları; glisson üçgeni, kiernan aralığı, interlobüler aralık. Üç karaciğer lobülünün birleştiği yerdeki genişlemiş bağ dokusu alanlardır. V. portanın dalı, A. hepatikanın dalı, ve safra duktusu (portal triad). Lenfatik damarlar (endotelle döşeli) ve sinirler de yer alır. En büyük safra duktuslarındaki epitel silindiriktir.

Karaciğerde Rejenerasyon: Karaciğerde rejenerasyon özelliği oldukça fazladır. Rejenerasyon sağlam hepatositlerin mitozu ve büyümeleri ile sağlanır. Ayrıca, interlobüler safra duktuslarının tomurcuklanıp farklanmasıyla karaciğer rejenerasyonu birtakım mitojenik ve büyüme faktörlerinin stimüle edici etkisi ile gerçekleşir. Bunlardan bazıları HGF, TNF-alfa, interlökin -6, EGF, norepinefrin ve insülindir. Karbontetraklörür gibi toksik maddeler lobüllerin santral zonlarında hücre harabiyetine sebep olur. Nekrotik hepatositler otolizle yok edilirken, lobülün periferik zonundaki hücrelerin mitozu ile rejenerasyon başlar. 5-6 gün içinde hücresel hasar onarılır. Ayrıca büyük ve küçük safra duktus epitellerinde aşırı mitoz dikkati çeker. Bu duktuslar hasarlanmış periferik zondan içeriye doğru uzanarak sağlam bölgedeki safra kanalikülleri ile bağlantı kurar. Böylece periferik hücrelerin harabiyetleri ile kesintiye uğramış safra akımı kendine yeni bir yol bulur. Yeniden restore edilen karaciğerde parankimal hücreler normalden büyük, binükleer (iki çekirdekli). Sürekli yada tekrarlanan karaciğer hasarlarında, siroz ortaya çıkar.

Ekstrahepatik Safra Duktusları: Safra akışı, safra kanalikülleri, safra kanalcıkları ve safra kanalları yoluyla olur. Bu yapılar duktus hepatikus’u oluşturur. Duktus hepatikus safra kesesinden çıkan duktus sistikusla birleştikten sonra duktus koledokus olarak duodenuma devam eder.

Duktusların duvar yapısı 3 tabakadan oluşur; mukoza, muskülaris eksterna, adventisya-seroza.

Mukoza: Epitel; hepsinde silindirik, mukus salgılayan sitoplazması soluk boyanan, mitokondriden zengin. Lamina propria; incedir, bol elastik fibril ve lenfosit bulunur. Lenfositlerin çoğu epitelden geçerek lümene girer. Mukus salgılayan küçük bezler bulunur.

Muskülaris Eksterna: Kesintisiz bir tabaka şeklinde değildir. Duktus hepatikusta sirküler, Duktus sistikus ve koledokusta uzunlamasına yer alır. Duktus koledokusun başlangıç kısmında tek tek bulunan düz kas fibrillerinin sayısı artarak duodenum yakınında kalınlaşır. Buna bağlı olarak değişik sfinkterler ortaya çıkar. Boyden sfinkteri (sfinkter koledokus); duktus koledokusun son bölümündeki sirküler kaslardan oluşur. Oddi sfinkteri; ampullanın duodenumla birleştiği kısmın biraz üzerinde bulunur. Duktus pankreatikus ve koledokusu beraberce kuşatan sirküler seyirli kaslardan oluşur.

Adventisya – Seroza: Periton ile örtülüdür.

Safra Kesesi:

Fundus; kesenin kapalı olan uç bölümüdür. Korpus; fundustan sonraki büyük bölümdür. Boyun; daralmış olan ve duktus sistikusla devam eden bölümdür.

Duvarı 3 tabakadan oluşur.

Mukoza: Boş safra kesesinde mukoza kıvrımları belirgin. Boyun bölümündeki mukoza kıvrımına Heister’in spiral valvi denir. Epitel hücreleri yüksek silindiriktir. Çekirdeği bazalde, ovaldir. Mitokondriden zengin. Müsin içermesi nedeniyle eozin ile soluk boyanır. EMda apikal mikrovillusların bulunduğu görülür. Lamina propria geniş damar pleksusu, az miktarda düz kas, nadiren soliter lenf nodülleri bulunan bağ dokusudur. Bez yalnızca boyun bölümünde bulunur. Kese duvarı zayıfsa, organ uzun süre gerilmişse, mukozadan musküler tabakaya doğru uzanan Aschoff-Rokitansky Sinusları denen ceplenmeler oluşur.

Muskülaris Eksterna: Her yönde düzensiz kalınlıkta düz kas fibrilleri ince bir ağ yapısı oluşturur. Kaslar arasındaki bağ dokusunda elastik fibriller çoğunluktadır. Kas dokusu dışında damardan zengindir. Kalın gevşek bağ dokusu bulunur. Burada lümenle ilişkisiz, bazı duktuslara rastlanabilir. Bunlara Luşka denir.

Adventisya – Seroza: Dış tabakayı oluşturan sıkı bağ dokusu fibrilleri bazı yerlerde Glisson kapsülü içine girer. Adventisya dıştan periton ile sarılmıştır.

Safra Kesesinin Tanıtıcı Özellikleri: Muskülaris mukoza bulunmaz. Boyun bölümü dışında lamina propriada bez yoktur. Epitelde düzensiz kıvrımlar bulunur, epitel silindirik şekillidir, soluk boyanır. Muskülaris eksterna belirgin iki tabaka şeklinde değildir.

Karaciğer Ve Safra Yollarının Gelişimi:

Karaciğer (KC), safra kesesi ve safra yolları 4. haftada ön bağırsağın kaudal kısmından ventral bir çıkıntı veya tomurcuk şeklinde oluşur. Bu KC tomurcuğu veya hepatik divertikül septum transversum içine doğru uzanır. Septum transversum perikardiyal bölge ile orta bağırsak arasındaki splanknik mezoderm kitlesidir. Septum transversum diaframın bir kısmını ve bu bölgede ventral mezenteri oluşturur. Hepatik divertikül hızla genişler ve ventral mezenter tabakaları arasında gelişirken iki kısma ayrılır. Divertikülün geniş kranial kısmı KC taslağını oluşturur. Çoğalan endodermal hücreler ağ şeklindeki KC hücre kordonlarını ve safra kanalının intrahepatik kısmının epitel örtüsünü oluşturur. KC hücre kordonları, sinusoidlerin taslağı olan epitel ile döşeli bölgeler etrafında anastomozlaşırlar. KC’in fibröz ve hemopoietik dokusu ile Kupffer hücreleri septum transversumdaki mezenşimden gelişir. KC 5. haftadan 10. haftaya kadar olan sürede büyüyerek abdominal kavitenin büyük bir kısmını doldurur. KC’in gelişimini ve fonksiyonel segmentasyonunu umblikal venden KC’e akan oksijenlenmiş kanın miktarı belirlemektedir. Başlangıçta, sağ ve sol loblar yaklaşık aynı büyüklüktedir, fakat sağ lob kısa zamanda daha büyük bir hacme ulaşır.

Hemopoiesis 6. hafta içinde başlar ve KC’e parlak kırmızı bir görünüm kazandırır. Dokuzuncu haftada, KC fetüsün toplam ağırlığının yaklaşık %10’unu oluşturur. Organın ağırlığındaki bu fazlalık sinusoid sayısının artmasından ve KC’in hemopoietik işlevinden kaynaklanmaktadır. KC hücreleri safra oluşturmaya 12. haftada başlar. KC divertikülünün küçük kaudal kısmı safra kesesini oluşturmak için genişler, sapı ise sistik kanalı oluşturur. Başlangıçta ekstra hepatik safra kanalı endodermal hücrelerce kapatılmıştır, fakat daha sonra bu hücrelerin dejenerasyonu ve vakuol oluşması sonucu tekrar kanal haline gelir. Hepatik ve sistik kanalları duodenuma bağlayan sap kısmı safra kanalı halini alır. Başlangıçta bu kanal duodenal halkanın ventral yüzüne bağlanır, fakat duodenumun gelişip dönmesi ile safra kanalının giriş kısmı duodenumun dorsal yüzüne taşınır. Safra kesesi KC tarafından salgılanan safrayı yoğunlaştırır. 13. haftadan sonra safra kanalı aracılığı ile duodenuma gelen safra intestinal içeriğe (mekonium) koyu yeşil bir renk verir. KC’in visseral peritonu ince iki tabakalı bir membran olan ventral mezenter tarafından oluşturulur.

Karaciğer Anomalileri: KC lobüllenmesinde küçük farklılıklara sıklıkla rastlanır, fakat klinik olarak önemli değillerdir. KC’in doğuştan anomalisi ender olarak görülür. KC kanalı, safra kanalı ve sistik kanal anomalileri ise sık olarak görülür ve önemlidir. Aksesuar KC kanalları denen kanallar KC’in sağ lobundan safra kesesinin esas kısmının anterior yüzeyine uzanan dar kanallardır. Bazı durumlarda, sistik kanal bilinen KC kanalı yerine aksesuar KC kanalı içine açılır. Ekstrahepatik Safra Atrezisi ekstrahepatik safra sisteminin en önemli bozukluğudur ve 10.000-15.000 doğumdan ancak birinde görülür. En sık rastlananı porta hepatis süperior ya da kanallardaki tıkanmadır. Safra kanallarının kanal haline gelememesi ve çoğunlukla kanal gelişiminin içi tıkalı evrede kalmasından kaynaklanır. Ayrıca geç fötal gelişme sırasındaki KC enfeksiyonundan da kaynaklanabilir. Sarılık hastalığı doğumdan kısa süre sonra gelişebilir. Safra atrezisi ameliyatla düzeltilmediğinde yada KC transplantı yapılmadığında çocuk ölebilir.

Reklamlar