Notlar 2

Hekim Sorumluluğu

Hekimlik faaliyetleri, insan hayatı için büyük önem taşımaktadır. Tıbbın insanı iyileştirebilecek olanaklarına rağmen, bazı durumlarda imkansız sonuçlar da olmaktadır. Aslında hekimlik ile insan hayatını birbirinden ayıramayız. Bu durum, hukuk ilminin tıp ile iç içe olmasını gerektirmektedir. Tıp devamlı gelişmekte olan bir bilimler topluluğudur. Bu bakımdan günümüzde hastalar tıbbın bütün yeniliklerinden yararlanma haklarının bulunduğunu ileri sürmektedirler. Böylece hukuki açıdan yeni haklar oluşmaktadır. Bu arada hastalar da bilimselliği olan bir hekimin karşısında sıradan bir kişi durumuna da düşebilir. Günümüzde bilimsel, çağdaş hekim, gelişmiş teknolojik aletler ve cihazlardan yararlanan bir kişidir ve bu durum hastadan duygusal anlamda uzaklaşmaya neden olarak hastaya karşı ilgisizliğe yol açabilir.

Ayrıca yeni tedavi yöntemlerini hastasına uygulamak isteyen hekim büyük engellerle karşılaşabilir. Tıp, bugün oldukça ileri bir düzeye ulaşmasına rağmen, hala hastalığın tanısını ve tedavisini açıklamada başarısız kalınan zamanlar olabilmektedir. Özetle bu kadar büyük bir teknolojik ve bilimsel gelişim yanında, hala açıklanamayan durumlar da vardır. Hekim, tıbbın uygulayıcısıdır. Hastalıkların tanısını koyar, çeşitli tedavi metodları uygular ve gerekirse cerrahi uygulamalar yapar. Hekim, tıbbi tedavilerde rutin veya rutin dışı metodları uygulayabilir, bazen de deneysel çalışmalar yapabilir. Bu faaliyetlerde hekim görüntüleme metotlarından, laboratuar tetkiklerinden, biyolojik ve biyokimyasal verilerden ve ilaçlardan faydalanmaktadır. Hekim, çalışmalarında tıp biliminin kurallarını uygulamalıdır.

Hekim sorumluluğu aslında bir hukuk konusudur. O nedenle de her şeyden önce de hukukçuları ilgilendirir, fakat onlar için, okutulan ve öğretilen bir konudur. Hekimler için ise yaşanılan bir konudur. Hukuk ilmi, hekimin bütün uygulamalarını yasalara göre değerlendirir. Hekimin hastasına müdahalede bulunup bulunamayacağı, bunun hangi sınırlar içinde yapılacağı, hastanın rızasının alınması, tıbbi müdahalenin olumsuz sonuçlanması durumunda hekimin sorumlu olup olmaması gibi konular hukuk bilimini ilgilendiren ve bizim de bilmemiz gereken sorunlardır. Görüldüğü gibi hekim sorumluluğu kavramı bir hukuk konusudur ve hukukçuların yakından ilgilendikleri bir alandır.

Hekim Sorumluluğunun Tanımı Ve Özellikleri: Hekim sorumluluğunu tanımlayabilmek için önce sorumluluk kavramını açıklamak gerekir. Sorumluluk; kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir. Suç ise sorumlu bir kişi tarafından olumlu veya olumsuz bir hareketle meydana getirilen, kanunlardaki tarife uygun ve hukuka aykırı olan bir fiildir. Suç işleyen bir kişinin kanunlar karşısındaki durumu sorumluluk kavramı ile açıklanır. Hekim Sorumluluğu; hekimin hekimlik pratiği sırasında bilerek veya dikkatsizlikle ve ihmal yoluyla verdiği zararlardan, hekimlik kurallarına uymamaktan, tam ve tedavide son ve bilimsel metotları uygulamamaktan mesleğindeki acemiliğinden dolayı hekimin sorumlu tutulmasıdır. Hekim sorumluluğunda tıbbi fiil, yani hekimin davranışı söz konusudur. Tıbbi fiil, tıbbi müdahale olup, bu müdahalenin hastanın yararına olan bir muayene ve tedaviden ibaret olması gerekmektedir. Tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğu, kişinin sağlık ve yaşama hakkına dayanır. Kişinin sağlıklı yaşayabilmesinin en önemli koşulu, tıbbi bakım ve tedavinin olmasıdır.

Bütün tıbbi uygulamaların ve tıp biliminin amacı da kişinin sağlığının korunmasına, hastalığının tedavi edilmesine yöneliktir. Hekimin tıbbi fiili (tıbbi uygulamaları) sonucunda, hekim sorumluluğu konusu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle hekimin tıbbi uygulamalarda sorumluluktan kurtulması için bazı kurallara uyması gerekmektedir; tıbbi fiil (tıbbi uygulamalar) da vicdani sorumluluk bulunmalıdır. Hekimin tıbbi uygulamaları, tıbbi kurallara uygun olmalıdır. Hekim, ehliyetsizlik ve ihmal gibi nedenlerden dolayı tıbbi müdahaleden kaçınmamalıdır. Hekim, cerrahi uygulamalarda zarar ve ziyana neden olmamalıdır. Bazen bu uygulamaların sonunda ölüm de olabilmektedir. Hekimin tıbbi uygulamalarında hastasına karşı kasıtlı bir harekette bulunmamalıdır. Örneğin hospitalize edilmesi gerekmeyen bir hasta, menfaat amacıyla bir akıl hastanesine yatırılırsa kasıtlı bir durum olur. Hekim, hastasına gereksiz uygulamalarda bulunmamalıdır. Hekim, tıbbi uygulama yapmak için hastanın iznini almalıdır. Hasta eğer 18 yaşından küçükse, akıl hastası ise veya hacir altında ise ailenin izni alınır. Hekimin yapacağı uygulamaların kanuna uygun olması gerekir. Hekim zorunlu durumlarda hastasına müdahale edebilir. Tıbbi uygulamaların, hekim ve hastanın davranışlarını düzenleyen sosyal ve ahlaki kurallara ve geleneklere uygun olması gerekir.

Hekim Sorumluluğunun Hukuk Açısından Önemi Ve Çeşitleri: Hekim sorumluluğu, yalnız hekimleri değil, tıp mensubu olan diş hekimi,eczacı, hemşire, ebe, sağlık memuru, sağlık teknisyeni gibi kişileri de ilgilendirir. Bu bakımdan hekim sorumluluğu hukuk açısından üçe ayrılır: l-İdare hukuku yönünden sorumluluğu, 2-Medeni hukuk yönünden sorumluluğu, 3-Ceza hukuku yönünden sorumluluğu.

1-Hekimin İdare Hukuku Yönünden Sorumluluğu: Devletin, dolayısıyla idarenin başlıca görevlerinden biri, yurttaşlarının hayatını korumak, yani kamu sağlığını sağlamaktır. Bu da sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ile olur. Hekimler ve diğer sağlık personeli, idarenin bu amaçla kurduğu hastanelerde, sağlık kurumlarında bu görevi yerine getirirler. Hekim, bu görevleri yerine getirirken kusurlu bir hareket meydana gelmişse sorumluluk söz konusu olur. Sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde meydana gelen zararlı sonuçlardan hem idare, hem de hekim sorumludur. Bu bakımdan bu sorumluluğu hekim ve idare açısından ikiye ayırarak incelemek gerekir.

1.1. İdarenin Sağlık Hizmetlerinden Dolayı Sorumluluğu (Hizmet Kusuru): Bu sorumluluk, hizmet kusuruna dayanır. Hizmet kusuru, idarenin görevi kamu hizmetlerinin gereği gibi tanzimi, ihtiyaçlara uygun olarak yürütülmesi, bu yürütmenin devamlı ve düzenli olması, kamunun bu hizmetlerden gereği gibi adilce yararlanmasını temin etmektir. Bu görevdeki aksamaya hukuk dilinde hizmet kusuru denir. İdarenin sağlık hizmetleri karşısındaki sorumluluğu üçe ayrılır: a-Hastane Hizmetlerinin Kötü Teşkilatlanması: Hastane hizmetlerinin, yani kamu hizmetlerinin, gereksinimlere uygun olarak yürütülmesi gerekir. Bu yürütmenin devamlı ve düzenli olması ve kamunun bu hizmetlerden gereği gibi yararlanmasını sağlamak idarenin görevidir. Sağlık hizmetlerinin kuruluşundan dolayı sorumluluk için belirgin kusur aranır. Örneğin acil olarak hastaneye yatırılan hastanın uzun süre hiç muayene edilmeden bırakılması ve hastanın ölmesi, gibi durumlardan ileri gelen zararlarda idari sorumluluk olur. b-Hastaya Zarar Veren Bakımla İlgili Uygulamalar: Bu tip kusurlar ise ikiye ayrılır; maddi bakım kusuru (örneğin, hastanede bulunması gereken aletler noksan olabilir), tıbbi bakım kusuru (tıbbi personelin hatalı davranışlardan veya bozuk aletlerden doğan zararlar). c-Hastalara Zarar Veren Tıbbi Eylemler: Özellikle tedavi ve cerrahi uygulamalarda meydana gelen zararlar, genelde hizmet kusuru olarak ele alınırlar. Örneğin ameliyat sırasında hasta vücudunda kompres, tampon ve benzeri malzemelerin unutulması

1.2. Sağlık Hizmetlerinde Hekimin Kişisel Sorumluluğu (Kişisel Kusur): Bu sorumluluk, sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde hekimin meydana getirdiği kişisel kusurlara dayanır. Bu konuda bazı örnekler verilebilir. Acil olmayan bir vakada hekimin, hastanın açık rızasını almadan müdahalede bulunması, cerrahın tüm uyarılara rağmen acil bir vakaya zamanında müdahale etmemesi, hastanın kan grubuna bakmadan kan vermek gibi olaylar hekimin kişisel kusurudurlar. Burada hekimin cezai ve hukuki sorumluluğu söz konusudur.

2-Hekimin Medeni Hukuk Yönünden Sorumluluğu: Medeni hukukta sorumluluk suçun değil zararın olağan sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Medeni hukukta, bir kişiye zarar verilmiş ise zararı veren kişi tazminat (ödence) ile cezalandırılır. Yani Medeni Hukuka göre, zarar gören bir kişiye, yani tıp alanında sakat kalan bir hasta veya ailesine karşılıklı anlaşmalar veya mahkeme kararı ile para ödenmesi ile ödence verilmesi sağlanmış olur. Örneğin hekim, zarar gören hastanın hastane ücretini, ameliyathane ve bakım masraflarını ödemeğe mahkûm edilir. Bu tip ödencelerden Borçlar Kanunu’nun 41. maddesi söz eder. Bu maddeye göre: “Bir kimseyi ister bile bile, ister ihmal yoluyla hukuka aykırı olarak zarara uğratan kişi, bu zararı karşılamakla yükümlüdür”. Medeni hukuk açısından bir zararın ortaya çıktığı hekim sorumluluğu; haksız fiil sorumluluğu ve sözleşme sorumluluğu olarak iki temele dayanır. Haksız Fiil Sorumluluğu: Bu sorumluluk, gerek kasden, gerek ihmal sonucu ve gerekse tedbirsizlik ile haksız bir şekilde diğer bir kişiye zarar vermekten oluşur. Ancak Borçlar Kanunu’na göre, haksız fiil nedeni ile bir sorumluluğun olması için bazı durumların bulunması gerekir. Bu durumlar; bir zararın doğması, işlenen fiilin haksız olması, kusur ve ihmalin bulunması, zarar ile bu haksız fiil arasında bir sebep ve sonuç ilişkisinin olması gibi durumlardır. Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 2. maddesi görev konusunu şöyle tanımlar: “Tabibin başta gelen görevi, insan sağlığına ve kişiliğine özel bir saygı göstermektir”. Sözleşme Sorumluluğu: Bu tip sorumluluk, üzerine alınan bir işin kısmen veya tamamen yapılmamasından doğan bir sorumluluktur. Hekim ile hasta arasında 4 tip sözleşme olabilir; iş-hizmet sözleşmesi, eser (yapıt) sözleşmesi, vekalet veya akit sözleşmesi, istisna sözleşmesi.

3-Hekimin Ceza Hukuku Yönünden Sorumluluğu: Hekim, mesleki pratiklerin uygulanması sırasında hastasına sağlık ve can açısından zarar verirse ceza hukuku bakımından da sorumlu olur. Hekimin kasten ve taksirle işlediği fiiller, kusurlu davranışlarını meydana getirir. Suç; yasanın cezalandırılmasını öngördüğü eylemlerdir. Kusur; olması gereken davranışta gösterilen irade eksikliğidir. Kasıt; bir olayı, bir işi, bir eylemi suç olduğunu bile bile ve sonucu isteyerek yapma iradesidir. Burada sonuç tahmin edilmektedir. Taksir; bir kusur çeşidi olup hata ve yanlışlık sonucu oluşur. Bir işi eksik yapma anlamına gelir. Burada eylemcinin hareketi iradi olmayıp sonuç arzu edilmez. Taksir, hukuk açısından üçe ayrılır; ağır taksir (genellikle herkes tarafından tahmin edilen bir sonucu tahmin edememektir), hafif taksir (normal olarak dikkatli ve özenli kişilerin tahmin edebileceği bir sonucu tahmin edememektir), pek hafif taksir (üstün bir özen ile tahmin edilebilecek bir sonucu tahmin edememektir). Böylece hekimin ceza hukuku yönünden sorumluluğunu ikiye ayırmak gerekir. Hekimin Kasıtlı Davranıştan Dolayı Sorumluluğu: burada hekimin tedavi amacı dışında başka bir amaçla hareketi kasıtlı davranıştan sorumluluk meydana getirir. Hekimin Taksirden Dolayı Sorumluluğu: burada mesleki taksir söz konusudur. Mesleki taksir; belirli bir mesleğe sahip olan bir kimsenin mesleğinin veya sanatının kurallarını, dikkatsizlik, tedbirsizlik veya acemilikle ihlal etmesi, mesleğinin uygulanmasında kusurlu hareketlerde bulunması şeklinde açıklanır.

Cerrahi Sorumluluk: Cerrahi sorumluluk, hekim sorumluluğunun bir kısmını oluşturur. Bilindiği gibi cerrahi müdahalelerle ilgili eylemler 4’e ayrılır; cerrahi müdahalenin zorunlu olduğu hakkındaki karar, operasyon hazırlığı, operasyonun uygulanması, operasyondan sonra hastanın bakımı. Hekim, bütün bu evrelerde, bir kusur yaparsa sorumlu olabilir. Bu kusurlar, hastada bazı durumlara neden olur. Bunları şöyle sıralayabiliriz; hastanın ölümüne neden olmak (bu kusur, en önemli kusurdur), hastada anatomik ve fizyolojik kusurlara neden olmak, hastada estetik kusurlara neden olmak. Sorumluluk oluşturan bu durumların olmaması için dikkat edilecek bazı kurallar vardır: Cerrahi operasyonlar, özellikle genel anestezi ile yapılanlar, o dalda uzman operatörler tarafından uygulanmalıdır. 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 23. maddesi bundan söz eder. Cerrahi uygulamalardan önce hasta veya yakınlarından izin almalıdır. 1219 sayılı kanunun 70. maddesi bu konuyu işler.

————————————————————————————————————————

Mezopotamya Tıbbı

Avcı-toplayıcı dönemden sonra insan topluluklarının yerleşik yaşama geçmesiyle dünyanın çeşitli bölgelerinde çeşitli uygarlıklar ortaya çıkmıştır. Bu topluluklar arasında tıbbi bilgi ve beceri zaman içerisinde kendini göstermeye başlamış ve belli bir gelişim süreci içerisine girmiştir. MÖ. 4000 yıllarından itibaren Mezopotamya halkı arasında az ya da çok belli bir tıp anlayışının yerleşmesinin ilk adımlan atılmıştır. Diğer yandan MÖ. 2000 yıllarından sonra Mısır ve yaklaşık aynı dönemde Girit uygarlığında tıbbi gelişmelerin izleri görülmüştür. Tıptaki benzer ilerlemeler İsrail halkında MÖ. 1500’lerde gerçekleşirken, eski Yunan tıbbına ait izleri ise Homeros bilgilerine göre MÖ. yaklaşık birinci bin yıl civarında görülmektedir. Anadolu ve Güney Amerika’ya ait uygarlıklarda da tıbbi bulgular ile karşılaşılmaktadır. Bu uygarlıkların en eskilerinden biri bilindiği gibi Mezopotamya’da kurulan uygarlıklardır. Mezopotamya’da kurulanlardan en eskisi ve daha sonrakilere temel oluşturan ise Sümer uygarlığıdır.

Sümerlere ait bilgilerimizin hemen hemen tamamı onlar tarafından kil tabletler üzerine yazılmış çivi yazısının okunması ile öğrenilmektedir. Bu yazının ortaya çıkış tarihi MÖ. yaklaşık 3 bin civarıdır. Sümerlerin ortadan kalkışı ise MÖ. yaklaşık 1750 yıllarıdır. Bu tarihte Kral Hammurabi Sümer devletine son verir, bundan sonra Sümer toprakları üzerinde Sümer uygarlığı temelinde kurulmuş bir Sami devleti olan Babil Krallığı’nın tarihi başlar. Mezopotamya’daki Sümer ve ardından gelen Babil ve Asur uygarlıklarını genel karakterleri açısından bir arada değerlendirmek mümkündür. Genel kültür, inanış ve değerler birbirine oldukça benzemektedir. Bu nedenle aralarında bazı farklılıklar bulunsa da Mezopotamya uygarlıklarını bir arada incelemek uygun bir yöntemdir.

Mezopotamya Kültürü: Bugünkü Irak topraklarında Fırat ve Dicle nehirleri arasında, bu nehirlerin güneyine denk gelen bölgede uygarlık tarihinde ilk olarak ortaya çıkan topluluk bilindiği gibi Sümerlerdir. Aşağı Mezopotamya da denen bu bölgede Sümerliler kendilerinden sonra gelenleri de etkileyen bir uygarlık kurmuşlardır. Sümerlilerin ortaya çıkması MÖ. 4 binli yıllara kadar uzanır. MÖ. 3 binli yıllar civarında yazının Sümerliler tarafından bulunması sonucu geliştirilen yazılı tabletler bize bu uygarlık hakkında önemli bilgiler vermektedir.

Çok çeşitli konuların yer aldığı çivi yazısı tabletlerinde Sümerlerin yaratılış ve evren ile ilgili görüşlerini öğreniyoruz. Kuşkusuz bu görüşlerin hepsi de dinsel bir dünya anlayışının ürünleridir. Var olduklarına inandıkları yaklaşık dört bin tanrı, evrenin olduğu gibi Sümerlilerin de yaşamlarını belirlemektedir. Daha sonra Babil ve Asurlular Sümerlerin gelenek ve yasalarının mirasçısı olmuşlardır. MÖ. 2000 yıllarına doğru Mezopotamya’da Fırat ve Dicle nehri arasındaki bölgeler, Sümerler döneminde Akdeniz uygarlığının merkezi haline gelmişlerdir, Sümer dinsel inanışına göre evrenin yaratılmasında yer alan ilahi güç bir “söz”ün yaratıcı gücünde idi. Buna göre yaratıcı ilahın yapması gereken şey bir plan yapmak, sözcüğü söylemek ve ismini koymaktı. Bu şekilde tüm evrensel yapı oluşmuştu. Evrensel yapı bu şekilde yaratıldıktan sonra çatışma ve kargaşa olmadan sürekli ve uyum halinde varlığını sürdürmekteydi. Sümerler bu düzen ve dengeyi sağlayan gücü Sümerce’de “me” olarak adlandırıyorlardı.

Bu kavram söz konusu evrensel varlığının uyum ve denge içinde sonsuza kadar işlemesini sağlayan kurallar ve düzenlemeler dizisidir. Sümerler, tanrılar karşısında kendilerini onlara bağımlı olarak görmüşlerdir. Evrenin problemsiz ve etkin işlemesi için tanrıların hazırladığı “me” listesinde yalnızca “doğruluk”, barış”, “iyilik”, “adalet” gibi değer kuralları yer almaz “yalan”, “didişme”, “ağıt”, ”korku” gibi kurallar da bulunurdu. Bir Sümerli için kötü olaylar ve tanrıların haksızlıkları karşısında yapacağı herhangi bir şey yoktu. Yapabileceği tek şey yalvarmak, yakarmak, gözyaşı dökmek, günahları ve hataları için ağlayıp, itiraf etmektir. Bireysel adanmışlık ve kişisel önemsizlik bu bağlamda önemli olmakla birlikte Sümerlilerde dinde egemen rolü ayinler ve törenler oynuyordu. İnsanoğlu, tanrılara hizmet etmekten başka bir amaçla yaratılmamıştır. Öyleyse, yerine getirmeleri gereken ödevlerle onları hoşnut ve tatmin etmek gereklidir. Tanrılara hizmet en mükemmel biçimde yapılmalıdır. Örneğin, dönemin bir şehri tufandan nasıl kurtulabilmiştir? Çünkü tanrılarına ibadetlerini alçak gönüllülük ve büyük bir dindarlıkla yapmışlardır.

Mezopotamya’da Tıp: Mezopotamya’da tıp, din adamları tarafından gerçekleştirilen büyüsel tıp anlayışı şeklindedir. Sümerlerde astronomik ilgi başlıca çalışma alanlarındandır. Gökyüzünün, yıldızların, güneşin, ayın gözlemlenmesi ile elde edilen bilgiler tıbbi ilkeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Yıldızların hareketi ile mevsimlerin hareketi ve bunlarla bazı hastalıkların ilişkisi ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Fizyolojik olgularla gökyüzü hareketleri arasında böyle bir ilişkinin var sayılması insan bedeni üzerindeki dönemlerin, mevsimlerin ve yıldızların etkisinin önemine katkıda bulunmaktadır. Sümerlerin tıp anlayışının bu şekilde gelişmeye başlaması, yaşam tarzları ve uğraşıları ile yakın ilintilidir. Çünkü halk tarımla uğraşıp, nehir kıyılarında yaşamakta; nehirler dönem dönem taşarak çevrelerindeki toprakları sulamaktadır. Sulanan araziler bir süre sonra verimli ürün alanları haline gelmektedir. Bu doğa hareketi orada yaşayanlar tarafından güneşe büyük bir önem atfedilmesine neden olmaktadır. Bu nedenle güneş topraktaki üremenin ve her türlü yaşam olayının tek kaynağı olarak görülmektedir.

Su da üremenin kaynağı olarak dini ve tıbbi anlayışta önemli bir yere sahiptir. Ancak, su üretken ve yararlı olabilirken bazen taşma, sel baskınları ile tehdit edici ve yıkıcı da olabiliyordu. Makrokosmoz (evren) ile mikrokosmoz (insan) arasında ilişki kurmaya çalışmaları insanların doğayı gözlemleyerek yaşam olgusu hakkında sonuçlar çıkarmalarına neden olmuştur. Önemli olaylarla, doğa hareketleri arasında gözlemlerle bazı sonuçlara varılmıştır. Su toprağa hayat veriyor ve yeryüzünde canlı organizmalar ortaya çıkıyordu. Böylece doğa hayatı ile bitki, hayvan ve insan hayatı arasında ilişkiler kuruluyor; doğanın yenilenmesi ile kişilerin de benzer şekilde yeniden canlanması gibi görüşlere inanılıyordu. Bütün bu doğa görüşlerinin insan sağlığı açısından önemi: insan hayatına ait tüm olguların doğadakilere paralellik göstermesidir. Çivi yazısı tabletleri üzerinde yapılan çalışmalardan anlaşılmaktadır ki yıldızların hareketi doğumdan ölüme kadar yaşam için önemli ipuçlarıdır. Yıldızların hareketlerinde bir düzensizliğin ortaya çıkması geleceğe ilişkin bazı işaretler anlamına gelmektedir.

Böylece doğumdaki herhangi bir değişiklik önemli bir kehanet işareti olarak değerlendirilirdi. Doğum anomalileri büyük bir felaketin habercisiydi. Bedenin sağ tarafında olan bir organının büyüklüğü ya da anormalliği o kişi için İleride güç ve başarı sembolüdür. Buna karşın, aynı şey sol tarafta olduğunda zayıflık, başarısızlık ile hastalıklar anlamını taşıyordu. Mezopotamya uygarlığındaki anlayışı göre evreni ve onun her parçasını yaratan güç, ki “büyüsel” bir güçtür, kuşkusuz insan bedeni üzerinde de etkilidir ve hastalıkların kaynağını onda aramak gerekir, insan bedenine kötü bir ruh (cin, şeytan, iblis) girmiştir. Sağlıklı bir insanın, ağrı-acı içinde olması, hastalanması ya da sakatlanması böylesi evrensel bir bütünlük içerisinde nasıl ortaya çıkabilmektedir? Yanlış giden ya da bozulan şey nedir? İşte bu soruların yanıtı Mezopotamya uygarlığı içerisinde kendine özeldir.

Kişi hastalanmıştır çünkü, bir dış büyü gücü o kişiye büyü yapmıştır. organizma o büyü nedeniyle hastalanmıştır. Hasta kişinin büyülü olduğu kabul edilen bir alanla teması olmuştur. Yani, saf olmayan bir nesneye dokunmuştur, tören yasalarını çiğnemiş ya da kendine uygun olmayan yapıda bir şey yemiştir. Kişiyi, hasta eden bir başka durum da onun kaderi/yazgısı olabilir. Bu yazgı yıldızlardan gelen bir yazgıdır. Bunlar gibi hastalığın, ilk nedeni mutlaka büyüsel nitelikte bir nedendir. Hastalık belirtileri: kişinin normal fonksiyonlarından uzaklaşılmış olduğunu, vücudundaki uyum ve uzlaşmanın bozulmuşluğu, kontrolsüz-başıboş davranışları temsil ediyordu. Hastalığın önceden tahmini demek olan Prognoz aşamasında hastada semptomlar yani belirtiler aranırdı; bunun için kafatası, baş, saç, şakak, alın, göz, burun, dil, ses, kulak, yüz, boğaz, diz kapağı, ayak muayene edilir. Belirtiler sabah, akşam, hastalığın başında, hastalığın sonunda gözlemlenirdi. Semptomlar şunlardır; vücut ısısı, renk, ağız ve dilin durum, idrarın görünümü, solunum, ağrı, konuşma ile hareket ve gözdeki değişiklikler.

Hastalık durumunda var olan evrensel uyum kişinin kimliğinde bozulmuştur. Uyumu bozanlar ise gözle görülmeyen büyüsel güçlerdir. Gelinen bu noktada artık hastayı iyileştirmek için yapılması gereken şey bedendeki bu güçleri dışarı çıkartmaktır. Bu büyüsel uygulamalarla yapılabileceği gibi bitki, mineral gibi maddelerin insan bedenine uygulanmasıyla da yapılabilir. Bu tür ilaçların etkisi büyüsel nitelikte bir etkidir. Çünkü, bu ilaçlar biçim, renk ve tatları ile kendi içlerinde farklı bir özellik oluşturmaktadır. Hasta ilacın kendi etkisinden değil onda bulunduğu varsayılan büyüsel etkisiyle iyileşiyordu. Organik bir bozukluk böylece görülemeyen ama varlığı kabul edilen (büyüsel) bir güç tarafından gideriliyor ve tedavi ediliyordu. Örneğin, özel bir rengi olan taş ki içinde bulunduğu göğün güç ve canlılığı ile dolu olduğu kabul ediliyordu, elbette insan bedenindeki düzeni yerine koymaya yetecek büyülü enerjiye sahipti. Bazı taşlar büyülü güçleri olduğu için insan bedenine asılır, bedenle temas halinde tutulur, bu şekilde bedeni yaşamsal, uyumlu bir enerji ile yüklemek amaçlanırdı.

Benzer şekilde bitkilerin de böylesi büyüsel güçlere sahip olduğuna inanılırdı. İşte bu nedenledir ki Mezopotamya hekimliği uzun süre büyülü güçleri bedenden uzaklaştırmaya çalışan çeşitli yöntemler, büyülü sözler, tılsımlar, efsun yoluyla kovmaya çalışan bir büyücülük tekniği şeklinde kendini göstermiştir. Bu kültüre göre, hastalık ile günah kavramları arasında son derece güçlü bir bağ vardır. Hastalık, demek günahın varlığı demektir. Örneğin, aniden hastalanan birinin günahlarını itiraf etmesi gerekirdi. Hekimler, genel uygulamalarında hastalıkların üstesinden, büyüsel araçlarla gelmeye çalışıyorlardı; cin çıkarırlar, uğursuz günlerde hasta bakmazlardı. Kötü cinlerin vücuttan çıkarılıp, iyi cinlerin girmesi için dua edilirdi. Eski Mezopotamya uygarlığında tıpla ilgili dinsel törenlerin içeriği farklıdır. Daha sonraki birçok kültürde büyücü, şaman ya da hekim denecek kişilerin yaptıkları törenlerdeki “iyileşme” amacı burada bulunmaz.

Burada, sadece Babil münecciminin gerçekleştirebileceği davetsiz, kötü ruhu kovmak seremonisi söz konusudur. Bu seremonide kötülüğün kaynağı olan iblisin adları sayılarak kovulmaya çalışılır. Sonra hasta vücuduna su, hamur, otlar, tuz ve diğer maddeler sürülür, büyülü sözlerle kötü ruhu oradan başka bir yere göndermeye, kovmaya çalışırlardı. Hastanın yatağına renkli kurdelalar bağlanır. Daha sonra kötü ruhun gittiğini göstermek için bu kurdelalar koparılır. Buna Kuppuru Seromonisi adı da verilir. Hasta bir insandaki kötü ruhu göndermek aslında uzun süren bir girişimi gerektirir. Bu törenleri yapan kişilere A-su ismi verilirdi. Bu isim günümüzdeki hekim ya da eczacı karşılığıdır. A-su’nun uyguladığı iyileştirme sanatının önemli bölümü, aslında, batıl inanç pratiklerinden oluşmaktadır. Ancak, Mezopotamya’da sonradan bulunan tabletler bu kişilerin bazı bitki ve minerallerden haberdar olduklarını göstermektedir, iyi bir kusturucu, bir ateş düşürücü, mikrop öldürücü bir damla, bedeni işgal eden kötü ruhu (cin, iblis) yok edebilir. Görülüyor ki Sümer hekimleri nesnel tedavi yolları geliştirmiş olsalar bile iyileştirmenin genel teması dinsel niteliktedir. Hastaya dışardan ilaç vermenin amacı hastalık belirtileri üzerine olan etkileri için değil vücudu işgal eden kötü ruhun kovulmasını sağlamaktır.

Mezopotamya’nın en eski tıp tanrısı Sin adını taşımaktadır. Aynı zamanda Ay tanrısı da olan Sin, şifalı bitkilerin büyümesini yönetmektedir. Bu nedenle bitkilerden bazılarının güneş ışınlarına çıkmaması gerekmektedir. Bitkilere tanrısal güç atfedilirdi. Bitkilerin kötü ruhları ortadan kaldırdıklarına inanılırdı. Bitkiler üzerindeki bu anlayış onların ay ışığında toplanmalarını gerektirir ve tıp için de kullanılırdı. Aynı zamanda bitkiler üzerinde büyüsel bazı işlemler de gerçekleştirilirdi. Bu tür çalışmalar günümüzde bile bazı insanlar tarafından tekrarlanmaktadır, insan ve hayvan vücudundaki temel fonksiyonlara da büyüsel bir kutsallık atfedilirdi. Zerafet tanrıçası olan İştar’dı. Onun yardımı olmadan bebek canlı doğamazdı. Mezopotamya’daki tıp uygulaması ve tedavilerini tüm ayrıntıları ile açıklamak kuşkusuz güçtür. Ancak onların tıbbi uygulamaları hakkında genel bilgilerimiz mevcuttur. Kolayca anlaşılabileceği gibi her şeyden önce büyüsel bir tıp anlayışı mevcuttur. Sümer tıbbında birçok eski insan topluluklarında olduğu gibi, kanın her türlü yaşam fonksiyonu için taşıyıcı özelliği vardı; tüm kanı toplayan karaciğer tüm yaşam süreçlerinin merkezidir. Karaciğerin biçim ve niteliği kişinin yazgısı ve geleceği hakkında bilgi verirdi. Bu nedenle kutsanmış bir hayvanın karaciğeri çıkartılıp incelenerek hastayla ilgili bilgiler elde edilmeye çalışılırdı.

Karaciğer Falı: Karaciğer falı tanrıların belirlediği ya da kötü ruhların neden olacağı hastalıkları öğrenmek için yapılırdı. Karaciğerin incelenmesi mevcut olan durumu öğrenmeyi sağlıyordu. Karaciğer falı için tan yeri ağarırken tanrının hoşuna gidecek koyun ya da keçi yavrusu seçilir; bir masanın üzerine susam şarabıyla dolu dört toprak kap, üç düzine ekmek, bir miktar bal ve kaymak ile biraz da tuz konurdu. Falı yapan kişi (A-su/Baru) masanın önündeki mangalı eşeler ve sonra kurban edilen hayvanın karnı yarılarak karaciğeri çıkartılırdı. Hayvan kurban edilirken, “Kulun x, sabahın erken vaktinde senin huzurunda bu kurbanı sunuyor. Organları tam, vücudu sağlam bu semiz koyun yüzünden o sana hoş görünsün” denirdi. Karaciğerin durumu, komşu organlarla ilişkisi incelendikten sonra parçalamamaya özen göstererek masanın üzerine konurdu. Buradaki inceleme sırasında hacmi, girinti-çıkıntıları, rengi, kıvamı, büyüklüğü, lopları, çukurlukları gözlenerek tıbbi bir sonuç elde edilmeye çalışılırdı. Örneğin, sistik kanal yassılaşmışsa hasta ölecek, lenfatik kanal yassılaşmışsa hasta yaşayacaktır gibi sonuçlar elde edilirdi. Başlı başına belli bir tecrübe ve uzmanlığı gerektiren bu işlemler için karaciğer modelleri hazırlatılmış ve üzerindeki değişikliklerin ne anlama gelecekleri belirtilmiştir. Karaciğer falı Suriye, Filistin, Anadolu, hatta İtalya’ya kadar yayılmıştır. Bu bölgelerde yapılan kazılarda bu falı kullanacaklar için kil, alçı ve madenden yapılmış karaciğer modelleri elde edilmiştir.

Sümer tıp anlayışında yaşamın sürekliliği, besleme fonksiyonunu yerine getiren kanın yenilenmesi ile gerçekleşir. Solunumdan hiç söz edilmez. Sıvıların önemli olduğu bu tıp anlayışında su ve ateşin önemli olduğu bir tedavi sistemi ortaya çıkmaktadır. Böylece banyoların önemi, sıcak ve soğuk kompres uygulanması, yıkanmanın önemi ortaya çıkmaktaydı, bu şekildeki tıbbi tavsiyeler, dünyayı bir balon gibi su üzerinde yüzdüren ve suyun derinliklerinde yasayan tanrıça “EA”ya adanan törenler şeklinde yapılıyordu. Bu tavsiyelere diğer seremoniler ve özel bir duacının katkısı ekleniyordu. Hastalıktan kurtarmak için hastaya özel formüller söyleniyordu. Aynı biçimde, buğday taneleri dağıtılıyor ve daha başka çeşitli özel hareketler yapılıyordu.

Mezopotamya’da hekimlere “A-su/A-zu” adının verilmesi tesadüfî değildir. Çünkü A-su kelimesi suyu bilen adam anlamına gelmektedir. Sağlık ve hastalık durumlarının suyu bilen bir insan tarafından teşhis edilebileceği, Mezopotamya kültürünün kuşkusuz tıptaki önemli özelliklerinden biridir. Rüyaların yorumlanması da hastalıkların tedavisi konusunda önemli bir araçtı. Hekimler, aynı zamanda rüyaları yorumlayan kişilerdi. Tarihçi Herodot’un yazdığına göre Babil şehrinde hastaları şehrin merkezine getirir bırakırlarmış. O hastalığa yakalanmış, bir yakını o hastalığa tutulmuş ya da hastalık hakkında bilgisi olan gelip, geçenler hastaya nasıl iyileşeceği konusunda bilgi verirlermiş. Yoldan geçen her kişi, mutlaka hastaya bir şey söylemek zorunluluğu taşımaktaydı.

İlk Reçete: Sümerlilerden elimize geçmiş doğrudan tıbbi tedaviyle ilgili olarak tek bir yazılı tablet bulunmaktadır. Bu tablet hakkında Kramer, en eski tıp “elkitabı” tanımlamasını yapmaktadır. Bu şekilde tanımlanabîlse de kuşkusuz bunu bir kitaptan çok küçük bir ilaç ”kodeksi” olarak adlandırmak daha doğru olur. Sümerliler bitkisel, hayvansal ve madensel maddelerden yararlanarak ilaçlar hazırlamışlardır. Sodyumklorid, potasyumnitrat gibi madensel, süt, yılan derisi, kaplumbağa kabuğu gibi hayvansal maddelerden ilaç yapımında yararlanmışlardır. Yararlandıkları bitkiler arasında hıyarşember, mersin, şeytantersi, kekik gibi bitkiler ile birlikte, söğüt, armut, köknar, İncir, hurma gibi ağaçlarda bulunmaktaydı. İlaçlar bitkilerin tohumundan, kökünden, dalından, kabuğundan ya da zamkından hazırlanabiliyordu. Tablet bilgilerine göre ilaçları dıştan sürmek İçin hem merhem hem süzülmüş sıvılar; hem de içmek için sıvı ilaçlar tavsiye ediliyordu. Merhemler, genel olarak bir ya da daha çok ottan elde edilen toza, “kuşamba” şarabının katılması ve buna reçine ve sedir ağacı yağı dökülmesiyle hazırlanıyorlardı.

İlk Reçete (Devam): Bir başka ilaç da ırmak çamurunun dövülmesiyle elde edilen toz, su ve balla yoğrulduktan sonra üzerine “deniz yağı” dökülmek suretiyle elde edilmekteydi. Tablette süzme yöntemiyle hazırlanan ilaçlar da bulunmaktadır. Bunların ardından nasıl kullanılacaklarına dair bir rehber verilmektedir. İlaçların alımını kolaylaştırmak amacıyla kullanılan sıvılar o zaman için mayalanmış yani bira türü içeceklerdir. Çeşitli otlar toz haline getirildikten sonra bira içinde eritilip hastaya içiriliyordu. Tablette bazı kimyasal işlemlerle ilgili dolaylı da olsa bilgi vermektedir. Örneğin, İlaçlardan birinin hazırlanmasında otların toz haline getirilmeden önce “arıtılması” gibi kimyasal işlemler gerektiren bir aşama önerilmiştir. Başka bazı tekniklerle tabletler tekrar incelendiğinde: kimya ilgili gelişmelere zemin hazırlayacak bazı bilgilerin Sümerliler tarafından bilindiğini göstermektedir. Ancak bu tablette bu ilaçların hangi hastalıklara karşı kullanıldığına dair bilgiler bulunmamaktadır. Ayrıca hangi miktarda ve sıklıkta kullanılacağından da söz edilmemektedir. Bu yazılı tabletle ilgili en önemli bulgulardan biri tablette büyüsel tıpla ilgili hiçbir bilginin bulunmayışıydı. Yukarıda da değindiğimiz gibi Sümer kültüründe birçok eski kültürde olduğu gibi sihir ve büyü hastalık tedavisinde yaygınca kullanılan yöntemlerdi.

Hammurabi Kanunları: “Hammurabi Kanunları” olarak bildiğimiz ve Babil Kralı Hammurabi (MÖ. 1728-1686) tarafından hazırlanan yasal kurallar çerçevesinde sosyal, siyasi ve dinsel hayat belli bir düzene alınmış olmaktadır. Kanunlar kapsamında tıpla ilgili olarak cerrahlara yönelik hükümler vardır. Hekimliğin, kutsal bir anlayış içermesi nedeniyle o dönemin hekimleri ile ilgili bir yaptırımı bulunmamaktadır. Buna karşın, tıbbın dışındaki bir uğraş olarak algılanan cerrahların mesleki bilgilerini kötüye kullanmalarını önlemek ve başarısızlıklarını cezalandırmak için hazırlanmış kurallar da bulunmaktadır. Cezalandırma yöntemi “kısasa kısas” (göze göz, dişe diş) denen yöntemdir. Cerrahları ilgilendiren söz konusu kanun metinlerinden bazıları şunlardır: Madde 215-217: bir cerrah asil sınıftan ağır yaralı bir kimseyi bronz neşteri ile ameliyat edip hayatını kurtarırsa veya hastanın alnını ya da şakağını bronz neşteriyle açıp iyileştirirse 10 şekel gümüş alacaktır. Bu işlem orta sınıftan bir hastaya yapılmışsa 5 şekel, köleye yapılmışsa 2 şekel gümüş alacaktır. Madde 218-220: bir cerrah asil sınıftan birini tedavi ederken ölümüne sebep olursa veya göz bölgesini neşteriyle açıp tedavi ederken gözünü kör ederse, cerrahın elleri bileklerinden kesilecektir. Aynı ameliyat bir köleye yapılırken köle ölürse, cerrah köle sahibine yeni bir köle verecek, kölenin gözü kör olmuşsa kölenin yarı değeri kadar gümüşü sahibine ödeyecektir. Madde 221-223: bir cerrah, asil sınıftan bir adamın kırık kemiğini iyileştir, hasta damarları, adalelerini iyileştirirse 5 şekel gümüş alacaktır. Aynı işlemler orta sınıftan birine yapıldığında 3 şekel, köleye yapılmışsa sahibinden 2 şekel gümüş alacaktır. Madde 200: eğer bir kişi kendisi ile aynı sınıfta bir kişinin dişine zarar verirse onun da dişi çekilir. Madde 201: eğer bir kişi kendinden daha alt sınıftaki bir kişinin dişine zarar verirse 166 gr gümüş öder.

————————————————————————————————————————

Ortaçağ Ve Rönesans Tıbbı

Ortaçağ Tıbbı

Ortaçağ; 476’da Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışı ile 1453 Istanbul’un alınması arasındaki yaklaşık 1000 yıllık dönemi kapsar. Ortaçağ, Batıda bilimden sanattan çok uzak, durgun ve sönük bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Anatomi ile fizyoloji görerek değil ancak Galen’in kitabından öğrenilen ölü ilimler haline gelmişti. Bu gibi engellemeler nedeni ile herkesin tıp mesleğine girmesine engel olunmuş, en zeki insanları gitgide artan din baskısı yüzünden kiliselere teolojik konulara yönelmeye mecbur kılmıştı. Öğretime karşı asırlarca süren muhalefet, 391’de aşırı dinci hristiyanların büyük bir kalabalık ile İskenderiye Kütüphanesi’ni yakması, paha biçilmez ilim hazineleri tahrip etmeleriyle en son haddini bulmuştu. Ortaçağda Avrupa’da tıp okulları da görülür. Bunlar, Salerno, Bologna, Montpellier, Paris, Padua idi. Doğuda ise bunlara karşılık Cundişapur Tıp Okulu bilinmektedir. Ayrıca İbn’i Sina, Ebubekir Razi gibi ünlü hekimlerle bu dönem doğuda parlak bir süreç yaşamıştır.

Salerno Tıp Okulu: 8. yy’da İtalyanın Salerno şehrinde kurulmuştur. Tıp İşleri Manastırdan uzaklaştırıldığı için biraz canlanmıştır. Burada tıp eğitimi 5 yıl (3 yıl mantık ve 2 yıl tıbbi konular) idi. Bu okuldan mezun olanlar halkın önünde yemin ederlerdi. Ayrıca halkın huzurunda sınava girerlerdi. Buradan mezun olan hekime “kitap-yüzük-defne dalı” hediye edilirdi.

Montpellier Tıp Okulu: Fransada 12. yy’da kurulmuştur. Salerno Tıp Okulunun işini ve ününü elinden almıştır. Okulun hekimleri Krallara ve Papalara da doktorluk yapmışlardı. Bu okula çevre ülkelerden de eğitim için öğrenciler gelmekteydi.

Bologna Tıp Okulu: İtalyanın Bologna şehrinde kurulmuş bir tıp okuludur. Dikkate değer önemli bir özelliği yoktu.

Paris Tıp Okulu: Bu okulda Cerrahi biraz daha gelişmişti. Ameliyatları berberlerin yapmasına karşı çıkılmış. Hekimler cerrahiyeye teşvik edilmiştir.

Padua Tıp Okulu: Bu okulda Anatomiye önem verilmiştir. İdam mahkumları üzerinde disseksiyon yapmışlardır. Disseksiyonu görevli yapar hoca da kürsüde oturarak bunu izler ve öğrencilere ders verirdi. Bu koşullarda yazılan anatomi kitapları yanlış ve eksik olmuştur.

Veba Ve Cüzzam: Orta Asya’dan başlamış olan veba ticaret yolları ile Avrupa’ya geçmiş ve 1343’te şiddetle hüküm sürmüştür. Salgın İtalya ve Fransa yoluyla İngiltere’yi istila etmiş ve en sonunda Rusya’ya kadar ulaşmış orada XVII.yy’ın sonuna kadar salgınlar meydana gelmiştir. Cüzzam da çok yaygın bir hastalıktı cüzzamlılara özel elbise giydirip sokakta ancak zil çalarak dolaşmalarına izin verilirdi.

Ortaçağ Hastaneleri: Ortaçağ Hastanelerinin ilk örneğini Rodos adasında görmek mümkündür. Bu hastane Haçlı Savaşları sırasında St.John şövalyeleri tarafından 1311’de inşa edilmişti. Şövalyeler daha sonra Malta’da yerleşmiş ve burada 1530’da bir hastane kurmuşlardı.

Rönesans’ta Tıp:

Rönesansı hazırlayan, olaylar, modern bir dönemin, yani tarihin yeni bir döneminin açılımını sağlamışlardır. Değişimler, ortaçağın son zamanlarında yer almağa başlamıştı. Ancak bunlar bir anda hızlandı Rönesans’ı oluşturdu. 15.yy.’ın başlarından 17.yy.’ın başlarına kadar süren değişiklik ve yenilenme dönemidir. Rönesans’ı oluşturan birçok faktörler bulunuyordu, bunlar; barutun büyük ölçüde kullanıma girmesi ve savaşlardaki değişmeler, matbaanın bulunması, portekizlilerin hindistan’ı ve colomb’un amerika’yı deniz yolu ile bulması, para ekonomisinin başlaması, 1453 de İstanbul’un Türkler tarafından alınması ve bazı Yunanlı göçmen bilginlerin Avrupa’ya yayılması (özelikle İtalya’ya).

Bu dönemde birçok alanda hızlı ve birden oluşan gelişme görüldü. Ekonomide büyük ölçüde bankacılık ve madencilik çalışmaları gelişti. Politikada köylü isyanları Avrupa’nın her yerine yayıldı. Yeni imparatorluklar doğdu ki 16. yüzyılda gelişen İspanya buna örnek verilebilir. İngiltere, çok gelişti. Kuzey ülkelerinin kültürel durumunun gelişmesiyle; Koenigsberg, Leyden, Edinburgh ve Dublin gibi yeni üniversiteler kuruldu. Din alanında çeşitli hareketler görüldü.

Ancak tarihi çağlar birbirine zıt değişmelerle doludur. Rönesans, sadece sanatsal gelişme çağı, modern tıbbın ve bilimin geliştiği dönem değildi. Bu dönem, aynı zamanda kentlerde ve kişilerde hijyenik olmayan koşulların bulunduğu, hastalıkların dünya çapında yaygınlaştığı, Avrupa’da büyücülerin kitlesel olarak ortadan kaldırıldığı, bazı şiddet olaylarının görüldüğü bir çağdı. Bu dönemde Tıp ve sanat birbirlerini etkilemişlerdir. Anatomi kitaplarında 1000 yıl öncesine ait olan eski şematik şekiller, yeni realistik çizimlerle 15. yüzyılın sonunda tekrar yer aldılar. Sanatkarlarla tıp mensupları arasındaki ilgi o kadar yakındı ki Rönesansın merkezlerinden biri olan Floransa’da doktorlar, eczacılar ve ressamlar, aynı loncaya girerlerdi (meslek grubu olarak).

Leonardo da Vinci (1452-1519): Anatomi için çeşitli kitaplar yazdı ve çeşitli diseksiyonlara dayanan birçok anatomik şekil çizdi. Galen anatomisinin yanlışlarını ortaya koydu. Üst çenedeki sinüsleri gösterdi. Fetus ve plasentaya ait çizimler yaptı. 1000’in üzerinde anatomi tablosu yaptı.

Ambrois Pare (1510-1590): Fransız cerrahtır, zamanında Fransa pek çok savaşa girmiş, Pare de bu savaşlara katılarak harp cerrahisini geliştirmiştir. Birçok cerrahi alet yapmıştır. Amputasyonlarda yara yerini dağlama ya da yağ dökerek koterizasyon uygulama yerine yeni bir teknik olan ligasyon (sütürle bağlama) tekniğini uygulamıştır.

Paracelsus (1493-1541): Hem anatomi, hem de kimya alanlarında bu dönemin çığır açmış bilgini de Paracelsus’dur. Paracelsus, 16. yüzyılın başlangıcında skolastik düşünceye karşı çıkıp o dönemin insanının kuvvetli ve karışık bazı duygularını yansıttı Paracelsus, bir halk adamıydı ve tıbbi yazılarında da halka dönük aktüel bir dil kullandı. Bir hekimin oğlu olan bu ünlü bilgin İsviçre doğdu. 18 yaşında bazı gezilere başlayan Paracelsus Padua’da da diplomasını aldı. 1527’de Basle’ye yerleşti ve burada tıp profesörü olarak görev yaptı. Klasik tıp öğretimine karşı ilk direnen bir bilgindir. Bu bakımdan Galen’in kitaplarını yakarak deneye tam dönüşü sağlamıştır. Ona göre geleneksel kitaplar, tıbbi ilerlemeler için bir engeldi. Bu kitapların atılması ve hekimin doğanın kitabı’na dönmesi gerekirdi. Deney, tıbbi çalışmaların ana elemanıydı. Paracelsus’a göre, Hipokrat bile yalnızca geçmişin saygıdeğer bir otoritesi idi. Paracelsus, kimyaya ve o dönemdeki adıyla alşimiye de yöneldi. Carin-thian madenlerindeki yaşamı sırasında Paracelsus, alşimi alanında da uzmanlaştı. Onun hastalık teorilerinin çoğu kimyasal özelliktedir ve ona göre, insan organizması bir cins alşimist mutfağı olarak kabul edilir. Gut’u yararsız metabolik ürünlerin lokal birikimi olarak kabul etti. Bu arada Paracelsus endüstri hastalıkları üzerinde kitap yazdı. Kimya üzerine yazdığı bir kitabı Sinoplu Ömer Şifai Dede tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. Antimon, altın, gümüş ve civayı tedavide kullandı.

Andreas Vesalius (1514-1564): Modern anatominin kurucusu idi. Bir doktor ailesinden gelen Vesalius, Brüksel’de doğdu, Paris’te öğrenim gördü. Padua’da anatomi profesörlüğü yapan bu ünlü bilgin, Galen’in anatomik hatalarını düzelterek “De Humanis Corporis Fabrica” (İnsan Vücudunun Yapısı) adlı bir kitap yayınladı. Ebubekir Razi’nin El Mansur isimli eserini tercüme etti. Alt çenenin tek kemik olduğunu, sternumun 3 parça olduğunu göstermiştir. 16. yüzyılda bazı organların da tanımlamaları yapıldı.

Eustachius (1524-1574), östaki borusunu, göz sinirini tanımladı. Diğer bir bilgin olan Fallop (1523-1562) Vesaliusun öğrencisi idi, kadın genital organlarının tanımlamalarını yaptı, ünlü anatomi hocalarının arasına girmeyi başardı.

Fracastorius (1478‑1553): Diğer ünlü bir hekim olan Fracastorius, 1546 da çok önemli buluşlar yaparak bulaşıcı hastalığın küçük mikroplarla oluştuğunu gösterdi. Böylece Fracastorius, çiçek, kızamık, lepra, İngiliz humması, sifilis, tifüs ve birçok deri hastalığını tanımladı. Enfeksiyon hastalıkları ile ilgili bir kitap yazdı.

16. yüzyılda ilk kez tanımlanan hastalıklar arasında; İngiliz humması, öldürücü malarya, dağ hastalığı, tifüs, sifiliz, su çiçeği ve kızıl gibi birçok hastalık vardır. Görüldüğü gibi Rönesans’ta anatomi, fizyoloji ve patolojide ilginç çalışmalar yapıldı. Yine botanik ve kimya alanlarında da ilerlemeler görüldü. Böylece doğal ilaçların yanında bunların etkili maddelerinden de söz edildi. Rönesansın sonlarında ise eczacılık, kimyanın kalitatif metodlarına yöneldi.

————————————————————————————————————————

Osmanlı Dönemi Türk Tıbbı

14. yüzyıldan itibaren tarih sahnesinde yerini alan Osmanlı Devleti Anadolu’daki Selçuklu kültür ortamını yaşatmaya devam etmiştir. Tıp eğitimi Selçuklularda olduğu gibi medrese ve darüşşifalarda verilmiş, hekim adaylarına teorik ve pratik bilgiler usta-çırak yöntemi ile öğretilmiştir. Medreselerin üst düzey bölümünden mezun olanlar müderris (öğretim üyesi), kadı (hakim) ya da yönetici olarak görev yapıyorlardı. Tıp medreselerinden ve darüşşifalardan yetişenlerin diplomaları medrese adına değil medreseyi yöneten müderris adına hazırlanırdı. Osmanlı uygarlığında sağlıkla uğraşan en üst düzeydeki kişiler tıp dışında; din, felsefe, matematik, astroloji ve müzik konusunda da bilgisi olan, genellikle bu eğitimi medreselerde almış olan alim ve filozof hekimlerdi. Hekimlik mesleği, Osmanlı yönetimi için üzerinde önemle durulan bir alan olmuştur. Hekim olarak mesleğini sürdüren kişilerin Osmanlı toplumu içindeki varlığı hakkında tarihsel kaynaklar önemli bilgiler vermektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda hekim gereksinimini sağlayan kaynaklar; 1) İmparatorluğu’nun çeşitli sağlık kuruluşlarında (İstanbul, Edirne, Bursa) yetişen hekimler, 2) Mısır, Suriye, İran ve Irak’ta yetişen Türk hekimleri, 3) Avrupa’da (İtalya, Fransa, Almanya’da) yetişip gelen Hıristiyan ve Musevi hekimler, 4) Uzak Doğudaki bilim merkezlerinde yetişerek gelen ve Osmanlı uyruğundan olmayan Müslüman hekimler.

Saray hekimliğine atananların bir çoğu darüşşifa hekimlerinden ve Süleymaniye Medresesinden mezun olanlar arasından seçilirdi. Atamalarda kesinlikle mesleki yeterliliğe dikkat edilirdi. Hekimlikle ilgili resmi evraklarda birçok ayrıntılı bilgilere rastlamak mümkündür. Darüşşifa başhekimleri Saray tarafından atanmaktaydı. Osmanlı yönetimi özellikle Süleymaniye Tıp Medresesi’ndeki eğitimle ilgili gelişmeleri yakından izlerdi.

Darüşşifalara hekim tayininde hekimden beklenen özelliklerden bazıları; teşhis ve tedavi sırasında dört humor/sıvı (unsur) teorisini uygulamakta tecrübeli olmalı, hastanın mizacını ve hastalığını belirleyip ona göre ilaçlarını vermede ustalaşmış olmalı, teorik bilgilerini pratiğe uygulayabilen ve pratikten öğrendiklerini tecrübesine katmalı, diğer bilimlere de hakim olmalı. Hasta muayenesi sırasında nabız kontrolüne önem verilirdi. Hastanın genel görünümü değerlendiriliyor ve şikayetleri ile ilgili sorulardan sonra nabız kontrolü muayenenin temelini oluşturuyordu. Nabız bilmek bir hekim için en önemli konu sayılıyordu. Nabzın hızlanmasının ateşlenmeyi, vücutta iltihabın çokluğunu, nabzın yavaşlamasının ise vücutta soğukluğu gösterdiği kabul ediliyordu. İdrar kontrolü de yapılıyordu.

Hekimlerin mesleklerini icra ettiği hastaneler dışında her hekimin kendi başına çalıştığı özel işyerini açma hakkı da vardı. Günümüzde muayenehane diyebileceğimiz yerlere Osmanlı döneminde de rastlıyoruz. Eskiden Osmanlı’da hekimlerin açtıkları bu muayenehanelere “dükkan” ismi verilirdi. Cerrahlar da “Cerrah dükkanı” denen yerlerde hasta muayene ediyorlardı. Hekim dükkanlarından başka “frengi dükkanı”, “çıkıkçı dükkanı” gibi çeşitli hastalıklar için farklı isimde dükkanlar da bulunmaktaydı. 1700’lü yıllara ait bir ait bir belgeye göre; İstanbul’daki hekimlere ve cerrahlara Hekimbaşı’nın başkanlığında bir heyet tarafından sınav uygulanmış ve başarılı olanlara serbest çalışabileceklerine dair bir izin belgesi verilmiştir. O zamanlarda İstanbul’da 27’si cerrah olmak üzere toplam 53 dükkan bulunmaktaydı.

Hekimbaşılık: Osmanlı İmparatorluğu’nda, devlet yönetimi içerisinde sağlık alanındaki en yüksek makam “Hekimbaşılık”tı. “Hekimbaşı” bugünkü “Sağlık Bakanı”nın karşılığı idi. Bu kurumun Osmanlı yönetimi içerisine hangi tarihten itibaren yerleştiği konusunda net bir şey söylenememektedir. Tarihsel kaynakların verilerine göre Osmanlı Padişahları ile hekimler arasındaki yazılı ilişkiler 15. yüzyılın başlarından itibaren izlenebilmektedir. Hekimbaşılık kurumunun ilk defa II.Murat (1421-1451) zamanında Hekim Şeyhi’nin atanması ile kurulduğu kabul edilmektedir. Fatih döneminden sonra bu kurum çok gelişmiş ve varlığını Osmanlıların son yıllarına kadar sürdürmüştür. Hekimbaşılar medreseden mezun, tıp sanatını öğrenmiş, başarılı hekimler arasından seçilirdi. Hekimbaşılar, birlikte çalıştığı Padişahın ölümünden sonra yeni gelen tarafından görevden uzaklaştırılırlardı. Bunun nedeni tedavide başarısız olduğu inancıdır. Yüksek ücret alan hekimbaşılar iyi bir gelir düzeyine sahiptiler. Hekimbaşılar her şeyden önce padişahın ve ailesinin sağlığından sorumlu kişilerdi. Gerekli olduğunda başka hekimler de tedavi için çağrılabilirlerdi. Hanım sultanların hastalıklarında, onları da muayene ve tedavi ederlerdi. Hekimbaşı savaşta padişahın yanında olur ve savaşa gidecek hekim ile eczacıları da belirlerdi. 19. yüzyılda askeri teşkilat için ilaç imal edilmesi, ilaç satın alınması ve ilaçların dağıtımı konusuyla da hekimbaşılar ilgilenmişlerdir. Padişahın isteği üzerine Osmanlı topraklarında hekimlik yapan yerli ve yabancı hekimlerin sınav ve teftişini yapar, başarılı olanlara diplomalarını verirlerdi. Sınavlarda başarısız olanların dükkanları (muayenehane) kapatılırdı. Sağlık işlerinden hekimbaşılar sorumluydu. Darüşşifa hekimlerinin tayini de hekimbaşılar tarafından yapılırdı. 1850 yılında, Padişah Abdülmecit döneminde hekimbaşılık kurumu kaldırıldı. Hekimbaşının sorumlulukları da Karantina Meclisi gibi kurumlara devredildi. Hekimbaşılar yalnızca padişahın ve yakınlarının hekimi (Sertibba) olarak varlıklarını sürdürdüler.

Osmanlı’da Hekim Sorumluluğu: Hastadan rıza alınması, hekim-hasta ilişkisinde Osmanlı hekimlerinin uydukları kurallardan birisidir. Hekimlerin, tıbbi müdahaleye başlamadan önce hastalarından “Rıza Senedi” aldıkları bilinmektedir. Özellikle sakatlık veya ölüm olasılığının yüksek olduğu müdahalelerde, iki şahit huzurunda hastanın rızası alınırdı. Rıza Senedi’nde hastalığın tanısı, düşünülen tedavi yöntemi ve ücreti belirleniyordu.

Osmanlılar Döneminde Sağlıkla İlgili Birimler: Hekimbaşı: bugünkü Sağlık Bakanı’nın görevini yapar. Hekimbaşının diğer adı Reisül Etibba ya da Seretibba-yı hassa’’dır. Cerrah: hekimliğe göre ikinci sınıf bir meslektir. Darüşşifalarda çalışan cerrahlar, hekimlerin emrinde çalışır ve daha düşük ücret alırlardı. Kehhal: göz hekimidir. İspençyar: ilaç yapan kişilere ispençyar veya eczacı denirdi. Attar: ilaç ve kokulu baharat satanlara verilen isimdir. Mahalle aralarında bulunur;macun, şurup, hap, merhem yaparlar , hekimlerin ilaçlarını hazırlardı. Dişçilik: cerrah ve berberler bu işi yaparlardı. Huddam: hastabakıcı işini yapan hizmetli demektir. Tımarcı (bimarcı): hastabakıcı anlamındadır. Başarılı tımarcılar, başhekim tarafından cerrah yapılabilirdi. Hekimlik yapabilmeleri için kendilerine bir belge verilirdi. Güllabi: akıl hastalarına bakan hastabakıcı demektir. Teskereciler: sedye ile hasta taşıyan hizmetli demektir.

Osmanlı Darüşşifaları: Türk-İslam dünyasındaki hastaneler, “darüşşifa” (Şifa Yurdu) kelimesi ile birlikte; darüssıhha, darül-afiye, darür-reha, maristan, bimaristan, bimarhane, sayrılar evi” gibi isimlerle anılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de benzer adlar kullanılmıştır. 19. yüzyılda “hastane” kelimesi diğer isimlerin yerini almıştır.

19. yüzyılda Osmanlıda, hastane kuruluşu açısından oldukça hareketli bir dönem yaşanmıştır. Bu hareketliliğin en önemli nedeni askeri alandaki hastane ihtiyacının karşılanmaya çalışılmasıdır. Hastane mimarisi açısından bakıldığında, 19.yy.’ın batı tipi geniş koğuşlu sistemi yerine Osmanlı darüşşifalarında oda sistemi geliştirilmiştir. Örnekleri; Bezmialem Vakıf Gureba, Zeynep Kamil, Darülaceze, Hamidiye (Şişli) Etfal) hastaneleridir. 19. yüzyılda Gureba hastanelerinin açıldığı görülmektedir. Gureba hastanelerinin (devlet hastaneleri) kurulduğu şehirler; İstanbul, Selanik, Şam, İzmir, Hereke, Manastır, Malatya, Taşlıca, Erzincan, Trabzon, Beyrut, Konya, Trablusgarb, Bağdat, Mekke. Bu hastaneler içerisinde İstanbul Edirnekapı’da 1836’da kurulmasına karar verilen Gureba Hastanesi ilk olma özelliği taşımaktadır.

14. Yüzyıl Osmanlı Tıbbı: Bu dönemde Osmanlıların yeni aldıkları şehirlerde birçok yeni sağlık kuruluşları açtıkları gözlenmektedir. 14. Yüzyılda Osmanlı sağlık kuruluşları: Bursa Yıldırım Beyazıt Darüşşifası (1399): Bu yüzyıldaki en önemli sağlık kuruluşu Osmanlılar’ın Anadolu’da yaptırdıkları ilk hastane olan Bursa Yıldırım Beyazıt Darüşşifası’ydı. Yıldırım Beyazıt’ in yaptırdığı külliyenin bir parçası olan bu darüşşifa 1399 yılında tamamlandı ve 18. yüzyıla kadar hastane, daha sonra tımarhane olarak kullanıldı. Külliye içinde hastanenin yanı sıra 2 adet medresenin olması tıp eğitim ve öğretiminin teorik ve pratik olarak planlandığını göstermektedir. 14. Yüzyılın ünlü hekimleri: Hekim Bereket; Aydın’da yaşamış olan Hekim Bereket, Anadolu’daki ilk Türkçe tıp eseri olan ve İbni Sina’nın Kanun’undan yararlanarak yazılan “Tuhfe-i Mübarizi”nin yazarıdır. Bu kitap, pratisyen bir hekimin uygulamaları için yol gösterici nitelikte bilgiler içermektedir. Geredeli İshak bin Murad; 1390’da yazdığı “Edviye-i Müfrede” adlı tıp eseri ile tanınır. Hekim Bereket ve Geredeli İshak bin Murad tıp alanında yazı dilinin Türkçeleşmesine öncülük etmişlerdir. Hekim Hacı Paşa: Koruyucu hekimlik ve deontolojiyle ilgili eserleri nedeniyle Anadolu’nun İbni Sina’sı adı verilmiştir. Tıp eğitimi yapanlar için “Teshil” adlı bir tıp kitabı yazmıştır. Hekim Hacı Paşa’nın doğum tarihi tam değil, 1334-1340 yılları arasında Konya’da doğmuş medrese eğitimini Konya’da alıp Mısır’a gitmiş. Kahire’de ağır bir hastalık geçirdikten sonra tıp eğitimine merak duymuş kısa sürede ünlü bir hekim olmuştur. Kahire’de Kalavun Hastanesinde baş hekimlik yapmış dönüşünde önce Konya, sonra Aydın’a yerleşmiş. Şifaül Eskam Devaül Alam isimli ünlü eserinin konusu tıp ve eczacılık uygulamalarıdır. Bu eser Hacı Paşa Kanunu olarak da bilinir. Konya Yazma Eserler Kütüphanesi’nde bir nüshası vardır.

15. Yüzyıl Osmanlı Tıbbı: Bu yüzyılda özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde bilime verilen önem artmış. Medrese sayısında ve medreselerdeki pozitif bilim derslerinde önemli gelişmeler olmuş. Bir çok Latince ve Yunanca yazılmış eser Osmanlıca’ya çevrilmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı külliyenin (bir cami etrafında toplanan 16 medrese, dinlenme yeri, aşhane, hastane, hamam, ilkokul ve kütüphaneden oluşmuştur) içerisinde bulunan Fatih Darüşşifası’nda dönemin ünlü hekimleri, cerrah ve kehhal’ler çalışıyor ve tıp eğitimine önem veriliyordu. Yatarak tedavi gören hastalar dışında bazı hastalar da ayaktan tedavi görüyorlardı. Fakir hastaların tedavisi ücretsiz yapılıyordu. Günümüze hiçbir kalıntısı kalmamıştır. Sultan II. Bayezit tarafından 1488 yılında Edirne’de yaptırılan II. Bayezit Darüşşifası, mimari açıdan özellik göstermektedir. Hasta odaları ve koğuşların merkezdeki kapalı bir avluyu çevrelediği bir mimari düzenleme ile az sayıda personelle çok sayıda hasta bakılması sağlanmıştır. Bu mimari özellik 19.yy.’ın ikinci yarısında Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşmıştı. Osmanlılar bu dönemde tedavi olanağı olmayan lepralıları (cüzzam), leproziler (cüzzamhane) yaparak tecrit etmişlerdir. Edirne Cüzzamhanesi(1421-1451), Avrupa’nın ilk cüzzamhanesi sayılmaktadır (iki yüzyıl kadar hizmet vermiştir). Bu dönemde psikiyatri hastalarının müzik ve su sesiyle tedavi edildiklerinden söz edilmektedir.

15. Yüzyılın Ünlü Hekimleri: Ahmed Dai: hem hekim hem de şairdir. Tıbbi Nebevi (Peygamber Tıbbı)’yi Arapça’ dan dilimize çevirmiştir. Kitabında verdiği açıklamalarda Zehravi gibi ünlü hekimlerin eserlerinden alıntılar da yapmıştır. Akşemseddin: Fatih Sultan Mehmet’i yetiştiren hocalarından bir tanesidir. En önemli eseri Maddetü’l Hayat olup hastalıkların kaynağından, mikrop fikrinden ve hastalıkların bulaşma koşullarından söz etmiştir. İbni Şerif: genellikle hijyen, semptomatoloji, farmakoloji ve tedaviden söz ettiği “Yadigar” adlı eseriyle ünlüdür. İbni Sina ve İbni Baytar’dan (Endülüs’te yetişen botanikçi ve eczacı) yararlanılarak yazılan bu eser devri için çok değerlidir. Yakup Paşa: Fatih’in yedi ünlü hekimlerinden biri olup, İtalya’da doğan bir Musevi’dir. Asıl adı Jacobo veya Giacomo’dur. Tıp eğitimini İtalya’da almıştır. Böbrek üstü bezinin salgılama yetersizliğinden oluşan hastalığı tanımlayıp ’’Behak’’ adını vermiştir. Sonraları Thomas Addison (1783-1860) bu hastalığı tanımlayıp ’’Addison hastalığı’’ adını vermiştir. Şerafeddin Sabuncuoğlu: Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun tanınmasını sağlayan en ünlü ve önemli eseri “Cerrahiyyetü’l-Haniyye” (İmparatorluk Cerrahisi) adlı cerrahi kitabıdır. Kitabına insan figürlerini de ekleyerek özgün bir Türkçe eser oluşturmuştur.(İslam ve Osmanlı dünyasındaki ilk insan resimli kitap). Cerrahi tekniklerin insan figürleri üzerindeki uygulanmasını gösteren renkli çizimler 15.yy. Osmanlı tıbbına büyük bir yenilik getirmiştir. Arapça, Farsça ve Yunanca biliyordu.

16. Yüzyıl Osmanlı Tıbbı: Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönem olan bu yüzyılda mimari, silah teknolojisi ve deniz coğrafyası bilimi oldukça gelişmiş durumdaydı. Sağlık kuruluşlarının olduğu kadar hamamlar, su yolları, sebiller, çeşmeler, kanalizasyon sistemi gibi toplum sağlığı ile ilgili kuruluşların çokluğu da dikkat çekmektedir. Manisa Hafsa Sultan Bimarhanesi, Kanuni’nin annesi adına önce külliye yaptırılmış sonra darüşşifa eklenmiştir. Haseki Darüşşifası (Osmanlı hastanelerinin halen ayakta kalan ve en son bakımlı hastanesi, Kanuni tarafından eşi Hürrem sultan adına yaptırılan külliyenin bir parçasıdır). Süleymaniye Darüşşifası ve Tıp Medresesi, dönemin ünlü sağlık kuruluşlarıdır. Külliye, cami, kütüphane, aşevi, darüşşifa ve medreselerden oluşmaktadır. Külliyenin mimarı mimar Sinan’dır. Süleymaniye Darüşşifası’nda hastalara müzikle tedavi uygulanırdı, hastanenin Nöroloji servisi ve ecza deposu vardı.

16. Yüzyılın Ünlü Hekimleri: Hekimbaşı Kaysunizade Mehmet Efendi: 1562’de hekimbaşı olmuştur. Birçok tıbbi eseri vardır. Kanuni’nin cesedini mumyalamıştır. Merkez Muslihiddin Efendi: Denizli’li olup Manisa’da Hafsa Sultan Darüşşifası’na başhekim olmuştur. Mesir Macunu denilen şifalı bir macunun yapılmasını sağlamıştır. Hekim Nidai: Kanuni ve II. Selim devirlerinde yaşamış olup hekimliğinin yanı sıra şair ve yazardır. Hekimbaşılığa kadar yükselmiş, tıp ve veterinerliğe ait eserleri vardır. Kısmen şiir şeklinde yazılmış olan Menafiü’n-nas (İnsana Yararlı Olan Şeyler anlamına gelmektedir) adlı eseri ile ünlüdür.

17. Yüzyıl Osmanlı Tıbbı: Bu yüzyıl savaşlar, ekonomik sorunlar nedeniyle Osmanlıların pozitif bilimlere ilgisinin azaldığı bir dönemdir. Latince bilen hekimler batı tıbbından yaptıkları çevirilerle batının tıbbi bilgilerini ülkemize aktarmaya çalışmışlardır. Bu yüzyılın ünlü hekimleri: Hekimbaşı Emir Çelebi; hekimlere hayvanlar veya ölen askerler üzerinde disseksiyon yapmalarını önermiştir, deontoloji ve anatomi ile ilgilenmiştir. Ayaşlı Şaban Şifai; doğum ve çocuk hastalıklarından söz eden ilk Osmanlıca eserin yazarıdır. Şirvan’lı Şemseddin İtaki; yazdığı anatomi kitabı olan “Teşrühü’l- Ebdan” isimli eseri ile tanınır, eserinin içeriğinde ve anatomi şemalarında batı tıbbının etkisi görülür.

18. Yüzyıl Osmanlı Tıbbı: Osmanlı İmparatorluğu’nun 17. yüzyılın sonlarında başlayan gerileme dönemi bu yüzyılda da devam etmiştir. Ekonomik yetersizlikler nedeniyle, yeni sağlık kurumları açılamamış, önceki yüzyıldan kalan sağlık ve sosyal yardım kuruluşları halka hizmet vermişlerdir. Bu yüzyılda Osmanlılarda uygulanan çiçek aşısı metodu Avrupa’ya yayılmıştır (Lady Mary Montagu aracılığı ile). 1726’da matbaa kurulmuş ve bazı bilim dallarında çeviriler yapılmıştır (İbn-i Sina’nın Kanun adlı eseri gibi). 18. yüzyılın ünlü hekimleri: Tokat’lı Mustafa Efendi; İbni Sina’nın Kanun adlı eserini Türkçe’ye çevirmiştir. Bursa’lı Ömer Şifai; Paracelsus un bir kitabının çevirisini yapmıştır, bu eserinde biyokimya ve ilaçlardan bahsetmiştir.

19. Yüzyıl Osmanlı Tıbbı (1827’ye Kadar): Yenileşme yüzyılı denilebilecek bu yüzyılda, batıdaki yenilikler daha bilimsel kurumlar aracılığı ile ülkeye girmeye başlamış. Matbaa yaygınlaşmaya başlayarak, batı dillerinden çeviri kitaplar ders kitabı olarak okutulmaya başlanmıştır. 19.yy.’da Dr.Claude Bernard fizyoloji alanındaki çalışmaları ile tıpta deneysel metodolojiyi tanımlamıştır. Dr. Mehmet Şakir Paşa, Claude Bernard’ın yanında çalışmaya başlar ve 1876 yılında ülkesine döner. Şakir Paşa, Rus Savaşı’na katılır ve savaştan sonra Askeri Tıp Okulu’nda fizyoloji dersleri vermeye başlar. Şakir Paşa’nın deneysel fizyoloji konusunda yazmış olduğu ”Dürusu Hayat-i Beşeriyye” isimli eseri ünlüdür. Bu yüzyılın ünlü hekimleri: Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi; saray hekimliği, modernleşme akımlarında öncülük yaptı. Tıphane ve Cerrahhanede kurucu görev aldı. Çiçek aşısı risalesi, kolera risalesi, frengi risalesini yazmıştır. Şanizade Mehmet Ataullah Efendi; ülkede ilk Çiçek Aşısı İstasyonu kurulması, çiçek aşısının artık ülkemizde hazırlanması gibi yeniliklere öncülük etmiştir.

Türkiye’de 19. Ve 20. Yüzyıllarda Tıp Tarihi (1827-1923): Osmanlı’da sistemli tıp eğitimi bilindiği gibi 19. yüzyılda Tıphane ve Cerrahhane’nin açılmasıyla başlayacaktır. Daha önceleri başta Süleymaniye Medresesi olmak üzere, Osmanlı’da “resmi” anlamda hekim yetiştirilen medreselerdeki eğitim tıbba özel değil genel eğitim şeklindeydi. Buradaki eğitimde yetişen hekimlerin diplomaları okul adına değil medreseyi yöneten hocanın adına verilirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda özellikle 19. yüzyılda önceki yıllardaki toplumsal anlamda içe dönük yaşama biçimi yerini, batının çağdaş bilimlerini ve tekniklerini benimseme ve onlara uyum çabasına bırakmıştır. İlk askeri hastaneler III. Selim’in orduyu modernize etme çabaları sonucunda açılmıştır (İstanbul Deniz Hastanesi, Haydarpaşa Askeri Hastanesi, Gülhane Askeri Hastanesi gibi). Tıp eğitiminde modernleşmenin zorunlu olduğunu bilen Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi, devrin padişahı II. Mahmud’a (1808-1838) verdiği raporlarla bu gerekliliği vurgulamıştır.

İstanbul’da 14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıphane-i Amire’nin kurulması Türkiye’de modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul edilir. Ardından Cerrahhane-i Mamure kuruldu. Öğretim süresi Tıphane’de 5 yıl, Cerrahhane’de ise 3 yıl olarak belirlenmişti. Okulun ilk hocaları arasında Abdülhak Molla, Müneccimbaşı Osman Saip Efendi bulunmaktaydı. Tıphane’de öğretim Fransızca ve Cerrahhane’de öğretim Türkçe idi. Tıphane’de öğrenciler anatomi, fizyoloji derslerinin yanı sıra kurşun çıkarma, amputasyon, kırık çıkık yerleştirilmesi, yara pansumanı gibi operasyonları öğrenirlerdi. Okul 1838’de bugünkü Galatasaray Lisesi’nin bulunduğu yere taşındı. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ismini aldı ve modernize edildi. Ayrıca 1839’da bir eczacı sınıfı açıldı. Padişah II. Mahmut’un tıp eğitimini batılılaştırma isteği ile 1839’da Viyana’dan Hekim Karl Ambrois Bernard (1810-1844), Jacop Neuner ve eczacı Anton Hofmann çağrıldı. Daha sonra Ambrois Bernard tıp okulunun yönetimine getirildi. Dr. Bernard başkanlığında tıp okulunda daha modern bir eğitime geçilir ve ders programı incelendiğinde Viyana’daki Josephinum’da 1822 yılından beri uygulanan ders programı ile büyük benzerlikler içerdiği görülmektedir. Teorik dersler yanında pratik klinik dersler konulur. Öğrencilere Latince de öğretilmeye başlanmıştır. Diseksiyon için gerekli izin Dr. Ambrois Bernard’ın girişimleri ve hekimbaşı İsmail Efendi’nin çabaları sonucu alınmıştır. Bernard’a yardımcı olmak üzere Avusturya’dan çağrılan Dr. Spitzer 1841 yılından itibaren kadavra üzerinde ilk diseksiyon dersi veren kişi olmuştur.

1847 yılından itibaren Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Avrupalılarca fakülte olarak kabul edildi. Osmanlı Devleti’nde eczacılık yapabilmek için Tıbbiye’ deki Eczacılık Bölümü’nden diploma alma şartı bu dönemde getirildi. Ayrıca ilk kez Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de kadın adaylara yönelik ebelik dersleri konuldu. Yapılan araştırmalar sonucunda batıda uygulamaya konuluşundan hemen bir yıl sonra 1848 yılında kloroformun, bir anestezik madde olarak hayvanlar üzerinde denendikten sonra, cerrahi ameliyatlarda kullanıldığını öğreniyoruz. Kuruluşu için çok büyük emek harcanan bu okul sahip olduğu müzeler, laboratuvarlar, botanik bahçesi ve kütüphanesi ile birlikte 1848 yılında Beyoğlu yangınında kül olmuş ve eğitime ertesi yıl Humbarahane Kışlası’nda devam edilmiştir. 1865 yılında kolera salgınında Gergeroğlu Konağı’na taşındı. 1845 yılından itibaren artan hekim ihtiyacı nedeniyle Beyazıt’taki bir eczanede hekimler nöbet tutmaya başladılar. Nöbet tutan hekimlerin ek ücretleri ile hastaların ilaçlarının maliyeti hazine tarafından karşılanıyordu. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’den mezun olan hekimlerin sayısı ordu için bile yetersiz geliyorsa da, Osmanlı’da sivil halka hizmet vermesi için hekim yetiştirecek başka bir tıp okulu bulunmuyordu. Askeri Tıp Okulu’nda yetişen hekim sayısı, 1870 yılına kadar ancak 300’ü bulabilmişti.

Bu nedenle 1867 yılında Türkçe eğitim veren ilk Sivil Tıp Okulu olan “Mektebi Tıbbiye-i Mülkiye” eğitime açıldı. 1909’da Askeri ve Sivil Tıbbiye’ler Haydarpaşa’daki yeni binada Dr. Cemil Topuzlu başkanlığında Darülfünun Tıp Fakültesi olarak birleştirildi. Boş kalan binada ise Eczacı-Dişçi ve Ebe Okulu açıldı. 1933 Üniversite reformu ile Darülfünun kaldırılarak Tıp Fakültesi adını alır. Ülkemizde “14 Mart Tıp Bayramı”, ilk tıp okulunun kuruluşu olan 14 Mart 1827 tarihine istinaden kutlanmaktadır. İlk kez İstanbul’un işgal altında olduğu 1919 yılının 14 Mart’ında gerçekleştirilmiştir. Osmanlı hekimleri ve padişahın Pasteur’un çalışmalarını yakından takip ettikleri ve kuduz aşısına önem verdikleri bilinmektedir. Cemiyet’i Tıbbiye, 19 Mart 1886 tarihinde Pasteur’u derneğe şeref üyesi yapmıştır. Sultan 2. Abdülhamit tarafından Paris’te kurulacak Pasteur Enstitüsü’ne 1000 altın bağış yapılmasına ve gelişmeleri öğrenmesi amacıyla hekimlerden oluşan bir heyet gönderilmesine karar verilmiştir. Pasteur’e hediyeleri götüren heyetin başında Tıbbiye-i Şahane Dahiliye muallimi Dr. Aleksander Zoeros Paşa vardı. Pastör’ün yanında 6 ay kalan bu heyet dönüşte 1887 yılında Kuduz Aşısı Kurumu’nu (Daülkelp) kurdu ve burada kuduz aşısı üretilmeye başlandı. 1888 yılında Hüseyin Remzi bey Çiçek Aşısı Enstitüsü’nü kurdu. Yine 1893 yılında kurulan Bakteriyoloji Laboratuvarı’nda Aspirin, Kinin hapları ve, kolera, tifo, dizanteri aşıları üretilmeye başlandı.

Osmanlı Devleti’nde sağlık tarihinde önemli rol oynamış bir başka kurum olan Türk Kızılay Derneği (Hilal-i Ahmer Cemiyeti); savaşlar, doğal afetler, salgın hastalıklardan etkilenmiş insanlara yardım etmek üzere 1868 yılında kurulmuştur. Hilal-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) sadece savaş zamanında ordunun yardımına koşan bir oluşum değildi. Doğal afetler, kitlesel göçler, salgın hastalıklarda halkın imdadına yetişen, Kurtuluş Savaşı esnasında çok önemli hizmet veren bir kurum olmuştur. Yine fakir, muhtaç ve evsiz insanları himaye ederek, tıbbi tedavi veren bir bakımevi olarak planlanan Darülaceze Müessesesi 1896 yılında kurulmuştur. Bu kurumlar Osmanlı Devri’nden Cumhuriyet Türkiye’sine kuşaklar boyunca gelişerek günümüze kadar gelmişlerdir.

19. Yüzyılın İkinci Yarısında Osmanlı Türk Tıbbının Ünlü Hekimleri: Dr. Şakir Paşa: Paris’te Claude Bernard’a asistan olmuş ve tıpta deneysel yöntemi Tıbbıye’ye kazandıran isim olmuştur. Operatör Cemil Topuzlu Paşa: İhtisasını Paris’te tamamlamış, asepsi-antisepsi yöntemini ülkemize getirmiş, çok sayıda cerrahi aletin tasarımını yapmıştır. Dr. Esat Feyzi: 1895’te X ışınlarının keşfi sonrası röntgen tekniğini öğrenip Türkiye’de ilk basit röntgen cihazını kurmuş Türk-Yunan Savaşı’nda yaralı askerler üzerinde erlerdeki kırık çıkıkların ve mermi parçalarının tesbiti için kullanmıştır. Dr. Esat Işık Paşa: Paris’te oftalmoloji ihtisası yapmıştır. Oftalmoskop üzerinde düz ve konkav aynalar taşıyan retinoskop aletini geliştirmiştir. Osmanlı Devleti’nin son Sağlık Bakanı olarak görev yaptığı sırada İstanbul’u işgal eden İngiliz kuvvetleri tarafından Malta’ya sürgüne gönderilen aydınlar arasındadır. Prof. Dr. Besim Ömer Akalın: Ömrünün yarısı 19. yy. Osmanlı İmparatorluğu son dönemlerinde yarısı genç Türkiye Cumhuriyeti’nde geçmiştir. Kadın hastalıkları ve doğum alanında, çocuk sağlığı ve hastalıkları alanında çok önemli hizmetleri olmuştur. Hilali Ahmer Cemiyeti’nin yeniden canlandırılmasında, çağdaş ebe ve hemşirelerin yetiştirilmesinde katkıları çok önemlidir.

Osmanlı’da İlk Tıp Dernekleri: 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’da hekimler tarafından bazı dernekler kurulmuş ve örgütlenme yoluna gidilmiştir. Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane (1856) ve Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye (1866) bunlara örnektir.

Osmanlı’da Tıp Dergileri: 19. yy.’da bilimsel gelişmelerin izlenmesinde çıkarılmaya başlanan tıp dergilerinin de çok önemli katkıları olmuştur. İlk tıp dergisi 1849 yılında Mektebi Tıbbiye-i Şahane tarafından Türkçe olarak yayınlanan “Vakayi-i Tıbbiye”dir. Bu derginin yayınlanmasında Hekimbaşı Abdülhak Molla öncülük etmiştir. Bu dergi 2 yıl 10 ay süreli bir yayın olarak çıkarılmıştır. 1849’dan 1928’deki harf devrimine kadar tıp alanında yayınlanan dergi sayısı toplam 48’dir. Bir dernek yayını olarak en uzun süre çıkarılan dergi ise Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane’nin yayın organı ve azınlıklar tarafından çıkarılan “Gazette Medicale de Constantinople’’ olmuştur. 1856 ile 1925 yılları arasında 70 cilt yayınlamış derginin dili Fransızca’dır ve ek sayısında yer alan otopsi raporu ülkemiz modern tıp tarihinde otopsi protokolünün öncülerindendir.

————————————————————————————————————————

Ötenazi

Tarihi açıdan olarak bakıldığında ölüm kavramı “tıbbi bir tanı” işlemidir. Bu nedenle yasalar ölüm olayını resmen ilan etme yetkisini hekimlere vermiştir. Klinik ölüm; solunum, kalp-dolaşım ve merkezi sinir sistemi fonksiyonlarının kalıcı olarak sona ermesidir. Klinik ölümle birlikte tüm organizmada, organ ve dokular düzeyinde biyolojik güç ve fonksiyonlar sona ermez. Burada son süreç hücresel ölüm aşamasıdır. Günümüzde teknolojinin gelişmesi sonucu kalp ve solunum aygıtlarının kullanılmaya başlaması ile beynin tamamen işlev dışı kalmış olması durumunda bile, solunum ve dolaşımın yapay olarak sürdürülmesi sağlanabilir. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak “beyin ölümü” kavramı gündeme gelmiştir. “Beyin ölümü” beynin tümüyle ve geriye dönüşümsüz bir şekilde, işlev dışı kalması ve artık bundan sonra organizmanın kendi başına solunum ve dolaşım yapamayacak duruma gelmesidir. Beyin ölümü gerçekleşmiş kişiler ancak solunum ve dolaşım desteği ile biyolojik olarak yaşatılabilir. Solunum ve dolaşım desteğinin çekilmesi ile biyolojik yaşam sona erer.

Beyin ölümü vakaları aileler için kabul edilmesi sorun yaratan bir durumdur. Çünkü, hasta doğal ısıda ve renktedir, elektrokardiyografi sinüs ritminde olabilir, ventilatör desteği ile solunum sağlandığı için göğüs kafesi inip kalkmaktadır. Aileler bu durumu hayat belirtisi olarak yorumlamakta ve gerçek durumu anlamaları zaman almaktadır. Beyin ölümü; beynin elektriksel potansiyelinin izoelektrik hatta düşmesi demektir. Beyin dokusu oksijensizliğe çok duyarlı olduğu için bu hasar geri dönüşümsüzdür. Beyin ölümü vakalarında hastaya yapılmış olan yapay destek tedavisi, ekip kararından ve kararın aileye bildirilmesinden sonra sona erdirilebilmektedir. Bununla beraber, tıbbi desteğin çekilmesi yani bir “ölüme bırakma” değildir. Çünkü “beyin ölümü” olmuş biri için ikinci bir ölümden söz edilemez. Yani beyin ölümü, “gerçek ölümdür”. Bu nedenle beyin ölümü tanısı almış kişilerin hayata dönmesi mümkün değildir! Yoğun bakım ünitelerinde verilen tüm tıbbi desteğe rağmen ortalama 24-36 saat sonra beyin dışındaki organlar da fonksiyonlarını kaybederler.

Bitkisel hayat; bu durumda beynin yalnızca kortikal bölümü hasar görmüştür. Hasta düşük düzeyde yaşam desteği ile uzun yıllar yaşamını bu durumda sürdürebilir. Bitkisel hayattaki hastaların yaşamına son vermek ülkemizde de suçtur ve adam öldürmek olarak kabul edilmektedir. Koma halinin ise bir çok değişik şekli vardır. Bunlarda bazı beyin fonksiyonları azalmış ya da tamamen kaybolmuş olabilir ama tam anlamıyla beyin ölümü gelişmediğinden ölüm oluşmamıştır. Bu nedenle de bu hastaların organları asla organ naklinde kullanılamaz. Bitkisel yaşama örnek; 1975 yılında ABD’de bitkisel yaşamdaki Karen Ann Quinlan’ın ailesi tarafından kızlarının solunum cihazının çekilmesi için yerel mahkemeye başvurmasıdır. Mahkeme ailenin isteğini kabul etmemiştir. Eyalet yüksek mahkemesi yerel mahkemenin kararını değiştirmiş ve babayı bu konuda hasta ile ilgili karar verecek vasi olarak tayin etmiştir. Mahkeme işlemleri devam ederken, hasta kendiliğinden nefes alıp vermeye başlar ve solunum cihazı çekilir. Karen bundan sonra 10 yıl daha yapay beslenme ile varlığını sürdürür. 1985 yılında akut pnömoniye yakalanarak ölür. Bu olgudan sonra ötenazi ve özellikle aktif gönüllü ötanazi konusuyla ilgili tartışmalar başlamıştır. Bitkisel hayata giren hastanın bu durumdan çıkması etyolojiye bağlı olarak değişir. Kalp durması sonucu gelişen anoksik beyin hasarında üç aydan sonra bilincini kazanma durumu çok seyrek görülür. Beyin travmasından sonra da 12 ayın geçilmesi halinde bilincine kavuşma çok nadirdir. İleri yaşlarda ise travma nedeniyle meydana gelen olaylarda uyanma hali nadir görülmektedir.

Yaşamın Sonu İle İlgili Etik Sorunlar: Günümüzde yüksek teknolojinin tıbba girmesi ile hastanın yaşam süresi uzamakta ve ölümü ertelenmektedir. Bir çok toplumda ve kültürde insanların ağrı, acı çekmeden, başka insanlara ya da araçlara bağımlı kalmadan ölme arzusunu da beraberinde getirmektedir. Ötenazi ya da yardımlı intihar hakkında yapılan tartışmalar, çoğunlukla insanın ve yaşamın kutsallığını gösterme, öldürmeme ve yaşamı uzatma uzatma ödevleri gibi geleneksel hekim ödevleri ve anlayışı üzerine odaklanmaktadır. Yaşamın sonuyla ilgili etik konular denilince; hastanın ölümünü kolaylaştırma, hastanın ölümüne neden olma, ölme hakkı, hastanın ölümüne yardım gibi konular akla gelmektedir. Gerçekte tartışılan konular ise yaşamı destekleyen tedavilerin başlanması, sürdürülmesi, sonlandırılması ya da hiç başlanmaması ile ilgili kararlardır.

Yaşamı Destekleyen Tedaviler: Bunlar; ölüm anını geciktirmek için sağlanan herhangi bir tıbbi girişim, ilaç ve teknolojiye dayalı uygulama olarak tanımlanmaktadır. Yaşam destek sistemleri içerisinde; yapay solunum cihazları, diyaliz aygıtları, resüstasyon (canlandırma), vücut dışı kan dolaşım pompaları, tüple besleme gibi tedavi araçları ve yöntemleri yaşamı destekleyen tedavilerdir. İleri teknolojinin ürünü olan yaşam destek sistemlerinin kullanılmaması durumunda hastanın ölüm sürecinin hızlanacak olması, bazen de kullanılması durumunda hastaya bir yarar sağlamayacak olması, bu kaynakların sınırlı sayıda ya da aşırı pahalı olması ciddi etik ikilemlerin yaşanmasına neden olmaktadır. Yaşamı destekleyen tedavilerin başlanmaması veya çekilmesi kararları hastalar, aileleri ve sağlık çalışanları için oldukça zor bir süreçtir. Tedavinin başlanmaması veya çekilmesi ile kişinin kaçınılmaz sonla karşılaşacağı gerçeği tarafların duygusal davranmalarına neden olmaktadır.

Yaşamı Destekleyen Tedavilerin Reddi: Karar verme kapasitesine sahip olan hasta yaşamı koruyan tedaviler de dahil olmak üzere her türlü tedaviyi reddetme hakkına sahiptir. Bu hak, kişinin kendi hakkında karar verme hakkı ile ilişkilidir. Hastaların tedaviyi reddetme veya başlanmış tedaviyi sonlandırma hakkı ile ilgili bir çok uluslar arası bildirge bulunmaktadır. Ülkemizde 2003 yılında onaylanan İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nde ‘’Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir’’ ifadesi önemlidir. Ekim 1983’te yayınlanan Venedik Bildirgesi’nde “Hekim, ölümcül hastalığın son dönemindeki bir hastada hastanın rızası -hasta kendi isteğini açıklayamıyorsa en yakın akrabasının kararı- ile tedaviyi keserek hastanın acısını dindirebilir.” Kararı önemlidir. Dünya Tıp Birliği (DTB)’nin Eylül 1992’de yayınlanan Hekim Yardımlı İntihar Tutumu’nda: “Hastanın tedaviyi reddetmesi temel bir haktır ve hekimin hastanın bu arzusuna hürmet etmesi ölümüne neden olsa bile etik olmayan bir davranış sayılmaz” beyanı önemlidir.

Ülkemizde de hastaların başlanmamış tedaviyi reddetme veya başlanmış tedaviyi sonlandırma hakkı “Hasta Hakları Yönetmeliği” nin 25. maddesi ile güvence altına alınmıştır. Ancak uygulamada hekim, hastanın tedaviyi reddetmesinin nedenlerini mutlaka hasta ile konuşmalı, hastanın tıbbi durumu kendisine anlatılarak ret kararının nedenleri ve sonuçları değerlendirilmelidir. Tedaviyi ret kararı bazen yanlış ya da eksik bilgi sonucunda alınmış olabilir. Hekim hastasının bilgilerini kontrol etmeli ve ek bilgilendirmeler yapmalıdır. Hastanın psikolojik durumunun değerlendirilmesi de yapılmalıdır. Hastanın ret kararının nedenlerini araştırmak, alternatiflerin de göz önünde tutularak kararın yeniden gözden geçirilmesini sağlamak hatalı kararları önleyebilir. Hastanın kararlarını bilmek her zaman mümkün olmayabilir. Hastanın yakınları veya vekil karar vericiler hasta adına karar veremiyorlarsa, tedaviye başlamama veya sonlandırma kararı sağlık çalışanları tarafından alınabilir. Hastanın yaşamı destekleyen tedavileri reddetmesi palyatif bakımı da ret etmiş olarak değerlendirilmemeli. Hastanın ağrı ve acı çekmesi önlenmeye çalışılmalı, rahat etmesi sağlanmalıdır.

Tıbbi Vasiyet: Günümüzde batı ülkelerinde uygulanmaya başlayan “tıbbi vasiyetler” (advance directive, living will) hasta haklarının yaşama geçirilmesinin ögelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kişinin, ileride, karar verebilme kapasitesinin ortadan kalkması halinde olası tıbbi işlemler hakkındaki isteğini belirten bu tür yazılı belgeler hastaların sahip olduğu hakların hayata geçirilmesine aracılık etmektedirler. Bu tür tıbbi vasiyetlerin genel niteliği biyolojik yaşamı uzatacak teknik-tıbbi müdahalelerin uygulanmasını istememe şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu tıbbi vasiyet içeriğini, genelde kullanılan ifade biçimini şu şekilde bir örnekle dile getirebiliriz: “Eğer, gelecekte karar veremeyecek duruma gelir; bir gün fiziki ve mental sağlığımı, geri dönüşü olmayacak bir şekilde kaybedersem ölüme terk edilmeyi; yapay yöntem ve araçlarla yaşamımın uzatılmamasını istiyorum”.

Ötenazi; bu sözcük eski Yunanca’dan gelmektedir. Eu; iyi, hoş, güzel anlamına gelir. Thanatos; ölüm anlamına gelmektedir. Türkçe karşılığı “İyi ölüm”dür. Tatlı ölüm, rahat ölüm olarak da ifade edilebilir. Günümüzde ötenazinin tanımı ve bu tanım içinde yer alan ögelerle ilgili tartışmalar hala devam etmektedir. Ötanazi’nin sözlük anlamı “İyileşmeyen ve ıstırap verici bir hastalığı olan bir kişinin yaşamına acısız bir şekilde son verilmesidir” şeklindedir. Amerikan Tıp Kurumu’nun ötenazi tanımı: “birini ıstırap veren fiziksel ya da mental durumundan kurtarmak için öldürmek’’ anlamında kullanılmaktadır. Bu eylemin bireyin kendi yararına olduğu düşünülmektedir. Daha kabul gören tanımı ise; “açık onamı olan hastanın hayatının bir başkası tarafından kasıtlı olarak sonlandırılmasıdır”.

Ötenazi Eyleminin Gerçekleşmesiyle İlgili Kavramlar: Aktif ötenazi: direkt bir eylemle ölümün gerçekleştirilmesidir. Bir başkasının hastanın yaşamını sonlandırma niyetiyle eylemi yerine getirmesi durumudur. Günlük hayattaki tartışmalarda ötanazi derken ima edilen aslında aktif ötanazidir. Aktif ötanazi tartışmaları ise gerçekte; ümit kesilmiş, ağrı içindeki, terminal dönemdeki (ileri dönem kanser vakaları gibi) hastaların öldürülmesidir. Pasif ötenazi (ortotanezi): devam eden tedavinin yararsız olduğunun kanıtlanması durumunda; hastaya uygulanan tıbbi girişimlerin durdurulması, yaşamsal desteğin çekilmesi (mekanik ventilasyon vb), hastanın doğal seyrine bırakılması, duran kalbi canlandırmamak şeklinde yapılmaktadır. Hastanın içinde bulunduğu durumun doğal sonucu ölümdür. Bu eylem bazı yazarlarca ’’ölüme terk etmek – izinli ölüm’’ olarak da tanımlanmaktadır.

Ötenazide Hastanın İzni İle İlgili Kavramlar: Gönüllü (voluntary) aktif ötenazi: hastanın isteği üzerine doğrudan onun ölümüne neden olunmasıdır. Gönüllü aktif ötanazinin bazı koşulları vardır; kişi kendi durumunu anlayıp karar verebilecek kapasitede olmalıdır (kişinin demans, akıl hastalığı veya mental geriliği olmamalıdır), hastanın ölümcül hastalığa yakalanmış olması ve dayanılmaz ağrıları olması, hastanın içinde bulunduğu durumla ilgili tüm gerçekler hastaya anlatılarak, hastanın seçtiği yöntem için izin alınmasıdır (öldürücü madde enjeksiyonu), gönüllü olunmalıdır (kişinin serbestçe, zorlayıcı etkiler olmadan karar vermesidir). Gönüllü olmayan aktif (non-voluntary) ötenazi: onam verme yeterliliğinde olmayan bir hastanın ölümünün vekil onamla ve tıbbi işlemlerle yapılmasıdır. Hastanın bu konudaki iradesinin hasta tarafından dile getirilmediği, bilincin kapalı olduğu koma, bitkisel yaşam, onam veremeyecek kadar akıl hastalığı gibi durumlarda ilaç veya başka yöntem kullanılarak uygulanan ötenazidir. Gönülsüz-aktif (involuntary) ötenazi (onamsız ötenazi): bu tür ötenazide hasta yeterli olduğu halde gönüllülük sorgulanmamaktadır. Hasta bilinçli ve onam verebilecek durumda iken kendisinden herhangi bir istek gelmeden ve sorulmadan ilaç ya da başka müdahale ile hastanın ölümüne neden olmaktır. Hastanın gönüllülüğü sorgulanmamaktadır hatta hasta ölmek istemediğini de bildirmiş olabilir. Bu tür ötenazi hem etik hem de yasal olarak cinayet olarak değerlendirilmekte ve hiçbir şekilde savunulmamaktadır. Gönülsüz aktif (involuntary) ötanazinin en tipik ve uç örneği 1939 yılında Almanya’da görülmüştür; tedavi edilemeyen hastalar, sakatlar ve yaşlılar Nazi Toplama kamplarında bireylerin isteklerine aykırı olarak öldürülmüşlerdir. Ötenazi ile ilgisi olmayan bu cinayetler ötanazi adı altında gerçekleştirilmiştir.

Erken Pediatrik Ötenazi: Ağır anomalilerle dünyaya gelen yeni doğan bebeğin öldürülmesine dayanan ötenazi türüdür. Özellikle ağır santral sinir sistemi anomalilerinin eşlik ettiği durumlar veya yaşama şansı sınırlı diğer sistemik anomalilerle doğan bebeklerde söz konusu olmaktadır. Hollanda’da 2006 yılından beri bu tür ötenazi uygulaması yasal olarak başlamıştır.

Hekim Yardımlı İntihar (Pysician Assisted Suicide): Hekimin hastaya kolayca hayatını sonlandırabilmesi amacıyla gerekli bilgi ve/veya aracı sağlamasıdır. Hekimin hastanın ölümünü kolaylaştıracak eylemi yapması için ona intihar etme yolları hakkında bilgi (ilaç isimleri, ölümcül doz) veya intihar etme araçları (ilaç, karbon monoksit gazı gibi) sağlayarak hastanın yaşamını başka bir yardıma ihtiyaç kalmadan sonlandırmasına yardım etmektir. Yardımlı intihara “to Kevork” isminin verilmesi önerilmektedir. Michigan’lı Dr. Kevorkian tarafından 1998 yılında ALS’li hastasını öldürmek için geliştirilen yardımlı intihar yönteminde; hekim hastanın ölmesine yetecek dozda ilacın bulunduğu cihazı hazırlar, hasta kendini hazır hissettiğinde ilacın salınacağı düğmeye basar ve bir süre sonra ölüm gerçekleşir. Dr. Kevork’un daha yakın zamandaki yönteminde hastaya karbonmonoksit gazı ile soluması için yüz maskesi sağlar. 1992 yılında ’’Dünya Tabipler Birliği’nin hekim yardımlı intihar için tutumu’’ adlı bildirgesinde hekim yardımlı intiharın tanımı yapıldıktan sonra; ötenazi gibi hekim yardımlı intihar da etik değildir ve tıp mesleğinde olanlar tarafından asla uygulanmamalıdır, hekimin bir kimseye yaşamını sona erdirmekte bilerek ve kararlı olarak yardım etmesi etik değildir, ancak hastanın tedaviyi reddetmesi temel bir haktır, “hekimin hastasının bu hakkına saygı göstermesi (ölümüne neden olsa bile) etik olmayan bir davranış sayılmaz” denmektedir.

Ötenaziye Tarihi Bakış: Antik Yunan’da ve Roma’da ağır hastaların tedavi edilmeyerek ölüme terk edildikleri, özellikle altmış yaşını geçenlerin intihar etmeleri olağan karşılanıp, bu amaçla baldıran zehiri içtikleri bilinmektedir. Hipokrat yemininde yer alan “yardım et ya da en azından zarar verme ve insan yaşamına saygı göster” ya da “talep olsa dahi kimseye öldürücü zehir verme” sözü o dönemde bu tür uygulamalara dikkat çekmektedir. Bunun yanında dönemin düşünürlerinin birçoğu ise, tedavisi mümkün olmayan yetişkin hastaların rızaları olmasa dahi öldürülmelerinin veya tedavi ve bakımı keserek ölmelerine yol açmanın uygun olduğunu iddia etmişlerdir. Platon “Devlet” adlı eserinde, iki durumda intiharı haklı göstermektedir. Bunlardan birincisi tedavisi mümkün olmayan bir hastalık durumu, ikincisiyse sürekli sakatlık durumudur. Ötenazinin terim olarak ilk kullanımı ise 12. yy’da Roger Bacon tarafından yapılmıştır. Bacon’a göre “doktorların görevi hastanın sağlığına kavuşmasını sağlamak, ağrı ve acılarını hafifletmektir”. Bu görev, hastayı sadece iyileştirmek olmamalı. Hastayı rahat ve kolay bir ölüme hazırlamak gerektiğinde de bu görev yerine getirilmelidir.

Ötenazi düşüncesi onbeşinci yüzyıldan itibaren taraftar bulmaya başlamıştır. Örneğin, Thomas More acı verici bir yaşamın sonlandırılmasının çok daha iyi olduğunu savunmuştur. Ötenaziyi savunanlar bireyin onuruna ve özerkliğine saygı ile temellendirerek görüşlerini haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. Genel olarak entelektüel yetenek ve becerilerini kaybetme, fiziksel olarak özürlü olma ya da komada olma onur kaybı olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca hasta ölmesine yardım istediği anda hastalığının neden olduğu ağrı ve acılara dayanmak zorundadır ve sürdürülen tedaviler aşırı ekonomik yük getirmektedir. Hasta kendisinin sosyal ve ekonomik açıdan yük olduğundan dolayı suçluluk duyabilmektedir. Bu nedenle hasta daha fazla yük olmamak için ölmeyi seçmiş olabilir. Bugün iyileşmesi mümkün olmayan hastalar için dünyanın her yerinde açıkça ya da gizlice özellikle pasif ötanazi uygulandığı şeklinde görüşler vardır.

Ondokuzuncu yüzyılda da ötenazi tartışmaları devam etmiştir. Ötenaziyi savunan dernekler kurulmuş, ayrıca merhamet ölümü (mercy killings, şefkatli öldürme) gibi yeni kavramlar ortaya çıkmıştır. Merhamet ölümü (mercy killings); hastalık ya da yaralanma sonucu geriye dönüşsüz bir durumda olan ve kontrol edilemeyen ağrı, acı içinde bulunan hastanın öldürülmesi eylemidir. Genellikle şefkatli öldürme aile üyeleri, arkadaş ya da toplumda bu rolü oynayacak kişi tarafından yapılmaktadır. Özellikle çocukları ağır bir sakatlığa sahip anne ve babalar tarafından merhamet ölümü (mercy killings) talep edilmektedir. Şefkat duygusu, çekilen acıların sonlandırılması için yeterli etik gerekçe sağlamamaktadır. Günümüzde bazı ülkelerde ise; yaşlılık, alzheimer hastalığı, tedavisi mümkün olmayan hastalar için hasta yakınları tarafından da ötenazi istendiği bilinmektedir.

İlahi dinler intihara ve öldürmeye karşı çıktıklarından ötenaziye de karşı durmuşlardır. Hatta bu tür eylemler en büyük günahlardan sayılmıştır. İslam dünyasında intihar ve öldürme en büyük günahlardan sayıldığı için ötenaziye de her zaman karşı durulmuştur. Kilise etkisindeki Ortaçağ Avrupa’sında ötanazinin Antik Yunan dönemine göre kabul görmediği bilinmekte, bunda kilisenin tutumunun etkili olduğu anlaşılmaktadır. Museviler de, Allah’ın iradesine karşı çıkmak olarak gördükleri intiharı ve dolayısıyla ötanaziyi reddederler. Günümüzde ötenazinin yasal olduğu ülkeler bulunmaktadır. Belçika, Hollanda, İsviçre, ABD’nin bazı eyaletleri (Oregon ve Washington gibi), İsveç yasalarında ötenazi etkin olarak öldürücü ilaç verme işlemi şeklinde uygulanmaktadır.

Ülkemiz yasalarına göre hastanın iyileşmesi hususunda hiçbir umut olmasa dahi, hekim öldürmek suretiyle yardımda bulunmamalıdır. Hasta Hakları Yönetmeliği Madde 13: “Ötenazi yasaktır. Tıbbi gereklerden bahisle veya her ne suretle olursa ol­sun, hayat hakkında vazgeçilemez. Kendisinin veya bir başkasının talebi olsa dahil, kimsenin hayatına son veri­lemez.” Resmi Gazete Tarih: 01.08.1998, Sayı: 23420. Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 14. maddesinde de ötenazi yasaktır. Terminal hastalara yardım; hekim terminal dönemdeki hastalara her türlü insani yardımı yapmaya, insan onuruna yaraşır koşulları sağlamaya ve çekilen acıyı olabildiğince azaltmaya çalışır (TTB Hekimlik Mesleği Etik Kuralları).

Ötenazi Tartışmaları Ve “Buzda Kaymak” Kavramı: Ötenazi konusunda bazı etikçiler, gerekli düzenlemelerin yapılmasıyla, insani değerler açısından tehlikeli bir durumun oluşmayacağını, günümüzdeki etik kaygıların ileride gereksiz olacağını savunmakta. Bu tür tıbbi müdahaleleri etik yönden olumsuz olarak değerlendiren bazı etikçiler ise, bunları kabullenmenin var olan değerleri sarsabileceğini, insanlığın gelecekte önemli tehlikelerle karşılaşılabileceğini vurgulamaya çalışmaktadırlar. Bu konuda tıbbi müdahalelerin benimsenmesi, meşrulaştırılması ya da yasal kabulüne karşı çıkan görüşlerde söz konusu tehlikelere dikkat çekmek için simgesel bir anlatım biçimi olarak “Buzda Kaymak” kavramından yararlanılmaktadır. Burada, “Buzda kaymak” İngilizce’deki “Slippery slope” ya da “wedge argument” gibi ifadelerin Türkçe adlandırılması olarak kullanılmıştır. Buzda kaymak olayı, kuşkusuz, başına gelmiş olsun olmasın herkesin sonucunun ne olabileceğini kestiremeyeceği bir durumdur. Buzla kaplanmış bir zeminde kayacak olursanız kaymaya başladıktan sonra pozisyonunuza müdahale etme şansınız çok azdır. Böylece kendinizi ister, istemez arzu etmediğiniz daha kötü bir noktada bulabilirsiniz. Sözlük anlamıyla, buzda kaymak (slippery slope) ifadesiyle anlatılan ifadeye göre; etik değerleriniz için kabul edilemez kötü olduğunu bildiğiniz bir yönde, masumca bir adım atmanın tehlikesiz olacağını varsaydığınızda ve ilk hareketi yaptığınızda, buz üzerinde kaymaya başlamışsınız demektir.

Dünya Tabipler Birliği’nin 1987 yılında Madrid’de kabul ettiği “Ötenazi Bildirgesi”ne göre: “Bir hastanın yaşamını kendi yada çok yakınlarının izni ile de olsa sonlandırmak olan ötanazi etik değildir, ancak bu durum hekimi, hastalığının son dönemlerinde olan bir hastanın doğal ölüm süreci ile ilgili isteğine saygı göstermekten alıkoyamaz” mutabakatına varılmıştır. Günümüzde aktif ötanazi ile ilgili sağlık, etik ve hukuk açısından kavram karmaşası hala devam etmektedir. Bu da aktif ötenazinin içerik ve kapsam olarak kesin şekilde tanımlanamamasından, sınırlarının net bir “şekilde çizilememiş” olmasından kaynaklanmaktadır.

————————————————————————————————————————

Selçuklu Dönemi Türk Tıbbı

Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra da büyük devletler kurmuşlar ve buralarda da sağlığa oldukça önem vermişlerdi. Mısır’da Tolunoğulları Devletinde Ahmed İbni Tolun 9. yüzyılda Tolun Hastanesi’ni kurdurmuş ve çok düzenli ilk hastane ve eczaneyi halkının hizmetine sunmuştu. Bu hastane kendi vakıf gelirleriyle çalışıyordu. Türk devletleri olan Karahanlılar, Gazneliler, Harzemşahlar döneminde İbni Sina, Razi, Farabi, Biruni gibi ünlü hekimler yetişmişti. Büyük Selçuklular döneminde; Nizamül Mülk 1067‘de Nizamiye Medresesi ve hastanesini, Nurettin Zengi 1157‘de Şam’da Nurettin hastanesi ve tıbbıyesini, Selahattin Eyyubi Mısır’da bir çok medrese ve hastaneyi kurdurmuştu. Bu medreselerde tıp matematik, astronomi, eğitimi de veriliyordu.

Büyük Selçuklu Devleti’nin batıya doğru hareketi ile Anadolu kapıları açılmıştı. 1071 yılında Alp Arslan’ın Malazgirt’te kazandığı zaferden sonra Türkler kısa zamanda Anadolu’ya göç ettiler. 13. yüzyılda Anadolu büyük Türk nüfusu ile artık Türk vatanı olmuştu. Anadolu Selçuklularının Doğu-Batı ve Kuzey-Güney arasında milletlerarası ticaret yollarına sahip olması ekonomik açıdan çok önemli idi. Selçuklu sultanları dikkatle uyguladıkları siyasi ve ekonomik politikalarıyla bu önemli ticaret merkezlerini idare ettiler. Ticarette zenginleşme ile birlikte ülkenin her alanda gelişmesine de önem verilmişti. Konya, Kayseri, Sivas gibi şehirler önemli birer merkez haline gelmiş, yeni hastanelerin yani darüşşifaların açılması gündeme gelmiştir. Ülke medrese, imaret, cami, köprü, han, hamam ve hastanelerle donatılmış, halkın refah seviyesi oldukça yükselmiştir.

Bu dönemde Anadolu’da çok sayıda hastane, kaplıca, hamam, sosyal yardım kuruluşu gibi tesisler de bulunmaktadır. Kervansaraylarda da ayrıca sağlık hizmeti verilmektedir. Dönemi için oldukça gelişmiş bu sağlık hizmeti anlayışının devletin bilinçli bir sağlık politikasının sonucu olduğu görülmektedir. Yine Anadolu’da zengin şifalı su kaynakları olduğu bilinmekte ve kullanılmaktaydı. 14. yy’da Anadolu’da üç yüzden fazla kaplıca vardı. Selçuklu döneminde benimsenen tıp anlayışı İslam tıbbının özelliklerini taşımaktadır. Hipokrat, Galen gibi hekimlerin tıp anlayışını benimseyen İslami tıp anlayışı Anadolu Selçuklu döneminde de etkisini sürdürmüştür. Klasik tıp anlayışı içinde Selçuklu hekimleri de 4 humor/sıvı (kan, balgam, sevda veya kara safra, sarı safra) teorisine bağlı kalmışlardır. İlkbahar kanı, yaz sarı safrayı, sonbahar sevdayı (kara safra), kış balgamı harekete geçirirdi.

Bu dönemde Anadolu’da bulunan hekimler göz, ağız ve diş tedavisine önem vermişlerdir. Göz hastalıkları için “kehhal” adını taşıyan hekimler bulunmaktadır. İç hastalıkları ile ilgili tedaviler daha çok ilaçla yapılırken, cerrahi nitelikte en çok yapılan müdahaleler kırık-çıkık, incinme, çıban, ur, yaraların tedavisi gibi müdahaleler şeklindedir.

Darüşşifalar: Darüşşifalar, işlevsel olarak bugünkü hastanelere karşılık gelen hizmet kurumlarıdır. Buralarda halka tedavi edici sağlık hizmeti sunulmaktaydı. Ayrıca eğitim ve öğretimin ilk kurumsallaştığı yer olarak görülen medreseler Büyük Selçuklular tarafından açılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Alparslan’ın veziri Nizamülmülk tarafından açılan Nizamiye medresesi ve hastanesi ile medrese geleneği hem doğuyu hem de batıyı etkilemiştir. Anadolu Selçuklu döneminde hemen her şehirde Darüşşifa, Darüssıhha, Bimaristan veya Maristan adı ile hastaneler açılmıştır. Bu dönemde sağlıkla ilgili yapılaşmadan başka ordu için develerle taşınan seyyar hastaneler, kervansaray hastaneleri, saray hastaneleri ve halk hastaneleri kurmuşlardır.

Anadolu Selçuklularındaki tıp eğitimi İslam Medeniyeti döneminde başlamış medrese ve darüşşifalarda verilen tıp eğitimi şeklinde idi. Hekim adayı hocasını seçer ve onun derslerine katılır, pratiklerde yanında bulunarak eğitimini tamamlamaya çalışırdı. Burada eğitim görenler “Hoca”sından “icazet” (diploma, mesleki belge) almakta ve göreve başlamaktaydılar. Ayrıca Anadolu’da serbest hekimler tarafından diğer mesleklerde olduğu gibi usta-çırak eğitimi geleneğiyle tıp eğitimi de veriliyordu. Anadolu’daki darüşşifalar güncel bilgi ve beceriye sahip hekim ve sağlık kadrosuna sahiptirler. Halk, hastalık durumlarında bu hekimlere güvenerek rahatça başvurabiliyorlardı. Darüşşifalarda din, dil, ırk farkı gözetilmeden her hastanın tıbbi bakım ve tedavisi yapılmaktaydı. Hastaların ilaçları da buralarda yapılır ve parasız olarak hastalara dağıtılırdı. Darüşşifaların yönetimi vakıflar tarafından yapılırdı. Sağlık kuruluşları ait olduğu vakıflar tarafından idare edilmiş olsalar da, buralarda görev yapacak hekimler Selçuklu sultanları tarafından tayin edilmişlerdir.

Selçuklu döneminde Anadolu’da inşa edilmiş olan darüşşifalardan yalnızca Sivas’takinin vakfiyesi günümüze kadar gelebilmiş diğerlerinin ise vakıf belgeleri kaybolmuştur. Sivas İzzeddin Keykavus Darüşşifası Vakfiyesi sayesinde Anadolu Selçuklu dönemi darüşşifalarının kadroları ve işletilmesi hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Ayrıca görevli hekimlerin ve cerrahların yazdıkları eserlerde darüşşifaların çalışma biçimleri hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Anadolu’da Selçuklu ve daha sonra Osmanlılar tarafından inşa edilen darüşşifaların bir kısmı hanım sultanlar tarafından yaptırılmıştır. Selçuklular döneminin tıp ve diğer bilimlere ait eserleri Topkapı Sarayı’nda Üçüncü Ahmet Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Selçuklular döneminde ülke başta Moğollar ve Haçlı seferleri olmak üzere pek çok istilalara uğramıştır. Bir çok eser bu yüzden kaybolmuştur.

Selçuklular Dönemindeki Bazı Darüşşifalar: Halep, Nurettin Seyit ve Ergun Kamili Darüşşifası. Erbil, Gökbörü Hastanesi. Şam, Kaymeri Hastanesi. İsfehan, Kutluğ Türkan Hastanesi. Mısır, Seyfettin Kalavun Hastanesi. Kayseri, Gevher Nesibe Darüşşifası. Sivas, 1. Keykavus Darüşşifası. Konya, Alaeddin Darüşşifası.

Anadolu Selçuklularının uzun yıllar başşehri olan Konya’da da çeşitli sağlık kurumları hizmet vermiştir. Konya ve Aksaray’a üç darüşşifa yapıldığı bilinmektedir. Bunlardan bir tanesi Karatay Medresesi’nin karşısına yaptırılan darüşşifa’dır. Burası önce medrese sonra hastane olarak kullanılmıştır. Günümüzde bu hastanenin yalnızca arka eyvanı kalmıştır. Eyvan; avluya bakan tarafı dışarıya açık olan oda. Konya’da bir başka darüşşifa Beyhekim mahallesi’nde bulunmaktadır ki varlığı bilindiği halde ondan bir iz kalmamıştır. Burası ile ilgili bildiklerimiz; Ekmeleddin isminde bir başhekim ile Konya’lı Sadettin, Ebubekir bin Zeki, Kemaleddin Karatay ismindeki hekimlerin burada görev yaptıklarıdır.

Selçuklular, konsültasyona önem vermişlerdir. Konsültasyon için başka ülkelerden bile hekim davet etmişlerdir. Ayrıca şehirlerde oturan hekimlerin yanı sıra şehir ve kasabaları gezerek mesleğini yapan hekimler de vardı. Selçuklu döneminde darüşşifalara hekim tayini konusunda iki belgenin varlığı bilinmektedir. Bunlardan bir tanesinde Konya Darüşşifası’na hekim Burhaneddin Ebu Bekir’in atanmasından söz edilmektedir. Belgede hekimin maaşını darüşşifanın vakfından alacağı, ayrıca hastalara şefkat ve merhametle davranıp, hastalarla akıl hastaları arasında fark gözetmemesi gerektiği yazmaktadır. İkinci belgede ise Hekim Şerafeddin Yakub’un başarılı bir hekim olduğu için hastanede görevlendirildiği belirtilmektedir. Söz konusu belgede hekimin ilaçların içeriğini klasik tıbbi eserlere göre yazması, zengin ile fakir ayrımı yapmaması istenmektedir.

Anadolu Selçuklu Hastaneleri’nin bazılarında (Kayseri, Çankırı, Kastamonu) taşa kazılmış bir yılan figürü bulunmaktadır. Üç, bazen de dört kıvrımlı olan bu yılan oymaları eski Türk’lerde devletin sembolüdür. Eserlerinden cerrah olduğu anlaşılan Kırşehir’li Ahi Evren’in yazılarından o dönemde Anadolu’da yılanın tıp hayatı üzerinde önemli bir etkisinin olduğu anlaşılmaktadır. Yılandan panzehir elde edildiğinden yine bu hekimin eserlerinde söz edilmektedir. Selçuklu döneminde Anadolu’da ilaçlar şehirlerde aktar dükkanlarında ya da bizzat hekimler tarafından hazırlanır ve satılırdı. İlaçların büyük bölümünün hazırlanmasında Anadolu’da yetişen bitkiler kullanılırdı. İlaç için gereken diğer maddeler ise İpek ve Baharat yolu ile Hindistan’dan ve İslam ülkelerinden sağlanırdı. Darüşşifa ve kervansarayların içinde de kendi ölçülerinde eczaneleri vardı. Anadolu Selçukluları döneminde devlet organizasyonunun dili Farsça, bilim dili Arapça, konuşma dili Türkçe idi. Zamanla tıp dili Türkçeleşti. Anadolu’da Türkçe tıp eserleri yazılmaya başladı. Hekim Bereket’in 1233 yıllarında Arapça yazdığı kendi tıp kitabını Türkçeye tercüme etmesi buna ilk örnektir. Daha sonra Beylikler döneminde tıp kitapları Türkçe yazılmaya devam edilmiştir.

Hekim Bereket: Tuhfe-i Mübarizi adıyla, Anadolu’da Türkçe ilk tıp kitabını yazan tabiptir. Eser 4 bölümden oluşmaktaydı. Bu kitapta ilaç olarak kullanılan bitkilerin önce tek tek isimleri, daha sonra ilaç formülleri verilmiştir. Bu bilgilerin önemli bir kısmı İbni Sina’nın eserinden özetlenmiş ve Hekim Bereket bunlara kendi tecrübelerini de ilave etmiştir.

Ekmeleddin-i Nahcivani: Konya’da Hz.Mevlana döneminde yaşayan önemli bir hekimdir. Sarayın, devlet erkanının, Hz.Mevlana ve çevresinin hekimliğini yapmıştır.

İbrahim Tiflisi: Selçuklu döneminin ünlü hekimlerindendir. Tıpla ilgili olarak yazmış olduğu otuzdan fazla eseri vardır. Bunlardan en ünlüsü Edviyetü’l-Edviye isimli eseridir. İlaçların toplanması, depolanması, kaynatılması, kullanımı, kullanım süresinden, ayrıca ilaçların formülleri ve hazırlanışından bahseden eczacılığa ait bir eserdir.

Hekim Gazanfer Tebrizi: Anadolu Selçukluları döneminde Konya’da yaşamış önemli hekimlerdendir. Sarayda ve önemli sağlık kuruluşlarında hizmet etmiştir. Hekim Ekmeleddin ile birlikte Hz.Mevlana’yı tedaviye çalışan hekimlerdendir.

————————————————————————————————————————

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi

Bakanlar Kurulu Kararının Tarihi: 13.1.1960, No: 4112578. Yayımlandığı Resmi Gazetenin Tarihi: 19.2.1960, No:10436.

6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanununun 7 nci maddesi mucibince tabip odalarına kayıtlı bulunan tabip ve diş tabipleri, bu Nizamname hükümlerine tabidirler.

Birinci Kısım

Umumi kaide ve esaslar burada yer alır.

Madde 1: Tabip ve diş tabiplerinin, deontoloji bakımından riayetle mükellef oldukları kaide ve esaslar bu Nizamnamede gösterilmiştir.

Madde 2: Tabip ve diş tabibinin başta gelen vazifesi, insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine ihtimam ve hürmet göstermektir. Tabip ve diş tabibi; hastanın cinsiyeti, ırkı, milliyeti, dini ve mezhebi, ahlâki düşünceleri, karakter ve şahsiyeti, içtimai seviyesi, mevkii ve siyasi kanaati ne olursa olsun, muayene ve tedavi hususunda âzami dikkat ve ihtimamı göstermekle mükelleftir.

Madde 3: Tabip, vazifesi ve ihtisası ne olursa olsun, gerekli bakımın sağlanamadığı âcil vakalarda, mücbir sebep olmadıkça, ilk yardımda bulunur. Diş tabibi de, kendi sahasında aynı mükellefiyete tabidir.

Madde 4: Tabip ve diş tabibi, meslek ve sanatının icrası vesilesiyle muttali olduğu sırları, kanuni mecburiyet olmadıkça, ifşa edemez. Tıbbi toplantılarda takdim edilen veya yayınlarda bahis konusu olan vakalarda, hastanın hüviyeti açıklanamaz.

Madde 5: Sağlık müesseselerinde tatbik olunan usul ve kaideler mahfuz olmak üzere, hasta; tabibini ve diş tabibini serbestçe seçer.

Madde 6: Tabip ve diş tabibi, sanat ve mesleğini icra ederken, hiç bir tesir ve nüfuza kapılmak- sızın, vicdanî ve meslekî kanaatine göre hareket eder. Tabip ve diş tabibi, tatbik edeceği tedaviyi tâyinde serbesttir.

Madde 7: Tabip ve diş tabibi sanat ve mesleğinin icrası dışında dahi olsa, meslek ahlâk ve adabı ile telif edilemeyen hareketlerden kaçınır.

Madde 8: Tabiplik ve diş tabipliği mesleklerine ve tedavi müesseselerine, ticari bir veçhe verilemez. Tabip ve diş tabibi, yapacağı yayınlarda tababet mesleğinin şerefini üstün tutmaya mecbur olup, her ne suretle olursa olsun, yazılarında kendi reklâmını yapamaz. Tabip ve diş tabibi, gazetelerde ve diğer neşir vasıtalarında. reklâm mahiyetinde teşekkür ilânları yazdıramaz.

Madde 9: Tabip ve diş tabibi, gazete ve sair neşir vasıtaları ile yapacağı ilânlarda ve reçete kâğıtlarında. ancak ad ve soyadı ile adresini, Tababet İhtisas Nizamnamesine göre kabul edilmiş olan İhtisas şubesini, akademik unvanını ve muayene gün ve saatlerini yazabilir. Muayenehane kapılarına veya binaların dışına asılacak tabelâların ebadı ve adedi, mahallî tabip odaları tarafından tespit edilebilir. Tabipler ve diş tabipleri, tabip odalarının bu husustaki kararlarına riayet etmekle mükelleftirler. Tabelâlarda en çok iki renk kullanılabilir. Işık verici vasıtalarla tabelâları süslemek yasaktır.

Madde 10: Araştırma yapmakta olan tabip ve diş tabibi, bulduğu teşhis ve tedavi usulünü, yeter derecede tecrübe ederek faydalı olduğuna veya zararlı neticeler tevlit etmeyeceğine kanaat getirme- dikçe, tatbik veya tavsiye edemez. Ancak, yeter derecede tecrübe edilmemiş olan yeni bir keşfin tatbikatı sırasında alınacak tedbirler hakkında ilgililerin dikkatini celbetmek ve henüz tecrübe safhasında olduğunu ilâve etmek şartı ile, bu keşfi tavsiye edebilir. Bir keşif hakkında yanlış kanaat uyandıracak ifadeler kullanılması yasaktır.

Madde 11: Tecrübe maksadı ile insanlar üzerinde hiç bir cerrahi müdahale yapılamayacağı gibi aynı maksatla, kimyevî, fiziki veya biyolojik şekilde herhangi bir tedavi de tatbik edilemez. Klâsik metotların bir hastaya fayda vermeyeceği klinik veya lâboratuvar muayeneleri neticesinde sabit olduğu takdirde, daha önce, mûtat tecrübe hayvanları üzerinde kâfi derecede denenmek suretiyle faydalı tesirleri anlaşılmış olan bir tedavi usulünün tatbiki caizdir. Şu kadar ki, bu tedavinin tatbik edilebilmesi için, hastaya faydalı olacağının ve muvaffakiyet elde edilmemesi halinde ise mûtat tedavi usullerinden daha elverişsiz bir netice alınmayacağının muhtemel bulunması şarttır. Evvelce tecrübe edilmiş olmamakla beraber, zarar vermesine ihtimal bulunmayan ve hastayı kurtarması katî görülen bir müdahale yapılabilir.

Madde 12: Tabip ve diş tabiplerinin: A) Hastalara, herhangi bir suretle olursa olsun, haksız bir menfaat teminini istihdaf eden fiil ve hareketlerde bulunmaları caiz değildir. B) Birbirlerine, muayene ve tedavi için hasta göndermeleri mukabilinde ücret alıp vermeleri caiz değildir. C) Kendilerine hasta temini maksadıyla, eczacı, yardımcı tıbbi personel ve diğer her hangi bir şahsa tavassut ücreti ödemeleri caiz değildir. D) Şahsi bir menfaat düşüncesi veya gayri meşru bir gaye ile ilâç, tıbbi alet veya vasıtalar tavsiye etmeleri yahut sağlık müesseselerine hasta sevk etmeleri veya yatırmaları caiz değildir. E) Muayene ve tedavi ücretinin tespiti ve bunun ödenmesi hususunda, üçüncü şahısların tavassutunu kabul etmeleri caiz değildir.

İkinci Kısım

Meslektaşların hastaları ile münasebetleri burada yer alır.

Madde 13: Tabip ve diş tabibi, ilmî icapları uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez. Tababet prensip ve kaidelerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yasaktır. Tabip ve diş tabibi; teşhis, tedavi veya korunmak gayesi olmaksızın, hastanın arzusuna uyarak veya diğer sebeplere, aklî veya bedenî mukavemetini azaltacak her hangi bir şey yapamaz.

Madde 14: Tabip ve diş tabibi, hastanın vaziyetinin icap ettirdiği sıhhi ihtimamı gösterir.Hastanın hayatını kurtarmak ve sıhhatini korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya veya dindirmeye çalışmakla mükelleftir. Tabip ve diş tabibi hastasına ümit vererek teselli eder. Hastanın maneviyatı üzerinde fena tesir yapmak suretiyle hastalığın artması ihtimali bulunmadığı takdirde, teşhise göre alınması gereken tedbirlerin hastaya açıkça söylenmesi lâzımdır. Ancak, hastalığın, vahim görülen akıbet ve seyrinin saklanması uygundur. Meşum bir prognostik hastanın kendisine çok büyük bir ihtiyatla ihsas edilebilir. Hasta tarafından, böyle bir prognostiğin ailesine açıklanmaması istenilmemiş veya açıklanacağı şahıs tâyin olunmamış ise, durum ailesine bildirilir.

Madde 15: Hastaya bakmak üzere bir aile nezdine veya herhangi bir müesseseye çağrılan tabip, korunmayı da sağlamaya çalışır. Tabip, hastalara ve onlarla birlikte yaşayanlara, kendilerine ve muhitlerine karşı mesuliyetlerini bildirir. Tabip icabında, tedaviye devamı reddetmek pahasına da olsa, hijyen ve korunma kaidelerine riayeti temin için gayret sarf eder.

Madde 16: Tabip ve diş tabibi bir kimsenin sıhhi durumu hakkında, ilmi metotları tatbik suretiyle bizzat yaptığı muayene neticesinde edindiği vicdani ve fennî kanaate ve şahsi müşahedesine göre rapor verir. Hususi bir maksatla veya hatır için rapor veya her hangi bir vesika verilemez.

Madde 17: Tabip ve diş tabibi, hastanın hususi veya ailevî işlerine karışamaz. Ancak, hayatî ehemmiyeti haiz bulunan veya sağlık bakımından zaruri görülen hallerde. mümkün olan kolaylığı ve mânevi yardımı sağlar.

Madde 18: Tabip ve diş tabibi, âcil yardım, resmî veya insani vazifenin ifası halleri hariç olmak üzere, meslekî veya şahsi sebeplerle hastaya bakmayı reddedebilir.

Madde 19: Tabip ve diş tabibi meslekî veya şahsi sebeplerle, tedaviyi bitirmeden hastasını bırakabilir. Ancak, bu gibi hallerde, diğer bir meslektaşın tedavi veya müdahalesine imkân verecek zamanı evvelden hesaplayarak hastayı vaktinde haberdar etmesi şarttır. Hastanın bırakılması halinde hayatının tehlikeye düşmesi veya sıhhatinin zarara uğraması muhtemel ise, diğer bir meslektaş temin edilmedikçe, hastayı terk edemez. Hastayı bu suretle terk eden tabip veya diş tabibi, lüzum gördüğü veya hasta tarafından talep edildiği takdirde, tedavi zamanına ait müşahede notlarını verir.

Madde 20: Tabip ve diş tabibi, faydasızlığını bildiği bir ilâcı, hastaya veremez. Ancak, esaslı bir tedavi yapılması mümkün olmayan hallerde, teselli bakımından bazı ilâçlar tavsiye edebilir. Malî vaziyetleri müsait olmayan hastalara, mutlak zaruret olmadıkça, pahalı teselli ilâçları verilmesi caiz değildir. Tabip ve diş tabibi, hastaya lüzumsuz ve fuzulî masraflar yaptırmayacağı gibi faydası olmayacağını ve hastanın malî kudretinin kâfi gelmeyeceğini bildiği bir tedaviyi tavsiye edemez.

Madde 21: Başkalarının yardımı ile yapılacak cerrahî ameliyeler ile diğer tedavilerde, operatör, müdavi tabip ve diş tabibi, beraber çalışacağı elemanları seçmekte serbesttir. Götürü ücret şartı müstesna olmak üzere, yardımcı tıbbi personelin ücretleri, hasta tarafından ödenir. Hasta tarafından çağırılmamış olan müdavi tabip veya diş tabibi ameliyatta hazır bulunmaktan dolayı ayrıca ücret isteyemez. Umumi, mülhak ve hususi bütçeli daireler ile belediyelere, İktisadi Devlet Teşekküllerine veya bunlara bağlı müesseselere ait sağlık tesislerinde olan usul ve esaslar mahfuzdur.

Madde 22: Ananın hayatını kurtarmak için yegâne çare teşkil ettiği takdirde, avortman yapılması caizdir. Ciddi bir tehlikede bulunan ananın hayatı, cerrahî müdahaleyi veya gebeliğe son verebilecek bir tedaviyi zaruri kılıyorsa, hastalığın taallûk ettiği tıp şubesinde mütehassıs iki tabibin ve bu iki mütehassıs temin edilemediği takdirde iki tabibin objektif ve katî delillere dayanan raporları alınmadıkça bu müdahale veya tedavi yapılamaz. Bu raporların aslı müdahaleyi veya tedaviyi yapan tabip tarafından muhafaza olunur ve kendisi tarafından tasdikli ve hastanın ismini ihtiva etmeyen bir örneği, mensup olduğu tabip odasına taahhütlü olarak gönderilir. Raporun tasdik şerhinde, avortmanın yapıldığı tarih ve mahal gösterilir. Ağır ve âcil vakalarda, yukarıki fıkra mucibince tabip raporu alınması mümkün olmadığı takdirde, tabip re’sen hareket eder ve keyfiyeti derhal taahhütlü bir mektupla mensup olduğu tabip odasına bildirir. Avortmanlarda, hastanın ve varsa veli veya vasisinin yazılı olarak muvafakatinin alınması şarttır. Bu Nizamnamenin yirmi birinci maddesinde yazılı sağlık tesislerinde yapılacak avortmanlarda, bu tesislerde cari olan usul ve esaslar mahfuzdur.

Madde 23: Güç doğumlarda tabip, anayı ve çocuğu kurtarmaya gayret eder. Bu gibi hallerde tabip, ailevî mülâhazalara vesair tesirlere kapılmaksızın, ilmin ve fennin icaplarını yerine getirir.

Madde 24: Hasta, konsültasyon yapılmasını arzu ederse, müdavi tabip veya diş tabibi bu talebi kabul eder. Müdavi tabip veya diş tabibi, konsültasyon yapılmasına lüzum gördüğü takdirde, keyfiyeti hastaya bildirir. Bu teklifin kabul edilmemesi halinde, müdavi tabip veya diş tabibi, hastasını bırakabilir. Bu Nizamnamenin yirmi birinci maddesinde yazılı sağlık tesislerinde, konsültasyonun hangi haller de ve ne suretle yapılacağı, hastaneler talimatnamelerinde gösterilir.

Madde 25: Konsültasyon münakaşa ve müşavereler hasta ile etrafındakilerin duyup anlayamayacakları şekilde yapılır. Münakaşa ve müşavere esnasında, meslek vekarının muhafaza edilmesine dikkat olunur. Konsültasyona iştirak eden tabip veya diş tabibinin, bir meslektaşı himaye maksadı ile veya başka bir hissi sebeple, lüzumsuz medihlerden kaçınarak kanaatini açıkça söylemesi lâzımdır.

Madde 26: Konsültasyonda varılan neticeler, bir konsültasyon zaptı ile tespit ve bu zabıt müştereken imza olunur. Konsültasyon neticesi, ayrıca en yaşlı tabip veya diş tabibi tarafından hastaya bildirilir. Netice bildirilirken, hastanın veya yakınlarının maneviyatını bozacak veya kendilerini tereddüt ve şüpheye düşürecek müphem ve imalı sözler sarf edilmesi caiz değildir.

Madde 27: Konsültan tabip veya diş tabibi, yapılan tedaviyi uygun görmediği takdirde, kanaatini konsültasyon zaptına yazmakla iktifa eder. Yapılan tedaviye müdahalede bulunamaz.

Madde 28: Konsültan tabip veya diş tabibi ile müdavi tabibin kanaatleri arasında aykırılık hasıl olur ve hasta, konsültan tabip veya diş tabibinin kanaatini tercih eder ise, müdavi tabip kendi görüşünde ısrar ettiği takdirde hastayı terk edebilir.

Madde 29: Konsültan tabip veya diş tabibi, hastanın ısrarlı talebi olmadıkça, hastayı tedavi edemez. Konsültan tabip veya diş tabibinin, konsültasyonu icap ettirmiş olan hastalığın devamı müddetince, müdavi tabibin muvafakati olmadan, hastanın yanına, aynı hastalık için, mesleki bir maksatla sonradan girmesi caiz değildir.

Madde 30: Yapılan konsültasyonda her tabip veya diş tabibi, ücretini ayrı ayrı alır. Ücretin, bir elden alınarak taksimi caiz değildir. Konsültasyon, müdavi tabibe, konsültan tabip veya diş tabibi gibi, ücret almak hakkını verir.

Madde 31: Asgari ücret tarifesi tatbik olunan yerlerde, tabip veya diş tabibi, rekabet veya propaganda maksadı ile, tarifede yazılı asgari miktardan aşağı ücret kabul edemez.

Madde 32: Tabip ve diş tabibinin, kendi meslektaşları ile bunların bakmakla mükellef oldukları usul ve furuunun ve karı veya kocalarının muayene ve tedavileri için ücret almaması uygundur. Bu hallerde, zaruri masraflarını isteyebilir.

Madde 33: Her çeşit cerrahi müdahale, doğum, fizikoterapi, radyoterapi, diş tababeti tedavileri ve tabibin sıkı nezaretini gerektiren sürekli kürler için hastalardan maktu bir ücret istenebilir. Bir kür evinde veya bakım ve tedavi müessesesinde, tedavi için maktu bir ücret alınabilir. Diğer hallerde maktu ücretle hasta tedavisi yapılamaz. Bu Nizamnamenin yirmi birinci maddesinde yazılı sağlık tesislerinde cari olan usul ve esaslar mahfuzdur.

Madde 34: Götürü ücret alınması caiz olan hallerde, tedavi, tamamlanmadan herhangi bir sebeple bırakılırsa, müdavi tabip o zamana kadar sarf ettiği mesai ile masraflarına tekabül eden ücreti alır ve peşin ücret almış ise bakiyesini iade eder.

Madde 35: Acil vakalarda müdahale eden tabip veya diş tabibi, bu müdahaleden dolayı, ücretini sonradan isteyebilir.

Madde 36: Bu Nizamnamenin yirmi birinci maddesinde yazılı sağlık tesislerinde çalışan tabip ve diş tabibi, bu daire ve müesseselere ait sağlık kurullarına başvurmuş olan hastaları muayenehane veya lâboratuvarına celbederek ücretle tedavi edemez.

Üçüncü Kısım

Meslektaşların birbiri ile ve paramedikal meslek mensupları ile münasebetleri burada yer alır.

Madde 37: Tabip ve diş tabipleri, kendi aralarında iyi meslektaşlık münasebetlerini idame ettirmeli ve mânevi bakımdan birbirine yardım etmelidirler. Meslekle ilgili anlaşmazlıklarını, evvelâ kendi aralarında halletmeğe çalışmalı ve bunda muvaffak olamadıkları takdirde mensup oldukları tabip odalarına haber vermelidirler.

Madde 38: Tabip ve diş tabibi, meslektaşlarını zemmedemeyeceği gibi onları küçük düşürecek diğer tavır ve hareketlerde de bulunamaz. Tabip ve diş tabibi, her hangi bir şahsın haysiyet kırıcı hücumlarına karşı meslektaşlarını korur.

Madde 39: Tabip ve diş tabibi, meslektaşlarının hastalarını elde etmeğe mâtuf hareket ve teşebbüslerde bulunamaz.

Madde 40: Tabip ve diş tabibi, paramedikal meslek mensupları ile mesleki münasebetlerinde, onların bağımsızlığını ihlâl etmemeli, kendilerine nezaket göstermeli, onları, hastalarına karşı müşkül bir duruma koyabilecek hareketlerden sakınmalıdır.

Dördüncü Kısım

Çeşitli hükümler burada yer alır.

Madde 41: Tabip odaları her yıl ocak ayı başında, odalarda kayıtlı bulunan tabip ve diş tabiplerinin ad ve soyadları ile ihtisas ve adreslerini gösteren levhayı hazırlamakla mükelleftir.

Madde 42: Muayenehane veya lâboratuvar açan tabip ve diş tabibi, hasta kabulüne veya lâboratuvarda faaliyete başladığı tarihten ve muayenehane veya lâboratuvarını kapatması veya nakletmesi halinde de, kapatma veya naklin vukuu bulduğu tarihten itibaren en çok bir hafta içinde, keyfiyeti, yazılı olarak mensup olduğu tabip odasına bildirir.

Madde 43: Tabip ve diş tabibi, muayenehane veya lâboratuvarında, kendi namına diğer bir meslektaşı çalıştıramaz. Ancak, muvakkat bir müddet için bizzat bulunmadığı takdirde, diğer bir meslektaşı yerine bırakabilir. Bu müddet bir aydan fazla devam ederse, mensup olduğu tabip odasını haberdar eder.

Madde 44: Tabip ve diş tabipleri, bu Nizamname hükümlerine aykırı hareket ettikleri takdirde, 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanununun 30 uncu maddesine tevfikan mensup oldukları Tabip Odaları İdare Heyetleri tarafından Haysiyet Divanına sevk edilirler. Tabip ve diş tabiplerinin inzibati ceza ile tecziye edilmeleri, haklarında ayrıca hukuki veya cezai takibat yapılmasına mâni değildir.

Muvakkat Madde: Bu Nizamname hükümleri, sanatlarını icra eden permili dişçiler hakkında da tatbik olunur.

Madde 45: 6023 sayılı kanunun 59 uncu maddesinin (g) bendine müsteniden hazırlanmış ve Şûrayı Devletçe tetkik edilmiş olan bu Nizamname hükümleri, Resmi Gazete ile neşri tarihinden iki ay sonra yürürlüğe girer.

Madde 46: Bu Nizamname hükümlerini icraya, Adliye ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilleri memurdur.

————————————————————————————————————————

Tıbbi Uygulamalarda Hekim Sorumluluğunun Tanımı

Hak: hukuk düzeninin kişilere tanıdığı yetkidir. Hak, hukuki düzenlemelere ya da hukuki kurallara dayanır. Yüküm: yapılması zorunlu olan iş, gösterilmesi zorunlu olan davranıştır. Yükümlülük: kişinin sorumluluk alanındaki işlevlerin yerine getirilmesi konusunda zorunlu kılınmasıdır, ödev olarak da ifade edilir. Yükümlülük; değer yargıları, toplumsal gelenek-görenek, ahlak, etik ve yasalar gibi birtakım kuralların dayattığı, yapılması ve yerine getirilmesi gereken davranışlardır. Bu bir iş olabileceği (acil hastaya müdahale yükümlülüğü) gibi, bir davranış da olabilir (hastaya güler yüz gösterme yükümlülüğü). Sorumluluk: kişinin kendi davranışlarının veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.

Hekimlerin uymakla yükümlü oldukları mesleki ve etik kurallar genel olarak yasal sorumlulukların da temelini oluşturur. “Kanunları bilmemek mazeret sayılmaz”(Türk Ceza Kanunu madde 4). Hekimlerin kendileri ile ilgili yasal yükümlülükleri bilmemeleri onları sorumluluktan kurtarmaz. Hekim mesleki uygulamalarından dolayı hukuken sorumludur ancak ülkemizde bu sorumluluk çeşitli yasa, tüzük ve yönetmelikler içerisinde vurgulanmış olup bu konuda özel bir yasa bulunmamaktadır.

Hekimlerin Görev ve Sorumlulukları ile İlgili Belgeler: Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun, Umumi Hıfzısıhha Kanunu (1930 tarihli), Tıbbi Deontoloji Tüzüğü (Nizamnamesi, 1960), Türk Tabipler Birliği (TTB) Meslek Etiği Kuralları, TTB Kanunu, Nüfus Planlaması Kanunu, Organ ve Doku Alınması Saklanması ve Nakli Hakkındaki Kanun, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Hasta Hakları Yönetmeliği Kanunu gibi bir çok yasa ile hekimlerin mesleki görev ve sorumlulukları tanımlanmıştır.

Hekimler, tıbbi eylemlerinden dolayı, hukuk karşısında sorumludurlar. Hekim sorumluluğu; hekimin meslek pratiği ve uygulaması esnasında dikkatsizlikle, ihmal yoluyla veya bilerek hastalarına verdiği zararlardan, hekimlikle ilgili yasalardaki kurallara uymamaktan, teşhis ve tedavide son ve bilimsel yöntemleri uygulamamaktan ve meslek ve sanattaki acemilikten dolayı sorumlu tutulmasıdır. Hasta karşısında, hekimin sorumluluğu söz konusu olduğunda, ilk değerlendirilecek nokta hekimin davranışının meslek ahlakına, meslek etiğine ve hekimin vicdanına uygun olup olmadığıdır. Hekim sorumluluğu, tıbbi sorumluluğun bir parçası olduğundan sadece hekim ve diş hekimlerini değil, eczacı, biyolog, psikolog, hemşire, ebe, sağlık memuru, sağlık teknisyeni vb. tüm sağlık çalışanlarını da ilgilendirir.

Hekim, tıbbın uygulayıcısı olarak çeşitli faaliyetlerde bulunmaktadır. Hekim; hastalıklara tanı koyar, çeşitli tedavi yöntemlerini uygular ve cerrahi uygulamalar yapar. Bu faaliyetleri yürütürken, görüntüleme metotlarından, laboratuar tetkiklerinden, biyolojik ve biyokimyasal verilerden, ilaçlardan faydalanır. Tedavilerde alışılmış yöntemlere başvurur. Bazı durumlarda deneysel müdahalelerde bulunur.

Tıbbi uygulamalar, sorumluluğu gerektirir. Mahkemeye yansıyan durumlarda hekimin sorumlu tutulup, tutulmayacağı bizzat tıp uzmanları tarafından ”bilirkişi” olarak belirlenir. Hekimlik uygulamalarından doğan hatalar ile ilgili olarak ülkemizde genellikle resmi bilirkişilik kurumları olarak meslek örgütü olarak tabip odalarına, üniversitelere, adli tıp kurumu’na, yüksek sağlık şurası’na başvurular yapılmaktadır. Ancak hukuk; tıbbi müdahale öncesi hastanın rızası (aydınlatılmış onam, bilgilendirilmiş olur), bilgi ve belgelerin kayda geçirilmesi, saklanması, sır saklama sorumluluğu, yapay döllenme, organ nakilleri, kürtaj ve insan üzerinde deney vb konularda hekimin sorumluluğunu belirlemektedir. Hukuk ilmi, hekimin bütün uygulamalarını, hekimin hastasına müdahalede bulunup bulunmayacağı, müdahalenin hangi sınırlar içerisinde yapılacağı, hastanın rızasının aranması, tıbbi müdahalenin olumsuz sonuçlanması durumunda hekimin sorumlu olup olmaması vb. değerlendirir.

Hekimlik Mesleki Uygulamalarından Doğan Sorumluluklar: Komplikasyon ve malpraktis kavramları burada yer alır. Günümüz hukuk anlayışında hekimler ve diğer sağlık personeli çalışmalarını “izin verilen risk” kavramı çerçevesinde yerine getirirler. İzin verilen riskin tıbbi karşılığı “komplikasyon” dur ve tek başına kusur sayılmaz. Hekimlik yapısı gereği riskli bir meslektir. Hekimin tıbbi müdahaleyi iyileştirme ile sonuçlandırma, hastanın sağlığına kavuşacağı yolunda bir güvence verme yükümlülüğü yoktur. Ancak, tıbbi yardımın ve tedavinin özenle yürütülmesi zorunluluğu (özenle yürütme borcu) vardır. Beklenen özen ise ilgili sağlık biriminin tıbbi olanakları ve tıbbi girişimin tehlikelilik derecesi ile orantılıdır. Hekim tedavi sonucunda ortaya çıkacak riskten ancak kusur yapması halinde sorumlu tutulabilir. Dünya Tabipler Birliği’nin 1992 yılında yapılan 44. Genel Kurulu’nda kabul edilen bildirgesine göre, komplikasyon ve malpraktis kavramları tanımlanmıştır. Malpraktis: tıbbi hata/tıbbi uygulama hatalarıdır. Hekimin tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi uygulamaması ile oluşan zarardır. Tıbbi uygulama hatası iddiası ile açılan davalarda sağlık personelinin cezalandırıldığı olayların yaklaşık %20’sinde olay ölümle sonuçlanmaktadır. En sık görülen hekim hataları ise cerrahi müdahaleler, anestezi olguları, ilaç reaksiyonları, ameliyat sonrası ortaya çıkan sorunlar oluşturmaktadır. Ayrıca kan transfüzyonları ve laboratuar tetkikleri sırasında ortaya çıkan hataların sayısının da önemli rakamları bulduğu belirtilmektedir. Komplikasyon: tıbbi bakım ve tedavi sırasında ortaya çıkan zararlı sonuçlardır (somut ve objektif ölçülerde önceden öngörülemeyen ve istenilmeyen olumsuz risklere bağlı tıbbi sorunlar), fakat hekim hatası olmayan durumlardır. Malpraktis ve komplikasyon kavramları karıştırılmamalıdır.

TTB Hekimlik Meslek Etiği Kuralları 13. maddesi tıbbi hatayı (malpraktis) şöyle tanımlamaktadır: “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeni ile bir hastanın zarar görmesi, hekimliğin kötü uygulanması” anlamına gelir. Benzer bir tanım da Tıbbi Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından Doğan Sorumluluk Kanunu Tasarısı’nda da yapılmıştır. Tıpta otorite olarak kabul edilen hekim, sağlık hakkının kullanılmasını sağlarken tıbbın uygulayıcısı olarak, bilimin ulaştığı son bilgilerin ve hukuk kurallarının dışında hareket ederse hukuk karşısında; idare hukuku, ceza hukuku, medeni hukuk ve mesleki sorumluluk yönünden sorumluluk taşımaktadır.

İdare Hukuku Yönünden Sorumluluk: Sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde meydana gelen zararlı sonuçlardan hem idare hem de hekim sorumludur. Kamu veya özel kurum içi yapılan soruşturmadır. Hastane idaresinin hukuki sorumluluğundan 2 türlü kusur ya da suçlama ortaya çıkar; hizmet kusuru ve kişisel kusur. Hizmet kusuru: idarenin sağlık hizmetlerinden dolayı sorumluluğudur. Sağlık alanında 3 şekilde karşımıza çıkar. 1) İdarenin üzerine düşen görevleri devamlı ve düzenli olarak topluma sunamamasıdır. Örneğin, acil olarak hastaneye yatırılan hastanın uzun süre tedavisiz kalması. Acil yardım, acil vaka kavramının kesin tanımlanması oldukça zordur. Acil tedavi, hayatı tehlikede olan ve erken müdahale ile kurtarılması mümkün olan hastalar ya da yaralılar için söz konusudur. Hekim hastayı görüp değerlendirdikten sonra aciliyeti olmadığına karar verebilir. 2) Hastane hizmetlerinin kötü ve yetersiz olması sonucunda meydana gelen zararlardır. Örneğin, hastanede bulunması gereken aletlerin olmamasından veya eksik olmasından ya da bozuk aletlerden doğan tıbbi bakım kusurlarından oluşan zararlar. 3) Hastalara zarar veren kusurlu tıbbi uygulamalardır. Özellikle tıbbi tedavi ve cerrahi müdahalelerde oluşan zararlardır. Örneğin, ameliyat sırasında kompres, tampon, pens gibi malzemelerin vücutta unutulması, teşhis hatasından dolayı ameliyatın geç yapılması ve hastanın ölmesi. Kişisel kusur: hekimin sağlık hizmetlerindeki kişisel sorumluluğudur. Sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde ortaya çıkan hekimin kendisinden kaynaklanan kusurlar da kişisel kusurları oluşturur. Her türlü uyarıya rağmen acil bir vakaya zamanında müdahale etmemek, hastanın rızasını, olurunu almadan acil olmayan bir müdahalede bulunmak, hastanın tanı ve tedavisinin sürdürülmesi yükümlülüğüne uymamak, sadakat (sır saklama) yükümlülüklerine uymamak kişisel kusura örnek verilebilir. Hekim, ve diğer sağlık çalışanları devlet memuru olarak görev yaparken doğrudan İdare Hukuku’na karşı sorumludur ve İdare Hukuku’nun düzenlediği tüm kurallara uymak zorundadır. Devlet memurlarının idare kapsamında olan suçları, idarece sorgulanır ve cezalandırılır. Uyarı, maaş kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması, kurumdan ihraç gibi cezaları içerir. Sağlık hizmetinin verilmesinde devlet adına görev yapan hastane/sağlık kurumu yönetimi de aynı şekilde ilgili hukuki yaptırımlarla karşı karşıya kalmaktadır.

Medeni Hukuk Yönünden Sorumluluk (Tazminat): Hekimler yaptıkları hatalardan dolayı cezadan ayrı olmak üzere ’’özel hukuk’’ (tazminat) yönünden de sorumlu tutulurlar. Özel hukuk ’ta her türlü kusur haksız fiil sayılır ve kusurlu olduğu saptandığında hekim bu zararı ödemekle yükümlüdür. Medeni hukuk yönünden, bir zararın ortaya çıktığı hekim sorumluluğu, haksız fiil sorumluluğu ve sözleşme sorumluluğu olarak ikiye ayrılır. Haksız fiil sorumluluğu: bu sorumluluk kasıt, ihmal veya tedbirsizlik sonucu haksız bir şekilde başka bir kişiye zarar vermekten ortaya çıkar. Borçlar Kanununa göre, haksız fiilin, dolayısıyla bir sorumluluğun ortaya çıkabilmesi için; bir zararın doğması, işlenen fiilin haksız olması, kusur ve ihmalin bulunması, zarar ile bu haksız fiil arasında sebep-sonuç ilişkisi bulunması şarttır. Borçlar Kanunu’nun 41. maddesi şöyledir: “Bir kimseyi ister bile bile, ister ihmal yoluyla hukuka aykırı olarak zarara uğratan kişi bu zararı karşılamakla yükümlüdür’’. Tazminat davası olarak bilinen bu davaların açılması ve zararı ispatı davacı hasta ya da hasta yakınına düşer. Sözleşme sorumluluğu: hekimin, hasta ile arasında doğabilecek sorumluluğu, sözleşme sorumluluğudur. Hekimin başladığı tedaviyi meşru nedenler dışında yarıda bırakmaması, tedavi sonucu ücreti hak kazanması, sözleşme varlığının kesin delilleri olarak gösterilmektedir. Sözleşmenin konusunu, “hekimin hastasına bakması ve tedavi etmesi” oluşturmaktadır. Bu nedenle hekim, hastası karşısında özenli, sürekli ve durumu hakkında bilgi vererek tedavi etme yükümlülüğü altına girmiş bir şekilde mesleğini yürütmelidir.

Medeni Hukuk Yönünden Sorumluluk (Tazminat) (Devam): Hekimle hasta arasında dört çeşit sözleşme olabilir: 1) Hizmet-İş Sözleşmesi: bu sözleşmede işçi, belirli bir zamanda bir işi yapmayı ve işveren de ona bir ücret ödemeyi üzerine alır. Borçlar Kanunu’nun 313. maddesine göre, hekim işçi, hasta işveren konumundadır. Bu sözleşme daha çok serbest çalışan hekimler içindir. 2) Eser (Yapıt) Sözleşmesi: ortopedik malzemeler, göz protezi, diş protezi yapımı ya da estetik ameliyatlarda geçerli olan bir sözleşme türüdür. Borçlar Kanunu’nun 355. maddesinde “Eser sözleşmesi öyle bir sözleşmedir ki, eseri yapacak olan, eseri ısmarlayanın ödemeyi taahhüt ettiği bir ücret karşılığında yapıtını meydana getirmeyi borçlanır” demektedir. 3) İstisna Sözleşmesi: hekimlik pratiği “İstisna Sözleşmesi”ne de dayanır çünkü hekimlik pratiği esnasında ve karşılığında bir ücret alır.Ancak hekimin çalışması, yukarıdaki sözleşme tiplerine bire bir tamamen uymaz. İstisna Sözleşmesi’nde ana unsurun para olduğu ve belirli bir eser yaratılması gerektiği oysa hekimin belirli bir eser yaratmadığı ve iş sahibinin sözleşmeyi feshetmesi durumunda hekim sadece o ana kadar yaptığı tıbbi bakımın masraflarını alabilmektedir. Örneğin, bir müteahhide iş veren kişi kanuni sebep olmadan anlaşmayı feshederse müteahhidin geçmişte yaptığı masraflar kadar, gelecekte elde edeceği karı da ödemeye mecburdur. Oysa hekim bir eser yaratmadığı, hastayı mutlak iyileştirme yükümlülüğüne girmediği için, iş sahibinin sözleşmeyi feshetmesi halinde, hasta hekimin sadece geçmişteki ücretlerini öder. 4) Vekalet ya da Akit Sözleşmesi: Borçlar Kanunu’nun 366. maddesinde şu ifadeler vardır. “Vekalet bir sözleşmedir ki, onunla vekil, sözleşme uyarınca kendisine yüklenen işin görülmesini veya üzerine aldığı bir işin yerine getirilmesini borçlanır”.

Ceza Hukuku Yönünden Sorumluluk: Ceza Hukuku, Kamu Hukuku’nun bir dalıdır. Ceza Hukuku’nun ana konularından biri “suç”, diğeri “ceza”dır. Sağlık çalışanları, hizmetleri sırasında, hizmet verdiği kişilerin sağlık ve yaşamına zarar verirlerse, bu olay nedeni ile Ceza Hukuku’na ait hükümlere göre yargılanırlar. Burada bazı tanımların bilinmesi yararlı olacaktır. Kusur; olması gereken davranışta gösterilen irade eksikliğidir. Ceza Hukuku’nda düzenlemelerin esası kusurlu davranış üzerine kurulmuştur. Hekimin kasten ya da taksirle (dikkatsizlik, tedbirsizlik, acemilik) işlediği eylemler kusurlu davranışları, bu da yasanın cezalandırmayı öngördüğü eylemleri oluşturur. Taksir; bir işi eksik yapma anlamına gelir. Bir kusur çeşidi olup hata ve yanlışlık sonucu oluşur (eski TCK). Taksir; dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen sonucu öngörülmeyerek gerçekleşmesidir (yeni TCK). Burada eylemcinin hareketi iradi olmayıp sonuç arzu edilmez. Basit taksir; hekimin öngörülmesi gereken sonucu öngöremeyişidir. Bilinçli taksir; hekimin sonucu öngörmesine karşın kendisine güvenerek aktif ya da pasif olumsuz sonuca yol açmasıdır. Hekimin taksirden dolayı sorumluluğu: Mesleki taksir, belirli mesleğe sahip olan bir kimsenin, mesleğinin veya sanatının kurallarını dikkatsizlik, tedbirsizlik veya acemilikle ihlal etmesi, mesleğinin uygulanmasında kusurlu hareketlerde bulunması olarak açıklanır. Hekimin kastten dolayı sorumluluğu: Kasıt; bir olayı, bir işi, bir eylemi suç olduğunu bile bile ve sonucunu isteyerek yapma iradesine denir. Sonuç tahmin edilmektedir. Hekimin tedavi amacı dışında başka bir amaçla hareketi kasten sorumluluk meydana getirir. Hasta üzerinde tedavi amacı taşımadan, öldürmek veya sağlık durumunu daha da kötüleştirmek kastı ile hareket eden hekim kasıtlı olarak adam öldürme veya müessir fiil (yaralama) suçlarından dolayı sorumlu olur. Hekim, mesleki uygulamaları sırasında hastasına sağlık veya can kaybı açısından zarar verirse, Ceza Hukuku karşısında sorumlu olur.Hekimin, cezai sorumluluğunu gerektiren kusurlar iki ana grupta toplanabilir; teknik ve teknik dışı hatalar. Hekimlik uygulamaları sırasında işlenen teknik hatalar: teşhis ve tedavi hatasından dolayı mal, sağlık ve can zararına veya kaybına sebep olmak. Reçete yazımında, özellikle, uyuşturucu ya da alışkanlık yapabilecek ilaçların verilmesinde dikkatsizlik. Işın tedavileri, röntgen çekimlerindeki ve diğer tıp aletlerinin kullanımındaki hata ve dikkatsizlikler. Kan transfüzyonu sırasında yapılabilecek hatalar. Kürtaj, doğum kontrolü, aile planlaması, tüp bebek, yapay döllenme uygulamalarında yapılabilecek hata ve dikkatsizlikler. Anestezi ve reanimasyon alanındaki uygulamalarda yapılabilecek hata ve dikkatsizlikler. Hekimlik uygulamaları sırasında işlenen teknik dışı hatalar: gerçek dışı rapor düzenleme. Hekim sırrının yasaların emrettiği durumlar dışında açıklanması. Şarlatanlık. Gerekçesiz ve keyfi olarak hastanın tedavisini yarıda bırakmak. Hastanelere hasta yatırma konusundaki ihmal. Tedavi ve ameliyat için hastanın aydınlatılmış onanımı almamak. Yasaların emrettiği hallerde suç ihbarında bulunmamak.

Mesleki Sorumluluk: Türk Tabipler Birliği Disiplin Yönetmeliği, kamu kuruluşlarında görevli hekimlerin, idareyi ilgilendiren konular dışındaki mesleki ve etik davranışlarından doğan sorunları açısından önem taşır. TTB Disiplin Yönetmeliği’nde disiplin cezası verilecek kişiler ve durumlarının belirlenmesi ve disiplin cezası verilmesinde uyulması gereken usul ve esaslar belirlenmiştir. Tabip odalarında, hekimlerin mesleki uygulamaları ile ilgili suç veya suç iddiası durumlarında Yönetim Kurulu ile birlikte Onur Kurulu görev yapmaktadır. Tabip Odaları Onur Kurulları, hekimlik uygulamaları ile ilgili esas olarak 28/04/2004 tarih ve 25446 sayılı TTB Disiplin Yönetmeliği’ne göre çalışmaktadır. Bu kurullar, yapılan başvuruları değerlendirirken ve karara bağlarken Tıbbi Deontoloji Tüzüğü başta olmak üzere, ilgili yasa, yönetmelik vb. belgeleri dikkate almaktadır. Yönetmelik’ de disiplin soruşturması yapmak ve ceza vermekle Tabip Odaları Onur Kurulları yetkili kılınmıştır. TTB Disiplin Yönetmeliği’nde hekimlik uygulamaları ile ilgili olarak öngörülen, hekimlerin disiplin suçu olarak kabul edilen kusurlu eylemleri; deontolojiye aykırı davranmak, yasa ve tüzüklere uymamak, haksız çıkar sağlamak, hasta haklarını ihlal etmek olarak dört ana grupta ele alınmıştır. Bu kusurlu eylemlere karşı ise; uyarı, para cezası, geçici olarak meslekten men cezası, oda bölgesinde çalışmanın yasaklanması şeklinde 4 tür yaptırım ön görülmüştür. Oda Onur Kurulları tarafından verilen geçici meslekten alıkoyma kararları, itiraz edilmemiş olsa bile, Yüksek Onur Kurulu tarafından onaylandıktan sonra kesinleşmektedir. Onur Kurulu’nun onadığı cezaların Sağlık Bakanlığı tarafından uygulanması öngörülmüştür (madde 28). Son yıllarda ülkemizde hekimlere yönelik tıbbi uygulama hatası iddialarında artış gözlenmektedir İstanbul Tabip Odası verilerine göre 1982-2002 yılları arası 1525 tıbbi hata şikayeti yapılmış. Araştırma sonucu %27’si (411) gerçek bulunmuş.

Mesleki Sorumluluk Sigortası: Sağlık sisteminde sorunların artması; malpraktis olgularının ve buna bağlı olarak ceza ve hukuk davalarının, mesleki sigorta işlemlerinin sayısının giderek artmasına yol açmaktadır. Bu durum hekimleri haksız malpraktis vb suçlamalara maruz bırakmakta ve defansif bir hekimlik anlayışının yayılmasına yol açmaktadır. Sigorta şirketlerinin hekimler için yaptığı mesleki sorumluluk sigortasının kapsamı; hekimin uzmanlık alanı, risk faktörleri, prim miktarı gibi değişkenlere bağlıdır. Hekimlerin mesleki faaliyet esnasındaki ihmal veya kusurlu hareketi sonucunda kendisine yüklenecek hukuki sorumluluk nedeni ile ödenecek tazminat miktarlarını içermektedir. Son yıllarda, Sağlık Bakanlığı kamuda çalışan tüm hekimleri zorunlu olarak Mesleki Sorumluluk Sigortası kapsamına almayı planlamaktadır.

Reklamlar