Notlar 1

17., 18. Ve 19.Yüzyılda Avrupa’da Tıp

17. Yüzyılda Avrupa’da Tıp:

On yedinci yüzyılın bilim tarihinde önemli bir yeri vardır. Botanik ve anatomide yeni hareketler, klinik çalışmalarda da deney ve gözlem kullanılmıştır. Bu yüzyılda belirgin olarak Fizyolojide ilerlemeler görülmüştür. Bu yüzyılın fizyoloji alanındaki en büyük ilerlemesi, kan dolaşımının bulunmasıydı. Galen’in kan dolaşımı ile ilgili fikirleri bu döneme kadar etkili oldu. Kan dolaşımının tam olarak tanımlanması İngiliz hekim William Harvey (1578-1657) tarafından yapıldı. Bu ünlü bilgin 1628’de yayınlanan De Modu Cordis adlı kitabında, kan dolaşımını kanıtladı. Harvey, kan dolaşımını mekanik açıdan inceledi. Kalp, karaciğer ve beyinde bulunan kana başka ne olduğu sorusunu açıklayamadı. Onun metodu mekanistik bir özellik taşıyordu. Harvey, hem insanı, hem de hayvan organizmasını bir cins makineye benzetirdi. Bu ünlü bilgin, kanın arterlerden venalara nasıl geçtiğini ise gösteremedi.Kapiller dolaşımı ancak Harvey’den 3 yıl sonra Malpighi açıklamıştır. Harvey‘in kan dolaşımını bulması, iki yeni buluşun uygulanmasını sağladı; intravenöz ilaç enjeksiyonu ve kan transfüzyonu yapabilme.

Robert Hooke (1635-1703) ve Richard Lower (1631-1691), yaşamın havaya değil, havanın bir komponentine bağlı olduğunu gösterdiler ve bazı çalışmalar yaptılar. Jan Swammerdan (1637-1680) kırmızı kan hücrelerini (eritrositleri) tanımladı. Marcello Malpighi (1628-1694) kapillerleri buldu. Bu ünlü bilgin bazı organların yapılarını mikroskopla inceledi. Anton von Leewenhoek (1632-1723) da bakteriler, çizgili kaslar ve spermatozoonla ilgili çalışmalar yaptı. Hem klinik tıp alanında, hem de eczacılıkta büyük bir üne sahip olan Thomas Sydenham (1624-1689) ise İngiliz Hipokratı olarak bilinir. Aslen Cromwell ordusunda bir yüzbaşı olan Sydenham, Tıpta lisans diplomasını 41 yaşında aldı. Çalışmalarında gözlem ve deneye yer verdi. Epidemik hastalıklar ve ateşler üzerinde çalışarak epidemik yapı teorisini kurdu. Hastalıkların sınıflamalarını tanımlayarak özel ilaçlarla tedavi etti. Malaryal ateşler, dizanteri, kızamık, kızıl ve gut hastalığını inceledi. Hastaların bazılarında psikosomatik hastalık denen hastalık olabileceğini belirterek histeri üzerinde bir kitap yazdı; ayrıca 1630’da Peru’dan getirilen kininin sıtma tedavisinde kullanılmasını sağladı.

18. Yüzyılda Avrupa’da Tıp:

18. yüzyılda ilim ve sanat alanında yapılan büyük filozofik hareketler, tıpla ilgili yeni buluşlarla birlikte kendini gösterdiler.

Friedrich Hoffmann (1660-1742): Mekanistik sistemin kurucusuydu. Sinir ve kas ilişkisini açıklamıştır. Bazı hastalıkların tanımını yaptı.

Borelli (1608-1679): Mekanik fizyolojisini açıkladı. Kas hareketlerini kemik hareketlerini tanımladı.

18. yüzyıl, kimya çağının başladığı bir yüzyıldı. Böylece kimya ve eczacılık daha da ilerledi. Karbondioksit, Joseph Black tarafından yeniden bulundu. Cavendish 1766’da hidrojeni, Rutherford nitrojeni buldu. Gerçek özelliği 1775’de Lavoisier tarafından açıklanan oksijen, 1772’de Scheie ve 1774 de Priestley tarafından bulundu. Havanın bileşimine giren gazlarla ilgili olan bu yeni bilgiler, havanın solunum için esaslı olan ve Boyle tarafından da bildirilen bilinmeyen kısmının ayırımını olanaklı kıldı. Böylece yanma olayı da açıklanmış oluyordu. Tıp için çok önemli olan solunum olayının açıklanması ise Antoine Laurent Lavoisier (1743-1794) in çalışmaları ile yapıldı. Lavoisier, 1777 tarihinde yazmış olduğu bir kitabında solunumun oksijen alımından ve karbondioksit eliminasyonundan ibaret olduğunu açıkladı. Bu ünlü bilgin, 1780’de Laplace‘le birlikte, solunumda kullanılan aynı miktar oksijenin aynı miktar ısı meydana getirdiğini gösterdi.

Kant, Voltaire ve J.J. Rousseau gibi büyük Fransız filozoflarının çalışmaları ile gelişen Aydınlanma felsefesi, 17.yüzyıl İngiltere’sinde doğdu. Bu felsefe insan sağlığı için fiziki çevresel koşulların aksine sosyal koşulların önemini vurgulamaktaydı. Bu felsefe Franklin ve Jefferson gibi Amerikalılar tarafından da desteklendi ve her alanda bazı değişmelere neden oldu. Bundan başka 18. yüzyıl tıbbındaki ilerlemeler sonucunda anatomi yerini patolojik anatomiye bırakmıştır ayrıca halk sağlığı bilgileri oluşmuştur. Halk, orduda, donanmada, hapishanelerde ve hastanelerde kötü sağlık koşullarına engel olmağa çalıştı. Tifo, tifüs ve tüberkülozun yayıldığı hastanelerde, bir İngiliz olan John Howard (1726-1790) ın çalışmalarıyla sağlık reformu yapıldı. Mental hastalıklarda insani yaklaşımın en önemli temsilcisi olan Philppe Pinel akıl hastalıkları hastanesinde hastaların zincirlerini kırmakla ünlüdür. Lind (1716-1794), turunçgillerin meyvelerinin skorbütte koruyucu ve tedavi edici olduğunu deneysel olarak kanıtladı. Lind, gemicileri vebadan kurtarmak için giysilerini sterilize etti. Tifüsün İngiliz donanmasında yayılmasını önlemeğe çalıştı. Bundan başka deniz suyunu distile etme metodunu buldu.

Halk sağlığı çalışmalarının çok önemli bir konusu da çiçeğe karşı koruyucu etkili bir önlem alınmasıdır. Çiçek hastalığı, bu dönemde çocuk ölümlerinin ana nedenlerinden biri idi. Batı dünyası, İstanbul’dan bilgiler veren iki kişi olan Dr. Emanuel Timoni’nin ve İngiliz elçisinin eşi Lady Mary Wortley‘in yazılarıyla ilk kez bu konu hakkında bilgiler aldı. Ancak doğuda kullanılan metod, çiçekleme adı ile biliniyordu. Avrupa’da Edward Jenner (1749-1823) tarafından geliştirilen aşılama usulü, hızla yayıldı. 18.yüzyılın ikinci yarısı ile 19.yüzyılın ilk yarısında yaşamış bulunan Samuel Hahneman (1755-1843), homeopathic sistem adlı bir sistemi buldu. Buna göre, büyük dozlarda verildiği zaman hastalık yapan bazı ilaçlar, küçük dozlarda yararlı bir etki sağlamaktadırlar. Bu metod; “similia si mili bus curantur” yani “benzer, benzerle tedavi edilir” kuralının oluşumunu sağladı. 18. yüzyılda bulunan kimyasal maddeler de tıp tarihi için çok önemlidirler.

Fransız eczacı ve kimyageri Guilaume Francois Rouelle (1703-1770), tuzların yapısını inceleyerek bunların asit-baz bileşimi olduğunu gösterdi. Yine bu bilginin kardeşi olan eczacı Hilaire Marie Rouelle (1718-1778), 1773 de üreyi, 1776 da hippurik asidi ve sonra da kan demirini ve doğal kükürtlü hidrojeni buldu. Bitkisel ve hayvansal kömür konusunda çalışarak kömürün absorblayıcı ve antidoter etkisini renk ve koku giderici özelliğini gösterdiler. Rus eczacısı Tobias Lowitz 1796 da absolü alkol ve saf eteri hazırladı. Lowitz, yukarıda söylenen kömürün özelliklerini de bulan kişidir. Fransız kimyager ve eczacısı Antoine Baume (1728-1804) ise 1768 de hidrometreyi bularak sıvıların dansitesini ve özgül ağırlıklarını ilk kez ölçtü. Ayrıca distilasyon işlemlerinde daha modern metodlar uyguladı. Saf nitrik asidi ve amonyum klorürü ilk kez hazırladı. Bu dönemde tıptaki gelişmelerle ilgili önemli konulardan biri “tıp etiği” ile ilgilidir. İngiltere’de Thomas Percival tarafından 1803 yılında “Etik Kodlar” yayınlandı. Bu çalışma daha sonraki etik kodlara örnek oluşturdu.

19. Yüzyılda Avrupa’da Tıp:

Tıp, 19. yüzyılda bilimsel açıdan daha da gelişti. Bu yüzyılın tıp açısından en karakteristik görünümü doğal bilimlerin uygulanması ve sistematik ilerleme idi. Bu devirde tıp, teknoloji ve bilimdeki gelişmeler; endüstri ve kapitalizmin büyümesi ile ekonomiye, demokrasi ve milliyetçiliğin gelişmesiyle ile politikaya paralel gittiler. Tıp mesleği önce 18. yüzyılın teori ve sistemlerinden kendini kurtardı. Klinik gözleme hızla dönüş yapıldı. Böylece otopsi masasındaki yoğun ve yaygın çalışmalar sayesinde eksikliklerin tamamlanmasını sağladılar. Ayrıca bu devrin klinik gözlemi, artık açıklanmamış semptomlarla değil, otopsi masasında bulunan lezyonların ışığında düşünülen semptomlarla ilgiliydi.

Temel bilimlerin en yenisi bakteriyoloji bilimi gelişti. Aşılama ve serum tedavisi yanısıra halk sağlığı önlemleri arttı. Hastaneler daha önce de birçok ülkelerde vardı, ancak endüstriyel devrim, hızlı şehirleşmeye yardım ettiği için bu kuruluşların sayısı daha da arttı. O devirde, büyüyen şehirlere göç eden binlerce köylü için barınacak yer bulmak gerekiyordu. Bu göç edenler çoğunlukla tifo ya da tüberküloz gibi hastalıkların kurbanı oldular. Böylece kendilerine bakacak ne evleri ne de aileleri olmayanlar, hastane hastaları oldular. Kalabalıklaşan hastaneler, klinik gözlem ve otopsi için daha önce bulunmayan vak’alara sahip oldular. Artık otopsi izni konusunda da hiçbir güçlük kalmamıştı. Fransa, özellikle Paris, tıbbın bu yeni tipi için başlangıç noktası idi ve bu yeni şekil Paris Hastanelerinde de görüldü. Paris klinik okulu öğretiminin temeli fiziksel muayene ve otopsiye dayanıyordu.

Napolyon’un özel doktoru olan Jean Nicolas Corvisart (1755-1821) da hastabaşı öğretiminin ilk temsilcisiydi ve kalp hastalıkları ile ilgili bir kitap yazdı. Hyacinthe Laennec (1781-1826) fiziksel tanı metodları üzerinde çalıştı. Bu yüzyılın en önemli isimlerinden birisidir.Oskültasyonu geliştirmiştir. Laennec “Stetoskobun” mucididir. Bu çalışması ile tıp dünyasında yeni bir devir açtı. 45 yaşında tüberkülozdan ölen Laennec’in pulmoner tüberkülozun klinik ve patolojik tanımları ile ilgili incelemeleri çok önemlidir ve bu konuda önemli bir eser meydana getirmiştir. Bugün Laennec, Fransız klinikçilerinin en büyüğü olarak tanımlanır. Diğer hekimler Laennec’in geliştirdiği kayın ağacından yapılmış olan steteskoba “tıbbi boru” ya da “göğüs konuşturan” adını vermişlerdi.

Pierre Louis (1787-1872) tıbba istatistik yöntemini getiren kişi olarak bilinmektedir. Louis, tüberküloz ve tifo ile ilgili kitaplarında bu hastalıkların ve onlarla ilgili lezyonların ana semptomlarını istatistiksel metodlarla saptamaya çalıştı. Cerrahi bilimi Paris Tıp Okulu üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Cerrah Desault, Paris’te klinik öğretimi kurdu. Bu devir, Roux’un troid bezini, Recavier’in uterusu Lisfranc’un rektumu ameliyatla çıkardıkları bir devirdi. Fransız cerrahlarının en büyüğü ise bir patolojik anatomist olan Guillaume Dupuytren (1777-1835) idi. Fransız klinik okulunun metodları, Dublin’in büyük hastanelerinde de uygulandı. Dublin hekimlerinin en büyüğü Robert Graves (1796-1853), Graves hastalığına adını verdi. Yine bu okulun hekimlerinden olan William Stokes (1804-1878) kalp bloğu olan Stokes Adams Sendromu, Cheyne-Stokes solunumu ile anımsanır. Corrigan’s pulse ise, D.J.Corrigan (1802-1880) tarafından bulundu. Bir saatte nabzı saymak, özellikle Dublin okulunun gayretleriyle rutin bir metod oldu.

Dublin okulunun en büyük cerrahlarından bir diğeri de Colles Kırığı ile ün kazanan Atraham Colles idi. Thomas Addison (1783-1860), kendi adıyla anılan suprarenallerdeki değişmelere dayanan sendromu ve pernisiyöz anemiyi tanımladı. Thomas Hodgkin (1798-1864), şimdi Hodgkin Hastalığı denen hastalığı buldu. Histoloji, patoloji, fizyoloji ve farmakoloji bilim dallarında yeni ilerlemeler, 19. yüzyılın ikinci yarısında klinik tıbbın yeni bir tipinin gelişmesine yol açtılar. Bu yeni klinik tıp, laboratuvar tıbbıdır. Bu tıbbın ilk öncülerinden biri olan Claude Bernard, laboratuarı, tıbbın mabedi olarak kabul etti. Böylece bu yeni devir, ortaçağların kütüphane tıbbından , Hipokrat, Boerhaave ve Sydenham‘ın hastabaşındaki klinik tıbbından ve Laennec ve Graves’in hastane tıbbından farklı olarak laboratuar tıbbı diye adlandırıldı.

Kardiyolog James Mackenzie (1853-1925) ise kalp çarpıntısı üzerinde çalıştı. Ayrıca böbrek ve karaciğer hastalıkları fonksiyonel açıdan incelendi. Kan üresi, kan şekeri ve kan bilirubini için bulunan testler, fonksiyonu araştıran testler olup, 19. yüzyılın ikinci yansında uygulandılar. 19.yüzyılın ilk büyük deneysel fizyologu, Francois Magendie (1783-1855) olup kalp, mide, santral sinir sistemi v.b. gibi konularla uğraştı. Ön köklerin hareket arka köklerin duyu ile ilgili olduğunu açıkladı. Solunum merkezinin ilk kez tam tanımını veren kişi ise Fransız bilgin, M.P.J.Flourens (1794-1867) idi. 1833 de Schwann, pepsin enzimini buldu. Claude Bernard ise iç salgı terimini kullandı. Bu bilginin glikojenle ilgili incelemeleri çok ilginçtir. Deneysel fizyolojinin kurucusudur. Bernard, vazomotor sinirlerin fonksiyonu üzerinde çalıştı. Bernard, 4. ventrikülün belli bir bölgesini delerek suni diyabet yapmakta idi.

Diğer birçok patojenik mikroorganizma da bazı araştırıcılar tarafından bulundular. Pratik gözlemleri yeni bir bilim şeklinde geliştirme, Louis Pasteur (1822-1895) in çalışmalarıyla başladı. Jura dağlarında, Dole’de bir debbağın oğlu olarak doğan Pasteur, yalnız bir tıp adamı değil, aynı zamanda bir kimyacı idi. Bu ünlü bilim adamı fermantasyonun çeşitli mikroorganizmaların fonksiyonu olduğunu gösterdi. Böylece Pasteur, bu bulgularla bakteriyoloji bilimini başlattı. Pasteur’ün mikroorganizmalar üzerindeki çalışmaları Fransız ekonomisinin önemli branşlarının gelişmesini sağladı. Pasteur’ün şarap hastalıkları üzerindeki çalışması, onun 1863 de pastörizasyon yöntemini bulmasına neden oldu. Pasteur, ilk kez şarbon ve tavuk kolerası hastalıkları yapan organizmaları tanımladı. 1880’de Pasteur, öğrencilerinin yardımlarıyla bu iki hastalık için koruyucu aşılar hazırladı. 1885’de kuduz aşısını buldu.

Hastalıkların koruyucu aşılarının bulunması bundan sonra daha da ilerledi. 1890’larda Fraenkel, difteri aşısını, Widal ve Wright tifo aşısını, Koch (1843-1910) 1882’de tüberküloz basilini, 1883’de kolera basilini buldu. Semmelweis, 1874’de doğumlardan sonra birçok kadının puerperal sepsisten öldüğünü farketti ve araştırmaya başladı. Birinci klinikteki lohusalık hummasının, otopsi odasından gelen doktorların ve tıp öğrencilerinin elleriyle bulaştığını bildirdi. Bu bilgin, hastayı elle muayene etmeden önce, ellerin klor solüsyonu ile yıkanmasını önerdi. Semmelweis, enfeksiyon kaynağının otopsi salonlarından geldiğini ve öğrenciler tarafından taşındığı sonucunu çıkartmıştı.Ancak onun sağladığı gelişmelere rağmen hastane yönetimi ona karşı çıkacak ve hijyen şartlarını kabul etmeyecekti.Bir süre sonra kendisi de kaptığı mikrop nedeni ile sepsisten ölür.

Edinburgh’da obstetri profesörü olan Sir James Young Simpson (1811-1870), Avrupa’da eteri ilk kez kullandı. Aynı bilgin 1847’de de kloroformu anestezide uygulamaya başladı. Kloroform, zamanla çok popüler oldu ve böylece eterin yerini aldı. Anestezinin başlamasından 20 yıl sonra Joseph Lister (1827-1912) tarafından yara enfeksiyonu problemi incelendi. Fransız kimyacı Louis Pasteur havanın her yerinde bakterilerin bulunduğunu göstermişti. Lister, havadaki bakterilerin yaraya girerek septisemi yaptıklarını düşündü. Böylece Lister, 1860 larda Jules Lemaire tarafından dezenfektan bir madde olarak kabul edilen karbolik asitle açık kırıkları bakterilere karşı korumayı başardı. Bu bilgin 1867’de çalışmalarının sonuçlarını yayınlamağa başladı. Lister, antisepsiyi gerçekleştirmiş oldu. Lister, antiseptik madde diye adlandırdığı karbolik asidi cerrahinin bütün alanları için kullandı. Lister, hastane koğuşlarının, kullanılan aletlerin ve hastaların giysilerinin temizliğine büyük önem gösterdi. Yara yerine karbolik asit uygulayıp, yara üzerine fenole batırılmış keten kumaş yerleştirdi. Sadece aletleri değil, ameliyathaneyi de karbolik asitle dezenfekte ediyordu. Bu yolla antisepsiyi gerçekleştirmiş oldu. 1880’lerde Lister’in yöntemine göre, aletlere, yara yerine ve operatörün ellerine karbolik asit püskürtülürdü.

Bu sonuçlar, tıp dergilerinde de yayınlandı. Antisepsi ve asepsi, cerrahiyi tamamen yeniledi ve hastane gangreninde azalma oldu. Cerrahlar 1880’lerde eklemler, karın, baş, omurga gibi gibi insan vücudundaki bazı bölümlerde ameliyat yapmaya başladılar. Viyana’lı cerrah Theodor Billroth (1829-1894) karın cerrahisi üzerinde çalıştı. Billroth, 1872’de oesophagus’u, 1881’de pylorus’u ve 1878’de bazı barsak kısımlarını rezeke etti. Ondokuzuncu yüzyıl, günümüz tıbbının önemli bir özelliği olan uzmanlaşmaya gidişi sağladı. 19. yüzyıl boyunca tıp ve cerrahinin birçok bağımsız alt bölümlerinde uzmanlaşma oldu. İlk hemşire okulu Almanya’da Rhine’de açıldı. Toplumun üst düzeyinden gelen bir İngiliz kadını olan Florence Nightingale (1823-1910) de bu enstitüde yetişti.

Batı ve Orta Avrupa’da görülen veba, lepra, skorbüt ve suçiçeği gibi hastalıklar, gerçek nedenleri bilinmeden önce önlenebildiler. Ancak halkın sağlık durumu yine de tam düzelmemişti. Sıtma, ülkelerin bazı sefalet bölgelerinde prevalandı. 1830’Iardan sonra, Avrupa’da ve bütün dünyada dört büyük kolera pandemisi ortaya çıktı. Robert Koch, kolera üzerinde çalıştı. Medikal deontoloji açısından hekimler arasındaki rekabeti kontrol etme atılımları 18. yüzyılda başladı. Percival kanunu buna bir örnektir. 19. yüzyılda bu tip kanunlarının çıkarılması daha da hızlandı. Bundan başka bu konuda, 1832’da İngiliz Tıp Birliği, 1847’de Amerikan Tıp Birliği, 1872’de Alman Tıp Birliği kuruldu.

——————————————————————————————————————–

Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetleri

Cumhuriyetle birlikte ülkemizde birçok alanda yapılan köklü değişmeler sağlık alanında da dikkat çekecek seviyede olmuştur. Sağlıktaki bu değişme ve gelişmeleri daha iyi değerlendirmek için Selçuklular ve Osmanlılar zamanındaki sağlık hizmetlerine kısaca bakmak yerinde olacaktır. Selçuklular, sağlık ve sosyal yardıma önem vermişlerdir. Medreselerde Tıp eğitimi her zaman verilmiştir. Öğrenciler için medresenin yanına bir de hastane açılmıştır. Bunun en güzel örneği 1206 yılında Kayseri’de kurulan Gıyasiye ve Şifaiye Medreseleridir. Vatandaşa iyi sağlık hizmeti vermek için birçok yerde hastaneler açılmış, fakirlere ücretsiz sağlık hizmeti sunulmuştur. Osmanlılar döneminde sağlık işlerini Hekimbaşı (sağlık bakanı) unvanlı kişiler yönetmiştir. Hekimbaşı’lık kurumu Fatih zamanında kurulmuş, 1849 yılına kadar ülkenin sağlık işleri buradan yönetilmiştir. 1849 yılında Mekteb-i Tıbbiye Nezareti (Tıp Okulu Bakanlığı) sağlık işlerini üstlenmiştir.

Hekimbaşı sağlıkla ilgili her türlü kararı veren tek yetkili kişiydi. 1849 yılında kurulan Tıp Okulu Bakanlığı Hekimbaşı’nın birçok görevini devralmıştır. 14 Mart 1827 yılında II. Mahmut’un Tıphane ve Cerrahhane’yi açmasına kadar, ülkenin hekim ihtiyacı Fatih ve Süleymaniye Külliyelerinden yetişen hekimlerle sağlanmıştır. 1827 yılı, hem tıp eğitiminde hem de sağlık hizmetlerinde yapılan önemli değişikliklerin başlangıcı olmuştur. Bu nedenle 14 Mart 1927 tarihinden itibaren her sene 14 Mart Tıp Bayramı olarak kutlanmaktır. 1827 yılından sonra en azından sağlık hizmetleri yaygınlaştırılmıştır. 1871 yılında “Memleket Tabiplikleri ve Sıhhiye Müfettişlikleri” kurulmuştur. 1871 den sonra, il ve ilçelere hekim tayin edilmiştir. Bu hekimlerin maaşları yerel yönetimlerce karşılanmıştır. Yine bu hekimler beş yıl mecburi hizmet yaparlar, askerlik görevinden de muaf tutulurlardı (askerlik yapmazlardı). Gerek bu hekimler, gerekse Sıhhiye Müfettişliği Ülkenin sağlık sorunlarını çözememişlerdir, özellikle 19. yüzyılın sonlarında çok sık görülen savaşlar, salgınlar, kıtlıklar, isyanlar ülkeyi iyice sıkıntıya sokmuştur.

Mesela; 1897 yılındaki Türk-Yunan savaşında 1200 asker şehit olurken, 38.000 asker sıtma, tifo, tifüs ve dizanteriden hayatlarını kaybetmiştir. Bu durum kurtuluş savaşında da yaşanmıştır. Bilindiği gibi 23 Nisan 1920’de TBMM açılmıştır. 2 Mayıs 1920 de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kurulmuştur, ilk Sağlık Bakanı Dr. Adnan Adıvar’dır. Daha sonra Dr. Refik Saydam ve Dr. Rıza Nur bu göreve getirilmişlerdir.

TBMM Döneminde Örgütlenme
Merkezde Hıfsısıhha dairesi,
Sicil dairesi
Muhasebe ve evrak dairesi
Taşrada Sağlık Müdürlüğü, belediye tabiplikleri ve karantina tabiplikleri
Hükümet tabiplikleri
Küçük sağlık memurlukları

.

Teftiş kadrosu 3 müfettişe çıkartılmış. Ayrıca; aşıhane, bakteriyolojihane, kuduz tedavi müessesesi kurulması kararlaştırılmıştır. 1921’de iki milyon civarında insan Anadolu’nun çeşitli yerlerine göç etmiştir. Bunların çoğu evsiz barksız ve korumasız kalmıştır. Bunun üzerine. “Göç işleri” kurumu, İçişleri Bakanlığından alınarak, Sağlık Bakanlığına verilmiştir. Kurtuluş Savaşından sonra Ülkemizin sağlık manzarası şöyledir; ülkemizin, dolaysıyla Sağlık Bakanlığının imkânları çok sınırlıdır. Birçok sağlık problemi vardır. Savaşlar binlerce insanın hastalanmasına, bakımsız kalmasına, barınaksız kalmasına yol açmıştır. Bulaşıcı hastalıklar çok yaygındır. Göçmen, öksüz ve yetimlere de Sağlık Bakanlığı bakmaktadır. Bütün bu sıkıntılar içinde, bir de daha önce kontrolü batılılara verilmiş olan “Karantina İdaresi” vardır. Yani çeşitli bulaşıcı hastalıklara karşı hudut ve sahillerde kontrol yapmak hakkı yabancılara verilmişti.

Yabancılar bu işi ciddi yapmıyorlardı, üstelik masraflarını da bizden alıyorlardı. Bununla da kalmıyorlar bizim aleyhimize söylentiler yayıyorlardı; “Türkiye’nin sağlık personeli yetersizdir, Türkiye bulaşıcı hastalıkların kaynağıdır, hac ile bulaşıcı hastalıklar yayılıyor, bunun sebebi de Türk’lerdir” gibi. Bu olumsuzlukların hepsi Lozan Müzakerelerinde düzeltilerek lehimize karara bağlanmıştır. 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet kurulmuştur. Cumhuriyet, siyasi anlamda belirli bir yerlere gelmek demektir. Fakat sağlık alanında önemli sorunlar mevcuttur. Atatürk, bunu fark etmiş, bunun halledilmesi gereğini her vesile ile dile getirmiştir. Bunun için de şu hususlara dikkat çekmiştir, para, sağlık personeli (yeterli sayıda ve kaliteli), örgütlenme, sağlık yasası. Sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması için alınan önlemler yetersiz kalmıştır. Amaç, köylere kadar sağlık hizmetini götürmektir. Fakat imkanlar eksik ve yetersizdir.

Tablo 1923 Yılı Ülkemizin Sağlık Personel Dağılımı
Personel Sayı Sağlık Personeline Düşen İnsan Sayısı
Hekim 554 21.600
Sağlık Memuru 560 21.000
Hemşire 4 3.300.000
Ebe 136 88.000
Eczacı 69 175.000

.

1923 yılında devletin genel bütçesi yaklaşık 140 milyondur. Sağlık Bakanlığının bütçesi genel bütçenin % 2.2 sidir, yani 3 milyondur. Sağlık bütçesi yıllarca %2.5 civarında devam etmiştir. Atatürk, iyi bir kadro ile imkanları zorlayarak sağlık problemlerinin halledileceğine inanmıştır. Bu işin başına Dr. Refik Saydam’ı getirmiştir. Refik Saydam, Milli Mücadelede hep Atatürk’ün yanında olmuştur. Refik Saydam 15 yıl Sağlık Bakanlığı yapmıştır. Sağlık sorunlarının çözümünde hedefleri ve planı şöyle olmuştur; sağlık örgütünü genişletmek, hekim, ve yardımcı sağlık personeli yetiştirmek, çeşitli bölgelerdeki vilayetlere Numune Hastanesi ve Doğumevi açmak, sağlık hizmetini köylere kadar götürmek, halkı sağlık konusunda eğitmek, sıtma, verem, trahom, frengi, kuduz gibi hastalıklarla mücadele etmek, hıfsısıhha enstitüsü ve okulları açmak.

Yukarıdaki maddeleri gerçekleştirmek çok zordu. Para yoktu. Yetişmiş eleman çok azdı. Türkiye’de bir tane Tıp Fakültesi vardı. Gençler Tıbbiyeye gelmiyordu. Tıp tahsili uzun ve masraflıydı. Az sayıda mezun olan hekimler de büyük şehirlerde görev yapıyordu. Anadolu hekimsizdi. Yalnız hekimle de iş bitmiyordu, yardımcı sağlık personeli de yetişmeliydi. Anadolu’ya hekim göndermek için “Mecburi Hizmet Kanunu ” çıkartıldı. Masrafsız olması için de öğrencileri ücretsiz yatılı yurtlara kabul etti. Yatılı olması gençlerin Tıp Fakültelerini tercih etmelerine yol açmıştır, önceleri 150- 200 kişi olan yatılı yurdu, birkaç sene içinde 1000’i aşmıştır. Bu sayede ülkenin birçok yerine hekim gönderme imkanı doğmuştur. Bu da yeterli olmamıştır. Yeni Tıp fakültelerine ihtiyaç duyulmuştur ve 1945 yılında Ankara’ya bir Tıp Fakültesi açılmıştır.

1930’lu yıllarda Avrupa’dan birçok bilim adamı savaş ve siyasi nedenlerle göç etmiştir. Bunların içinde hekimler de vardır. Bu hekimler Türkiye’ye gelmişler, İstanbul Tıp Fakültesinde görev alarak hekim yetiştirmede önemli yararlar sağlamışlardır. Aslında, sağlık hizmetleri ekip hizmetleridir. İyi bir sağlık hizmeti çok sayıda ve kaliteli de olsa yalnız hekimlerle halledilemez. Yardımcı sağlık personeli de yetiştirilmelidir. Cumhuriyetten önce yalnız çiçek hastalığı için aşı memuru yetiştirilmiştir. Bu da birkaç aylık kurslarla yetiştirmedir. Cumhuriyetten sonra İstanbul ve Sivas’a sağlıkçı yetiştiren okullar açılmıştır (küçük sıhhiye memur mektebi). Daha sonra İstanbul, Konya ve Balıkesir ebe okulları açılmıştır. 1925 yılında da İstanbul’a Kızılay Hemşire Okulu açılmıştır.

Bu faaliyetlerin sonunda (15-20 sene içinde) şöyle bir tablo ortaya çıkmıştır:

1923 1940
Hekim 554 2400
Sağlık Memuru 560 1500
Hemşire 4 400
Ebe 136 600

.

Sağlıkla ilgili kanunlar da çıkarmak gerekiyordu. 1920 ile 1938 yılları arasında 51 kanun, 18 kararname, 21 de yönetmelik çıkarılmıştır. Bunların birçoğu bugün bile uygulanmaktadır.

Bunlardan önemli olan birkaç tanesi şunlardır; 1930 yılında çıkarılan Umumi Hıfsısıhha Kanunu, 1928 yılında çıkarılan Tababet ve Şuabatı Tarz-ı icrasına Dair Kanun gibi. Bunlardan Umumi Hıfsısıhha Kunununun 15 Bölümü ve 307 maddesi vardır.

Umumi Hıfsısıhha Kunununun Bölümleri: 1-Sağlık Teşkilatı, 2-Göçlerle ilgili sağlık işleri, 3-Salgın Hastalıklarla mücadele, 4-Genelev Kadınlarıyla ilgili kanun, 5-Gemi ve Demiryolu vasıtaları sağlık işleri, 6-Çocuk hıfsısıhhası, 7-işçi Sağlığı, 8-Yiyecek ve içeceklere konan maddeler, 9-Maden suları ve kaplıcalar, 10-Mezarlıklar, cenaze taşınması, 11-Şehir ve Kasaba hıfsısıhhası, 12-Ceza hükümleri, 13-Gayri sıhhi Kurumlar, 14-Sağlık istatistiği, 15-Genel hükümler.

Atatürk, koruyucu sağlık hizmetinin önemine de inanmıştır. Bu konuda: “Milletimizin sağlığının korunması, bulaşıcı hastalıkların etkisiz hale getirilmesi, nüfusun artırılması, ölümlerin azaltılması, böylece insanların dinç ve çalışmaya yetenekli bir şekilde sağlıklı yetişmesi amacımızdır” demiştir. Refik Saydam’ın da bu konuda önemli açıklamaları olmuştur. Mesela, Hıfsısıhha Okulunun açılışında: “Bütün dünyanın arzusu sağlığı bozacak etkenlerin meydana gelmemesine gayret etmek, mevcut olanları yok etmek, çalışma gücünü artırıp, insan ömrünü uzatmaktır” şeklinde konuşması koruyucu sağlığın önemine verdiği değeri açıklamaktadır. Bu çok önemli olmasına rağmen hekimler bunu pek bilmiyordu.

Hizmet içi eğitimle bu eksikliğin giderilmesine çalışıp, mahrumiyet bölgedekilere biraz fazla para vererek hekimleri buralarda bilhassa salgın yapan hastalıklara karşı çalıştırmak mümkün olmuştur. Tıp Fakültesi eğitiminde koruyucu hekimlik yoktu. Koruyucu hekimliğin ciddi bir şekilde ele alınması tavsiyesi hocalarca, “bilime tecavüz” şeklinde değerlendiriliyordu. Koruyucu hekimliğin, örgütlenmesinde Merkez Hıfsısıhha Enstitüsünün rolü büyüktür. Hıfsısıhha enstitüsü; aşı ve serum hazırlamak, yenen-içilen maddelerin denetimi, laboratuvar çalışmaları yapmak gibi önemli görevler yapmıştır. Cumhuriyet’ yıllarında bazı hastalıklar bulaşma ve salgın yönünden çok ciddi boyutlardadır. Bakanlık bunlarla mücadeleyi baş görevleri arasında saymıştır. Bunlar; sıtma, trahom, verem, frengi, ana-çocuk sağlığı mücadelesidir.

Sıtma Mücadelesi: Bu hastalık, hem savaş yıllarında, hem de diğer zamanlarda ülkemizin önemli sağlık sorunu olmuştur. 1919 yılından itibaren Devlet sıtma için sadece kinin denen ilacı dağıtmıştır. Sıtma ile ilk savaş, Ankara yakınlarındaki bataklıkların kurutulması olmuştur. Sonra İstanbul’da sıtma kursu açılmıştır. Bu kurstan yetişenler sıtma bölgelerinde faydalı çalışmalar yapmışlardır. 1926’da “Sıtma Mücadele Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanuna göre Türkiye 16 sıtma bölgesine’ ayrılıyor ve her bölgeye ekipler gönderiliyordu. Ekipler; dalak ve kan muayenesi, sıtma teşhisi, ücretsiz tedavi, bataklık kurutmak, sivrisineklerle mücadele, sıtma ihbarı gibi görevler yapmaktaydı.

Trahom Mücadelesi: Birinci Dünya Savaşında trahom Güneydoğu’da çok nadir görülüyordu. Diğer bölgelere göçlerle yayılmıştır. Uzun yıllar ihmal edilmişti (savaşlar vs) Bu yüzden 1920’lerde üç milyon trahomlu bulunmaktadır. Savaş sonrası Güneydoğunun ¾’ü trahomluydu. Hatta İstanbul’da bile 2500 kişilik öksüzler yurdunun 1/3’ünde trahom vardı. Trahom yüzünden Adıyaman’a “Körler ülkesi” denmiştir. Trahomla mücadele Adıyaman ve Malatya’dan başlamıştır. Bu şehirlere 1925 yılında birer trahom hastanesi açılmıştır. Ayrıca gezici ekipler kurulmuş trahomlu hastanın bizzat ayağına giderek tedavi etme yöntemine baş vurulmuştur. Her yıl trahomla uğraşan dispanserlerin sayısı artırılmıştır. 1930 yılında çıkarılan Umumi Hıfsısıhha Kanununda da trahom mücadelesine önemli yer verilmiştir. 1940’lara kadar devamlı mücadele edilmiş ve iyi neticeler alınmıştır.

Frengi Mücadelesi: Bizde frengi, ilk olarak 19. yüzyılın ortalarında İstanbul’da görülmüştür. Diğer bölgelere İstanbul’dan yayılmıştır. Frengiyle mücadele 1913 yılında başlamıştır ama yeterli olmamıştır. 1921’de frengiyle mücadele kanunu çıkarılmıştır. Bu kanuna göre frengili hasta ücretsiz tedavi edilmekte, frengililerin evlenmesine müsaade edilmemektedir. 1930 yılında çıkarılan Umumi Hıfsısıhha Kanununda da yine frengi Mücadelesine yer verilmiştir. Bu kanuna, göre frengi, bildirimi zorunlu bir hastalıktır. Tarama muayeneleri yaygınlaştırılmıştır. Halkın taramalara katılması mecburi tutulmuştur. 1927 yılında İzmit ve Ankara da frengi hastaneleri açılmıştır.

Veremle Mücadele: Verem (Tbc) Cumhuriyetten önce de sonra da ülkemizde çok yaygındı. Ülkede veremle mücadeleyi gönüllü kuruluşlar başlatmıştır. Resmi mücadele ise 1918 yılında Besim Ömer Akalın Paşanın gayretleriyle kurulan “Veremle Mücadele Osmanlı Cemiyeti” tarafından başlatılmıştır. Bunun peşine 1923 yılında Dr. Behçet Uz tarafından İzmir’de “Veremle Mücadele Cemiyeti” açılmıştır. Daha sonra bu cemiyet İstanbul ve Balıkesir’de de faaliyet göstermiştir. Bu arada Heybeliada da 50 yataklı Verem Sanatoryumu açılmıştır. Umumi Hıfsısıhha Kanununda da veremle mücadeleye yer verilmiştir. 1945 den sonra milli bir sorun olarak ele alınmıştır.

Ana Çocuk Sağlığı Hizmetleri: Ana çocuk sağlığı, bir ülkenin sağlık durumunu gösteren çok önemli bir sağlık göstergesidir. Bu iş için Osmanlı döneminde “Ebe Okulları” açılması düşünülmüş fakat kurulamamıştır. Ebeler, kısa süreli kurslarla yetiştirilmiştir. İlk defa 1909 yılında İstanbul’da “Kadırga Ebe Okulu” açılmıştır. 1924 yılından sonra ebe okuluna orta­okul mezunları alınmıştır. 1937 yılında Balıkesir’e Konya’ya Ebe Okulları açılmıştır. Daha sonra birçok vilayete Doğumevleri ve çocuk bakımevleri açılarak, hizmet yaygınlaştırılmıştır.

Cumhuriyet Dönemi Ve Tedavi Hizmetleri: Cumhuriyet Döneminde tedavi kurumlarının açılması ve işletilmesi “Yerel Yönetimlere” verilmiştir. 1924 yılında; Ankara, Diyarbakır, Sivas, Erzurum, 1936 yılında İstanbul’da Numune Hastaneleri açılmıştır.

——————————————————————————————————————–

Deontoloji Ve Tıp Etiğinin Tanımı

Etik Nedir: Etik, insan tutum, eylem ve davranışlarının doğru-yanlış ya da iyi-kötü olup olmadığına dair değerlendirmeler alanıdır. Yunanca “ethos” sözcüğünden gelmektedir, Latince “ethicus”tan türemiş olan “etik” Türkçe “töre, bilim” olarak adlandırılmaktadır. Ethos; alışkanlık, adet, gelenek-görenek tutumu anlamına gelmektedir ve insan davranışları ile ilgili bir sözcüktür. İnsan eylemlerinin ahlaklılığına çalışan uygulamalı ve yönlendirici bir bilimdir. “Teorik ahlak” ya da “ahlak kuramı” şeklinde değerlendirebiliriz. Bireyin doğru-yanlış, iyi-kötü, erdemli-erdemsiz gibi davranışlarının ahlak ilkeleri ile felsefi anlamda sorgulanması anlamına gelmektedir. Toplumların tarihine bakıldığında, tüm toplumlarda, insanoğlunun iyiye ve doğruya karşı sürekli bir eğilim içinde olduğu gözlenmektedir.

Dürüstlük, yardımseverlik, doğruluk, sadakat, adalet gibi değerler daima iyi değerler olarak kabul görmüştür. Etik alanı genel etik ve özel etik olarak ikiye ayrılır ve tıp etiği özel etiğin bir şeklidir. Genel etik; etik biliminin temel kısmıdır, ahlak biliminin temel ilkelerini sağlar. Özel etik; belirli bir kurumun ya da mesleğin ahlaksal sorunlarını çözümlemek için genel etik ilkelerin kullanıldığı alandır. Tıp etiği, hemşirelik etiği bu bilimin özelleşmiş dallarıdır. Tıp etiği; tıbbi ilişkiler çerçevesinde sağlık profesyonellerinin iyi davranmak adına neleri yapmaları, nelerden kaçınmaları ile ilgilidir. Özetle tıp etiğinin değer sorunlarının genel ilkeler doğrultusunda irdelenmesidir. İnsan hayatı söz konusu olduğu için oldukça önemlidir. Tıp etiğinin içeriği; tTıp bağlamında iyinin ve kötünün tanımına ve ayrımına dair tartışmalardan ve iyi olanı sağlayıp kötü olandan kaçınmayı amaç edinen temel ilkelerden oluşur.

Her tıbbi eylemin kendine göre bir etik boyutu vardır; fakat etik bize “şu şekilde veya bu şekilde davran” demez belirli bir durumda neyi istememiz gerektiğini söylerken istediğimiz sonuca ulaşmak için; nasıl, ne şekilde eylemde bulunmamız gerektiği hakkında bilgi verir. Tıbbi uygulamaların, araştırmaların ve sağlık politikalarının etik kuramlara, etik ilkelere ve etik kodlara dayanmasını sağlar. Etik bilincine ve duyarlılığına sahip olmak bu etik boyutu gözden kaçırmayıp değerlendirmeye almaktır. Tıp eğitiminde salt bilgi ve teknik becerilerin öğretilmesi iyi hekim olmaya yetmemektedir. Tıbbın konusu olan insanın değerleri de ele alınmalı ve hasta başındaki uygulamalarda insani değerler gözetilmelidir.

Ahlak Nedir: Ahlak kökenini Arapça’dan alan bir sözcüktür. İnsandaki manevi değer ve davranışlara verilen bir addır. İngilizcede moral, morality bu anlamda kullanılır ve ahlak bilimine ethics (etik) denir. Ahlak konusundaki değer yargıları ve normlar yaratılıştan getirilen huy özellikleri biçiminde değerlendirilmiş ve zamanla tanımda değişiklikler olmuş. Ahlak, insan topluluklarında bireylerin inanç ve törelerine uygun davranışlarını düzenleyen kuralların, yasaların toplamıdır. Başka bir tanımda ise ahlak; bir kişinin, bir grubun, bir halkın, bir toplumsal sınıfın, bir ulusun, bir kültür çevresinin vb. belli bir tarihsel dönemde, yaşamına giren ve eylemlerini yönlendiren inanç ve değerler toplamıdır. Bireyin sosyal değerleri anlamında da kullanılmaktadır. Günümüz Türkçesi’nde ahlak kavramı hem kişinin sonradan edindiği davranış ve tutumlar için kullanılırken hem de toplumun benimsediği değerler sistemini de ifade etmektedir.

Etik-Ahlak Ayrımı: Etik; insan davranışlarını irdeleyen düşünsel soyut bir etkinliktir. Ahlak; insan davranışlarını belirleyen toplumsal somut bir düzenektir. Etik doğru ve yanlış davranışın “teorisi”, ahlak ise onun “pratiği”dir. Kısacası etik; “ahlak ve toplumca belirlenen ahlaki ilkelerin niteliğini sorgulayan felsefedir” diyebiliriz.

Deontoloji (Deontologia): Eski Yunanca’dan gelen bir terimdir. “Deonto” görev, yükümlülük gibi anlamlara gelirken; “logia” bilgi, bilim anlamındadır. Böylece deontoloji kelimesini yükümlülükler bilgisi şeklinde Türkçe’ye çevirebiliriz. Özetle deontoloji, kişilerin üzerlerine düşen ödev ve yükümlülüklerinin neler olduğunu bilmeleridir. Deontoloji sözcüğü, ilk olarak 19. yüzyılın ilk yarısında Jeremy Bentham tarafından kullanılmıştır. Burada deontoloji, hekimlerin bilmek ve uygulamak zorunda oldukları etik ilke ve kuralların neler olduğunu bildiren kavram anlamındadır. Daha geniş bir ifade ile deontoloji; sağlık mesleklerinde çalışanların (hekim, hemşire, hastane yöneticisi ya da diğer sağlık çalışanları) bilmek ve uygulamak zorunda oldukları etik ilke ve kuralların neler olduklarını bildiren kavram anlamına gelmektedir.

Tıp Alanında Kullanılan Deontoloji İle Tıp Etiği Kavramları Arasındaki Fark: Deontolojide saptanmış kurallara uyulması ve onların yeni kuşaklara aktarılması söz konusu iken; tıp etiğinde tıptaki değer ve ilkelerin analizi, yorumu ve tartışılması gibi geniş bir etkinlik alanı vardır. Etiğin üzerinde çalıştığı, tartıştığı sorunlara çözüm getirildiği zaman bu bilgiler deontoloji alanında değerlendirilir. Etiğin deontolojiyi besleyen bir kaynak olduğunu söyleyebiliriz.

Biyoetik Nedir: Biyoetik terimi “bios” yaşam ve “ethos” ahlak kavramlarının birleşiminden oluşmaktadır. Bu terim ilk olarak 1970 yılında Hollanda’lı biyokimyacı Van Rensselaer Potter tarafından kullanılmıştır. Potter bu kavramı gerçek veriler ile değerler arasında köprü oluşturacak bir terim olarak açıklamıştır. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayıp 21. yüzyılda tıp alanındaki bilgi ve teknolojik ilerlemelerin değer sisteminde oluşturacağı etkiler ve sonuçlarının düşünülmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tıp alanındaki bu gelişmelerin bazılarının doğaya, çevreye hatta insan ve hayvan varlığına da olumsuz etkilerinin olabileceğine dikkat çekmeye çalışmıştır. Biyoetiğin alt dalları; ekolojik etik, çevre etiği, tıp etiği, klinik biyoetik, tıbbi biyoetik. Tıp etiği ve biyoetik kavramları birbirinin yerine kullanılmamalıdır.

Etik Ve Hukuk: Etik ve hukuk alanları insanların davranışları ile ilgili olduğu için her iki alan da birbiri ile yakın ilişki halindedir. Her ikisi de kendine özgü yöntemlerle kabul etmedikleri insan davranışlarına yaptırımlar getirir. Hukuk davranış standartlarına uyulmadığı durumda standartlara uyulmasını sağlar. Etik de hukuk tarafından belirlenmiş bir çok davranış şekillerinin uygulanmasını güçlendirir. Bununla birlikte etik hukuktan farklı bir şekilde; istenen davranış şekilleri ve idealleri hedef gösterir. Etik ve hukuk alanlarının farklı amaç ve yaptırımları bulunmaktadır. Hukuk, negatif yaptırımlarla kişiler üzerinde cezalar uygular (para cezası, hapis cezası vb). Etik yaptırımlar ise zorlayıcı yaptırımlar değildir yada bir başka ifade ile hukukta etiğin sahip olmadığı resmi bir zor kullanma yetkisi vardır. Toplumda var olan etik değerler zaman içinde hukuki değerler haline gelebilir. Her ikisinin de kaynağı toplumun benimsediği kendi değerleridir. Hukuk ve etik alanında değerler açısından önemli paralellikler bulunmaktadır. Örneğin bir öldürme eylemi her iki alan için de istenmeyen kötü olarak nitelenen bir davranıştır. Bununla birlikte etik ve hukukun birbirlerinin alanlarına girmedikleri konular da olabilir. Örneğin yalan söylemek etik olarak kötü bir davranış olduğu halde hukuk açısından ise yalan söyleyen kişi elde bir kanıt yoksa bir suç işlemiş sayılmaz. Ayrıca ilkesel düzeyde pratik uygulamalarda her iki alanın ters düşebildiği bazı konularla da karşılaşabiliriz.

Türkiye’de sağlık çalışanlarına yol göstermek amacı ile bir takım hukuk düzenlemeleri yapılmış, bildirgeler, genelgeler, yönetmelikler ve tüzükler hazırlanmıştır. Türkiye’de mesleki etik ilkelerin denetlenmesi amacı ile ilk ayrıntılı düzenlemeler 1928 yılında yürürlüğe giren 1219 sayılı “Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun” ile olmuştur. Bu yasada tabip odalarının onur kurulları ile yüksek onur kurulunun oluşumu ve işlevleri tanımlanmıştır. Ayrıca bu kurulların hekimleri nasıl denetleyeceklerine ilişkin bazı düzenlemelere de yer verilmiştir. 1960 yılında “Tıbbi Deontoloji Tüzüğü” kabul edilmiştir. Türk Tabipler Birliği, 1998 yılında Deontoloji Tüzüğü’nü günün koşullarına uygun hale getirmek için çalışmalar başlatmıştır. 1998 tarihinde kabul edilen “Hekimlik Meslek Etiği Kuralları” 1 Şubat 1999 tarihinden itibaren yürürlüğe konulmuştur.

Hekimlik Meslek Etiği Kuralları: 6 bölüm ve 47 maddeden oluşmaktadır. Birinci bölüm: amaç, kapsam, tanımlar. İkinci bölüm: Genel kurallar ve ilkeler; etik ilkeler, hekimin yansızlığı, sır saklama yükümlülüğü, acil yardım, hekimliğin kötü uygulanması, aracıdan yararlanma yasağı. Üçüncü bölüm: hekimler arası ilişkiler: meslektaşlar arasında saygı, mesleki dayanışma, konsültasyon. Dördüncü bölüm: Hekim-hasta ilişkileri; hasta haklarına saygı, hekim seçme özgürlüğü, muayenesiz tedavinin yasak olması, aydınlatılmış onam, bilgilendirilmeme hakkı, terminal hastalara yardım, ücret, rapor düzenleme. Beşinci bölüm: Hekim ve insan hakları; uluslararası sözleşmelere uyma zorunluluğu, işkenceye yardım yasağı, tutuklu ve hükümlülere verilecek tıbbi yardım, olağanüstü durumlar ve savaş koşulları. Altıncı bölüm: Tıbbi araştırmalar ve yayın etiği; insan üzerinde araştırma, deneğin bilgilendirilmesi, denekten bilgilendirilmiş olur formunun alınması, deneğin istediği zaman araştırmadan çekilme hakkı, deneğin korunması, yayın etiği. Yedinci bölüm: hüküm bulunmayan durumlar şeklinde maddeleri vardır.

Tıp Etiğinin Tarihçesi: Tıpta yasal sorumlulukların belirlenmesi ile ilgili en eski tarihsel belgeler Hammurabi Yasaları’dır (MÖ. 1800). Eski Mezopotamya’da kral Hammurabi tarafından yürürlüğe konulan bu yasa maddelerinin bazıları tıpla ilgilidir. Yasa sadece hekimlerin ücretlerini düzenlemekle kalmamış özellikle cerrahların yaptıkları cerrahi işlemler sırasında istenmeyen bir durumla karşılaşıldığı zaman alacağı cezalar ve yasal sorumlulukları belirtilmiştir. Cezalandırma yöntemi “kısasa kısas” yöntemidir.

Hammurabi Yasalarından Bazıları: 219. Madde: “bir hekim birisine bronz ameliyat bıçağı ile tehlikeli bir yara açar ve öldürürse veya bir abse açar ve gözünü kör ederse iki eli kesilir”. 220. Madde: “eğer ölen kişi bir esirse hekim onun yerine bir başka esir vermelidir.” 221. Madde: “gözü kör olan kişi bir esirse hekim bu esirin fiyatının yarısını ödemelidir.”

Eski Hint kanunlarında ise hekimin sorumluluğu bir jüri tarafından değerlendirilerek ceza verilmekteydi. Eski Mısır’da hekimlerin hastalarına tıbbi bilgileri içeren bir kitaba uygun şekilde tedavi uygulaması istenirdi. Bu kitaba uygun davranan hekimin hastasının ölmesi yada sakat kalması durumunda hekime ceza uygulanmazdı. Eski Yunan’da hekimin uyması beklenen etik değerlerin temelini Hipokrat Andı (Hipokrat Yemini) oluşturmaktadır. Tıbbın Babası olarak adlandırılan Hipokrat (M.Ö. 5. yüzyıl) ile birlikte; hasta-hekim ve hekim-hekim ilişkilerinin düzenlenmesini, hekimin kendisine mesleği öğreten hocalarına saygılı olmasını öngören bazı etik ilkeler “Hekim Andı” ortaya koymuş. Bu etik ve deontolojik ilkeler çağlar boyunca pek çok hekimi, onların hekimlik anlayışlarını ve mesleki davranışlarını etkilemiştir ve andın değişik formları tıp fakültelerinde mezuniyet törenlerinde kullanılmaktadır. Yeminde yer alan hekimlerin hastalarına karşı etik yükümlülükleri, bugün için önemli bir yorumlama ve tartışma konusudur. Ant metnindeki konular; zarar vermeme ve sır saklama ilkeleri ile ölümcül ilaç vermeme, çocuk düşürtmeme ve mesaneden taş almama kuralları olduğu söylenebilir. Hipokrat andı bir bütün olarak değerlendirildiğinde karşımıza çıkan ana ilke hekimin her koşulda hastasına yararlı olması ve onun iyiliği için çalışmasıdır.

Hekimin hastasına zarar vermeden müdahelede bulunabilmesinin ön koşulu Latince “Primum non nocere” yani “öncelikle zarar verme ilkesidir. Hipokrat Andı Ortaçağ boyunca unutulmuştur. Milattan sonrasının ilk bin yılı tamamlanırken, Avrupa’da tıp eğitimi üniversitelerde verilmeye başlanır. Hipokrat Andı da tekrar gündeme gelir ve hekimlik mesleği üzerinde bir denetim aracı olur. 19. Yüzyılla birlikte tıp mesleği için etik ilke ve kurallar belirlenmeye başlanır ve bu çalışmalarda, Hipokrat Andı daima temel kaynak olmuştur. Günümüzde Dünya Hekimler Birliği’nin Cenevre Bildirgesi ant olarak okunmaktadır.

20. Yüzyıldan itibaren hekimlik mesleği ile ilgili çalışmalar hızlanmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasında hazırlanan “Nuremberg Kodları” ve “Dünya Hekimler Birliği”nin çeşitli konulardaki bildirileri bu konuda ilk akla gelen örneklerdir. 1981 yılında yayınladığı Lizbon Bildirgesi hasta hakları ile ilgilidir. Dünya Hekimler Birliği’nin hazırladığı Helsinki Bildirgesi’nde insanlardan elde edilen ve kime ait olduğu belirlenebilen materyal ve veriler üzerinde yapılan araştırmalar da dahil olmak üzere, gönüllülerin yer aldığı araştırmalarda uyulması gerekli kurallar açıklanmıştır.

İslam Tıbbına baktığımız zaman İslam tıbbının önde gelen hekimlerinden İbn-i Sina (980-1037). Tabibe ilk gerekli olan kurallar adını taşıyan ve hekim ahlakı ile ilgili olan kitabı ile deontolojiye önem verdiğini açık bir şekilde göstermiştir. İslam Tıbbından Ebubekir Razi (865-925) yazdığı eserlerinde pratik uygulamaların yanı sıra teorik olarak etik ilkelere yer vermiştir. 14. Yüzyılda Beylikler ve Osmanlı döneminde yaşamış Anadolu’nun İbni Sinası olarak bilinen Hekimbaşılık görevini de yürütmüş olan Konyalı Hacı Paşa yazdığı bir kitapta deontolojiden bahsetmiştir. Bazı öğütleri ise; hekim hastaların sırlarını saklamalı, güler yüzlü ve tatlı dilli olmalı, hasta için çağrıldığında hasta ister zengin, ister fakir olsun mutlaka gidilmeli, kati ve muhakkak olarak hasta yaşar veya yaşamaz dememeli hastalığın süresi için belirli bir zaman vermemeli.

Tıp Etiği İlkeleri Ve Klinik Uygulamalarda Yaklaşımlar: İnsan ilişkilerinin belli bir biçim ve yönelim kazanması ilkeler aracılığı ile olur. İlke; yaygın durumları değerlendirme-doğrulama yetkinliğine sahip olan tasarlanmış bir kural önermektir. Kişisel sorumluluğu vurgular. İlkeler insanlara değerlendirme yapma ve yargılama fırsatını verirler. Meslek etiği ilkeleri ile aynı işlevi gören etik kodlar vardır. Etik kod; çalışanların hangi davranışlarının kabul edilebilir olduğuna dair yol gösteren meslek yada mesleki örgüt tarafından geliştirilen resmi ifadelerdir. Mesleki ya da başka gruplar içerisinde kalabilmek için, ilgili kişilerin uymak zorunda oldukları amaç ve davranışlar bütünüdür. Hekimlik, hemşirelik gibi mesleklerde çalışanların mesleki birer etik koda sahip olmaları gereklidir.

İnsan denekleri içeren araştırmalara yönelik kural ve ilkelerin belirlendiği Belmont Raporu’nda (1978) “bireye saygı ilkesi”, “yararlılık” ve “adalet” ilkeleri temel ilkeler olarak belirlenmişti. Bundan bir yıl sonra Amerika’lı iki tıbbi etikçi Tom L. Beauchamp ve James Franklin Childress’ın çalışmaları bu alanda önemli adımlar atılmasını sağlamıştır. Yazarlar 1979 yılında ilk baskısı yapılan (Principles of Biomedical Ethics), “Biyomedikal Etiğin İlkeleri” isimli kitaplarında etik ilkelerin tıp uygulamasındaki yeri konusundaki görüşlerini açıklamışlardır. Burada genel olarak kabul gören temel ilkeler; yararlılık (beneficense), zarar vermeme (do no-harm, no harmful), özerkliğe saygı (respect for autonomy), adalet (justice) olarak adlandırılmaktadır.

Yararlılık İlkesi: Türkçe’de “Yararlılık” olarak kullandığımız İngilizce’deki “beneficence” kelimesi, bu dilde merhamet, iyilikseverlik, hayırseverlik anlamlarına gelmektedir. “Yararlılık ilkesi”, başkalarına yararlı olmanın etik bir yükümlülük olarak kabul edilmesidir. Birçok yararlı eylem bir yükümlülük konusu değildir. Ama “yararlılık ilkesi,” başkalarına yardım etmeyi hukuki zeminde bir yükümlülük haline getirmektedir. Yararlılık ve yardımseverlik bazı etik teorilerde merkezi bir yol oynamaktadır. Yararlılık ilkesi, öteki tüm ilkeleri kapsayacak olmasa bile yararlı olmak, zarara engel olmak, yarar ve zararı dengelemek kavramları tıp etiğinde merkezi rol oynarlar. Çünkü hekim için belli bir risk olmadan hastası için yararlı durumu sağlamak ya da zararı elimine etmek söz konusu değildir. Yararlı olmanın zorunlu birkaç kuralı etik davranışlarımızın önemli bölümünü oluşturur. Yararlı olmanın kurallarına verilebilecek bazı örnekler şunlardır; hastaların haklarını korumak ve savunmak, hastaları oluşabilecek bir zarardan korumak, hastalara zarar verebilecek koşulları ortadan kaldırmak.

Zarar Vermeme İlkesi: Zarar vermeme ilkesi, kasıtlı olarak başkalarına zarar verecek eylemde bulunmama yükümlülüğüdür. Bu ilke, geleneksel tıp etiğinde Hipokrat’ın “Öncelikle zarar verme” (Primum non nocere) özdeyişi ile açıklanmaktadır. Her şeye rağmen, yararlı olmak ve zarar vermemek ilkesi Hipokrat Andı’ndaki: “Yeteneğim ve yargım doğrultusunda hastama tedavi uygulayacağım, ama asla onu incitip yanlış bir harekette bulunmayacağım” şeklindeki ifadede de görülmektedir. Hekimin etik sorumluluğu gerçekte hastanın yaşamı hakkındaki tercihleriyle birlikte tıbbın amacını yerine getirmekten doğar. Hekim bu ilkeye bağlılığını, hastasına tanı ve tedavi aşamasında gösterdiği klinik yaklaşımla gerçekleştirir. “Yararlı olmak” ve “zarar vermeme” ilkeleri hekimin, riskleriyle birlikte potansiyel yararları değerlendirebilmesini gerektiren son derece önemli ilkelerdir.

Özerkliğe Saygı İlkesi: “Özerklik” kelimesinin İngilizce’deki karşılığı olan “Autonomy” kelimesi kaynağını eski Yunanca’dan almaktadır. Özerklik kelimesi (Autonomy) eski Yunan’da site devletlerinin kendi kural ve yasalarını yapabilmesini anlatmak için kullanılmıştır. Özerklik kavramı o günden beri genişlemiş olup, kendi kendini yönetme, özgürlük hakları, mahremiyet, bireysel seçim, irade serbestliği, birey olma gibi anlamları kazanmıştır. Böylelikle özerklik günümüzde tek anlamlı bir sözcük olmaktan çıkmıştır. Özerklik bireyin seçimlerini serbestçe yapabilmesi, kendi değerleri doğrultusunda davranabilmesi ve dış baskı altında kalmamasını ifade eden etik bir terimdir. Özerk bir kişi, kendi değerleri ile kurallarına göre yaşayan ve hayat biçimini istediği şekilde yönlendiren kişidir. Ancak, özerkliği mutlak bir değer olarak göremeyiz. Sosyal değerler ve yasal sınırlamalar başkalarının özerklik haklarının çiğnenmesine engel olurlar. Ayrıca çocuklar, akıl hastaları, zeka özürlüler ya da bilinç kaybı içindeki hastaların özerk bir şekilde davranabilmeleri söz konusu değildir.

Adalet İlkesi: Adalet kavramı daha çok hukuk alanında kullanılan bir kavram olmakla birlikte son yıllarda etik alanında da dile getirilen bir kavramdır. Bütün insanların eşit olması ve eşit haklara sahip olması yasalarla güvence altına alınmış olsa da, çoğu kez uygulamada sorunlarla karşılaşılmaktadır. Kişiler ve ülkeler arasındaki doğal eşitsizliklerle birlikte ekonomik ve siyasi haksızlıklar ortaya çıkmakta, güç ve zenginlik dünyanın her yerinde eşit olarak dağılmamaktadır. Benzer şekilde sağlık hizmetlerinin dağıtımında da dengesizlikler bulunmaktadır. Doğruyu gözetme anlamında “hak” ve “haklılık” tarih boyunca tüm insan ilişkilerinde temel bir ahlak konusu olarak karşımıza çıkar. “Adil davranmak” demek bir kişiye hak ettiğini vermek anlamına gelir. Kişinin ihtiyacına göre yarar sağlamak bir adalet kuralıdır. Ancak bu uygulamaların istismar edilmemesi için gerekli önlemler de alınmalıdır. İhtiyaç olup olmadığını nasıl anlarız? Bir kimsenin bir şeye ihtiyacı var demek, “onsuz zarar göreceği” anlamına gelir. Bu ilke, aynı şeye ihtiyacı olanların ihtiyaçlarının karşılanması bakımından eşit muamele edilmesini gerektirir. Örneğin; hastanede yatan iki hastanın aynı ölçüde kana ve ilaca ihtiyacı varsa, her iki hastanın ihtiyaçlarına eşit ölçüde yaklaşmamız gerekir. Adaletli bir sağlık sistemi çerçevesinde özellikle hayati öneme sahip tüm hizmet ve ürünlerin eşit olarak dağıtılması gerekir. Bir toplumda bireylerin hastalığı, yaşam biçimi, yaşı, cinsiyeti, dini, etnik kökeni ne olursa olsun bir gün ihtiyaç duyduğunda hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadan herkes ile eşit tedaviden yararlanma şansına sahip olacağından emin olması gerekmektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi’nin 25. Maddesi: “Herkesin yeterli sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı” olduğunu bildirmiştir.

İlkelerin Çatışması: 1979 yılında Tom L. Beauchamp ve James Franklin Childress’in yazdıkları “Biyomedikal Etiğin İlkeleri” isimli kitapta; tıp uygulamasında karşılaşılan etik sorunların çözümünde, koşullara göre etik ilkelerden herhangi birinin ya da birden fazlasının seçilebileceği gibi, bazılarının da feda edilebileceği ifade edilmektedir. Olası çatışma durumlarında ihlal edilebilecek ilkenin seçimi sırasında, dikkat edilmesi gereken bazı noktalar ileri sürülmektedir. Bu noktalar; etik ilkenin çiğnenmesinde gerçekçi bir neden bulunmalıdır, başka bir seçeneğin olmadığı durumlarda çatışan ilkelerden birini çiğnemek kaçınılmaz olabilir, ilke ihlal edilecek ise eylemin amacı doğrultusunda ilkeye en az zarar verecek biçimde yapılmalıdır, kişi için ihlalin etkilerini en aza indirmeye çalışılmalıdır. Örnek; kansere yakalanmış bir hastadan hastalığın gizlenmesi, hatta onun kanser olmadığının söylenmesi hekim hasta ilişkisi içinde sıkça karşılaşılan bir hekim tutumudur. Oysa ki, böyle bir tutum, aynı zamanda gerçeği söyleme, doğruluk, aydınlatılmış onam ilkelerinin; dolayısıyla, tüm bu ilkeleri içinde barındıran özerkliğe saygı ilkesini çiğnemiş olmaktadır. Diğer yandan gerçeğin hastaya zarar vereceği düşüncesiyle gösterilen bu tutum, yararlılık ilkesini ön planda tutan görüş sahipleri tarafından ise doğru bir davranış olarak görülebilir.

İster tedavi ve isterse araştırma amaçlı herhangi bir uygulamadan önce hasta ya da deneklerin aydınlatılmış onamını (bilgilendirilmiş olur) almak, özerkliğe saygı ilkesi için vazgeçilemez bir ögedir. Ayrıca, araştırma etik kurulları aydınlatılmış onam ilkesinin korunmasına büyük önem vermektedirler. Bu ilke denek ve hastayı koruduğu gibi, aynı zamanda hekim ve araştırmacıyı da korumakta; onların sorumluluğunu hem paylaşmakta hem de zarar/yarar dengesinin, yarar yönünde olması için azami çaba gösterilmesini sağlamaktadır. Günümüzde tıbbi bakım ve teknolojinin ileri boyutlara gelmiş olması insan yaşamını, doğal sürecinden daha fazla uzatma olanağını getirmektedir. Böyle bir durum kaçınılmaz olarak yoğun bakım ünitelerinin önemini artırmış ve buradaki tıbbi müdahalelerle ilgili etik çatışma sorunlarının çıkışına kaynaklık etmeye başlamıştır. Organ nakli ve tedavinin sonlandırılması kararları alınırken, bazı koşullarda aydınlatılmış onam alınmış olsa bile zarar vermeme ilkesinin çiğnenmesine neden olabilmektedir.

Genetik araştırmalar, etik ilkelerin sıklıkla çatışma haline geldiği bir başka tıp alanıdır. Araştırma sonuçlarıyla ilgili bilgilerin kişilere aktarılıp aktarılamayacağı konusunda doğruluk, dürüstlük, gerçeğin söylenmesi gibi çok sayıda ilke, kararın etik yönünü belirlemektedir. Yaşam desteği sorunu; bitkisel yaşam ve beyin ölümü kavramları arasındaki farklılıkların belirlenmesi tıbbi etik sorunlar arasındadır. Tıp uygulamalarımız sırasındaki mesleki tutum ve davranışlarımızın, etik yönden doğru ve haklı gerekçeler taşıyabilmesi için de, bazı kural ve ilkelere gereksinim duyduğumuz açıktır. Son yıllarda anlatılan bu temel ilkeler dışında ek olarak; dürüstlük ilkesi, sadakat ilkesi, sır saklama ilkesi gibi ilkelerin de klinik etikte uyulması gereken ilkeler içinde değerlendirilmesi gerektiği şeklinde görüşler ortaya çıkmıştır.

Dürüstlük ilkesi: hekim hasta karşısında sözüne güvenilen ve güven duyulan kişi olmalıdır. Dürüstlük ilkesi, hekim ile hasta arasındaki güven duygusunu artırır. Hastaya hastalığı hakkında gerçekçi bilgiler vermek, dürüstlük ilkesine uyulmayı sağlar. Ancak hastaya bilgiyi uygun şekilde vermek, onun tercihlerine saygı göstermek gerekir. Hastaya istemediği bilgiyi vermek, özerklik ilkesine aykırıdır. Sadakat ilkesi: hastaya verilen sözlere bağlı kalmayı sağlar. Hekimin hastasına verdiği sözü tutmaması, uygulayacağını belirttiği ve hastanın da kabul ettiği tedavi yöntemlerine uygun davranmaması bu ilkeyi çiğneyen bir durumdur. Sır Saklama ilkesi: Hipokrat Andı’nda yer verilmiş olan sır saklama ilkesi tıbbi etik ilkeler içinde en eski olanlardandır. Hekim mesleği gereği ulaştığı bilgileri sır olarak saklamak zorundadır. Sır saklama ilkesi Deontoloji Tüzüğü’nde ve TCK 198. maddede de önemle vurgulanmıştır. Sonuç olarak, tıp etiği ilkelerinin sadece etik sorunların tanınması ve çözümünde değil, onların ortaya çıkışının da engellenmesinde de oldukça önemli olduğu unutulmamalıdır.

——————————————————————————————————————–

Eski Çin, Japon ve Hint Tıbbı

Eski Çin’de Tıp

Antik çağın en uygar toplumlarından biri olan eski Çin tıbbı hakkındaki bilgilerimiz mitolojiye ve eski tıbbi eserlere dayanır. Eski tıbbi eserlere örnek olarak Wang Shu Ho adındaki Çinli bir hekimin tıp kitabını verebiliriz. Kitapta nabız çeşitleri anlatılmaktadır. İlhanlılardan Gazan Mahmud Han’ın (1295-1304)ın emriyle hekim ve vezir Hemedanlı Reşidüddin tarafından Çince’den Farsça’ya çevrilmeğe başlanan bu eser, Gazan Han’ın oğlu Olcayto Hudabende zamanında 1313’de tamamlandı ve Tansukname-i İlhani adını aldı. Bu ülkede hastalık nedeni olarak mevsimler, rüzgarlar, hava gibi dış tesirler ve dini tesirler kabul edilirdi. Dini nedenler bu ülkeye has iki özelliği kapsardı. Bunlardan biri pozitif ve kuvvetli unsur olup Yang, diğeri negatif ve zayıf olup Yin diye bilinirdi. Burada evrenin son ilkesi Tao’dur. Tao, Yin ve Yang’ ın miktarını belirliyordu.

Yin ve Yang’ın doğal ilişkilerini değiştiren şeyler kötü olarak kabul ediliyordu. Bu özellikler şöyle açıklanabilir; Yang olarak bilinen özellik aktiflik, ışık, kuruluk, sıcaklık, pozitiflik, erkeklik ile açıklanmıştır. Yin olarak bilinen özellik pasiflik, karanlık, nem, negatiflik, dişilik ile açıklanmıştır. Hekimin, önce hastanın Yin ve Yang dengesini yani Tao’yu nasıl bozduğunu anlaması gerekiyordu. Hekim, hastayı değerlendirmek için ahenksizliğin nedenini belirlemeli ve tedaviyi buna göre yönlendirmeliydi. Örneğin; iç hastalıkları Yin, harici hastalıklar Yang özelliği taşırdı. Aniden ortaya çıkan şiddetli ağrı Yang özelliğine sahiptir ve soğukla iyileşir, sıcakla artar. Künt bir ağrı ise Yin özelliğine sahip olduğu için, sıcak ve hareketle hafifler, soğukla artar. Ayrıca Yin ve Yang dengesinin sağlanması için diyetler uygulanırdı.

Yin Yang
Su Ateş
Gece Gündüz
Durgunluk Hareket
Siyah Beyaz
Soğuk Sıcak
Kadın Erkek
Kolinerjik Adrenerjik
Hipofonksiyon Hiperfonksiyon

.

Eski Çin’de hastalığın teşhisi nabız muayenesine de dayanırdı. Bu nedenle Çinliler 200 çeşit nabız atışı tespit etmişlerdi. Ayrıca diğer bir teşhis metodu da dilin gözle muayenesi idi. Eski Çinlilerin bilgilerine göre, dilin 37 farklı bölgesi vardı. Sağlam pek çok klinik gözlem, bu tip teşhis metodlarına dayanırdı. Bu metodlarla özellikle diabet, çiçek, dizanteri, kızamık ve kolera tanımlanmıştır. Eski Çin’de tedavi, ilaçlara, akupunktur (iğneleme) ve masaja dayanırdı. Masaj tedavisinde, gözleri kör masajcılar kullanılırdı.

Akupunktur, ise eski bir Çin tedavi yöntemidir. Akupunktur, vücudun çeşitli yerlerine, çeşitli noktalara uzun, ince iğneler batırmakla uygulanır. Acupuncture kelimesi de Acuse (derinin duyarlı noktaları) ve Puncture (delme) kelimelerinden oluşmuştur. Acupuncture tedavisi için eskiden taş, kemik ve bambudan yapılmış iğneler kullanılırdı. Sonraları altın, gümüş, bakır, demir iğneler de kullanıldı. Bugün ise bu tedavi paslanmaz çelikten iğnelerle yapılmaktadır.

Çin tıbbına göre, sağlıklı kişide hayat enerjisi meridyenler boyunca akmaktadır. Tüm bedeni saran bu meridyenler yoluyla deri ve organlar arasında ilişki kurulmaktadır. Organlarla ilişkili 12 ana meridyen, 13 yan meridyen vardır. Bir kısmı aktif bir kısmı pasif olan bu meridyenler üzerinde 700 civarında nokta bulunur. Örneğin; böbrek meridyeni üzerinde 29, akciğer meridyeni üzerinde 11 nokta vardır. Bütün kanalların buluştuğu yer olarak ifade edilen kulakta tüm organlarla ilgili 138 nokta bulunmaktadır. Hayat enerjisinin miktarı azalırsa, meridyenlerdeki dolaşım bozulur, hastalık ortaya çıkar.

Günümüz araştırmalarında hastalıkla ilgili noktalarda cildin elektrik direncinin düşük olduğu ortaya konmuştur. Bu nedenle o noktalara iğneler batırılır, yani akupunktur uygulanır. Bitkilerden elde edilen ilaçlar hakkında Çinlilerin farklı görüşleri değerlendirmeleri vardı. Buna göre çiçeklerin renklerine ve şekillerine göre hastalıkları iyileştirmesine Theorie de Signature denirdi. Mesela kalp şeklinde çiçeği olan bitkiler, kalp hastalıklarına iyi gelirdi. Eski Çin’de cerrahi alanında iki ünlü kişi vardır. Bunlardan biri cerrah Hua-Tu (115-205) olup esrarı ilk kez narkotik olarak kullanmıştır. Bu, nedenle Hua-Tu, tıp tarihinde anestezinin babası diye anılır. Cerrah Hua-Tu, ayrıca splenektomi ve laparatomi operasyonlarını uygulardı.

Diğer bir cerrah olan Chang-Chung-King humma tedavisi üzerinde çalıştı ve yazdığı Hummalar adlı kitapta hummaların soğuk su ile tedavi edilebileceğini bildirdi. Çinlilerin Hipokrat’ı olarak ta bilinmektedir. Çin’de adli tıp da M.S. XIII. yüzyıldan itibaren varlığını göstermeğe başladı. Bu konuda parmak izleri suçluların ayırımı için kullanıldı. Kültürel üstünlüğü Uzakdoğu’da uzun yıllar süren Çin’de tıp bilgileri gizli bir ilim gibi babadan oğula geçerdi. Bugünkü uygarlıkların temeli olan ateşli silahlar, kağıt ve matbaanın eskiden beri bilindiği Çin, birçok ülkelerle de ilişki kurdu ve onların tıbbi bilgilerini aldı. 1774’de imparator Kien Lung, tıbbi ve cerrahi birçok ansiklopedik bilgiyi bir kitapta toplattırdı. 40 ciltten oluşan bu esere ‘Tıbbın Altın Aynası” dendi.

Çinliler, kolera hastalığını da tanımlamışlardır. İngiliz hekim Thomas R. Colledge, 1827 de Macao’da bir göz hastanesi açtı ve büyük bir hastane kurulmasında yardımcı oldu. Bu hastanenin başlıca ilkelerinden biri Çin gençlerine Batı tıbbını öğretmekti. Böylece modern Batı tıbbı Çin’de yerleşmeye başladı.

Eski Japon Tıbbı:

M.S. IX.yüzyıla kadar, Çin kültürü ile beraber Çin tıbbını da alan Japonlar, sonraları Batı etkisinde kalarak gittikçe modernleştiler ve geliştiler. Japon Hipokrat’ı olarak bilinen Nagata Tokuhon (1512-1630) bu gelişmelerde büyük bir rol oynadı. Japonlar, Batı dünyası ile ilişki kurmaları sonucu, 17.yüzyılda cerrahide ve 18.yüzyılda jinekoloji ve anatomide büyük ilerlemeler gösterdiler. Bundan başka sıcak ülkelerde görülen hastalıklar üzerinde çalışmalar yaptılar.

Eski Hint’te Tıp:

Günümüzde Hindistan, Pakistan ve Bangladeş devletlerinin yerleşme yeri olan Hint yarımadası, eski devirlerde de çok ileri uygarlıkları barındırırdı. Eski Hint tıbbı ile ilgili kaynaklar özellikle din kitapları ve tıbbi yazmalar olmuştur. En ünlü tıp kitapları Sushruta’dır. Bu kitaptaki bilgiler daha sonra Arap, İran ve Ortaçağ’da Avrupa tıbbını etkilemiştir. Eski Hintliler hastalıkların daha önce işlenmiş bir günahın cezası olarak değerlendiriyorlardı. Hastalık: “şeytan ve tanrı gücü ile oluşur” fikri kabul edilmişti. Rahip hekim ve sınıf hekimi olarak iki çeşit hekim vardı. Hekimler tanrılar huzurunda yemin ederlerdi. İdrarın tadına bakarak şeker hastalığını teşhis ederlerdi. İdrardan başka gaita,kusmuk muayenesi ve ayrıca nabız muayenesi yaparlardı. Tedavide birçok şifalı bitkileri kullanmışlardır. Rauwalfia serpentina bitkilerini batıya Hintliler tanıtmıştır (antihipertansif ve sedatif etkisi olan bir alkoloid).

Birçok medeniyette cerrahlık pis ve basit bir iş olarak kabul edilmesine rağmen Hintliler cerrahlığı asil bir sanat olarak kabul ederlerdi. Burnun plastik ameliyatı, kulak yırtıklarının dikilmesi gibi hassas cerrahi ameliyatları dahi yapabilmişlerdir. Katarakt, mesane taşı ve fıtık ameliyatları onlar için sıradan ameliyatlardı. Yoga; Hintlilerin beden-ruh bütünleşmesi gayesi ile yaptıkları sporlardandı. Ruh ve beden terbiyesi yaparak daha uzun yaşayacaklarına inanıyorlardı. Yine yoga ile acı ve ızdıraplara tahammül etme, kalbin çalışmasını kontrol altına alma gibi becerileri kazanabildiklerini ifade etmekteydiler. Yoga sözcüğü Sanskritçe’de “birleştirmek veya bütünleşmek” anlamına gelir. Bu felsefeyi uygulayan kişiye de “Yogi” denir. Hintlilere göre Yoga, bedeni, zihni ve ruhu tamamen eğiten, huzur veren ve kişinin kendini keşfetmesini sağlayan bir metottur. İnsanları fiziksel, zihinsel ve ruhsal disiplin yoluyla mutluluğa, başarıya ve “aydınlanma”ya ulaştırmayı amaçlamaktadır.

——————————————————————————————————————–

Eski Mısır’da Tıp

Nil kıyılarında görülen eski Mısır uygarlığı, özellikle eski Mezopotamya ve eski Hint uygarlıklarıyla aynı kaynaktan gelmiştir. 1822’de François Champollion (1790-1832) adlı bir Fransız’ın hiyeroglif denen eski Mısır yazısını çözmesi Mısır uygarlığının değerlendirilmesinde büyük rol oynadı. Bundan başka 1799’da Fransız askerlerinin buldukları Rosetta Stone denen ve bugün Londra’da British Museum’da bulunan bir taş hiyeroglif ile yazılmıştı ve bu ülkenin tıbbi bilgilerinin değerlendirilmesinde yardımcı oldu. Eski Mısır’da tıbbın gelişimi, bu devrin politik akımlarıyla paraleldir. Eski imparatorluk devrinde (M.Ö.2778-2065) bu ülkede ampirik bir tıp vardı ve hatta bu alanda deneysel uygulamalar bile yapılırdı. Orta imparatorluk devrinde (M.Ö.2065-1788) ise dini ve mistik bir tıp anlayışı göze çarpar. Yeni imparatorluk ve son devirlerde (M.Ö. 1585-333), antik Mısır tıbbi, mistik bir görünüm kazandı. Bu bakımdan muska ve büyü tarifleri oldukça yaygındı. Eski Mısır’da tıp, eski Mezopotamya’ya göre daha ileriydi. Örneğin, eski Mısırlı hekimlerin solunumdan haberleri vardı ve yine kan dolaşım merkezinin kalp olduğunu biliyorlardı.

Eski Mısır Uygarlığını Aydınlatan Kaynaklar – Papirüsler: Tıpla ilgili olanları şunlardır: Chester ve Beatty koleksiyonları: bunların ikisi tıpla ilgili olup M.Ö. 1200’de yazılmışlardır. Berlin medikal papirüsü: M.Ö. 1300’de yazılan ve İmhotep tapınağında bulunan bir papirüs. Bugün Berlin’de State Museum’da olup sihirle ve ampirizmle tedavi şekillerini kapsar. Londra medikal papirüsü: M.Ö.1350’de yazılmıştır ve bugün Londra’da British Museum’dadır. Sihirle tedaviden söz eder. Ebers medikal papirüsü: 1873’de Dr.George Ebers tarafından bulundu. M.Ö. 1500 yıllarına ait olduğu söylenen bu papirüs, bugün Leibzig Üniversitesi kütüphanesindedir. 47 hastalığın klinik teşhisinden ve tedavisinden söz eden bu papirüsde, o devirlerde kullanılan 700 kadar bitkisel, hayvani ve madeni ilaç vardır. Ebers medikal papirüsünde hastalığın incelenmesi şu şekilde yapılır; hastalık belirtileri, hastanın nasıl muayene edileceği ve hastalığın teşhisi hakkında bilgiler, hastalığın seyri, ilaçlar, büyü ile ilgili formüller gibi gerekli tedavi yöntemleri hakkında bilgiler. Ebers papirüsü bir cins öğretim kitabı sayılabilir. Bu papirüsde, kalbin durumu, damarlar, urlar, kistler ve bazı hastalıklar hakkında bilgiler vardır. İç hastalıkları, göz hastalıkları ve kulak hastalıklarından detaylı olarak söz edilmiştir. Bu papirüsde trahomdan uha diye söz edildiği bilinir. Damar hastalıkları, varisler, bazı paraziter hastalıklar ve hatta epilepsiye ait bilgiler bile bulunmaktadır. Bundan başka bu papirüsde kalp kan dolaşımının merkezi olarak kabul edilirdi. Kalbe “daima yürüyen” anlamına Laiti denirdi. Yine günümüzde de geleneksel bir operasyon olan sünnet, eski Mısır’da dini bir uygulamaydı. Hearst medikal papirüs: bugün Amerika’da Kaliforniya Üniversitesi Kütüphanesinde bulunan bu papirüs, M.Ö. 1550 yıllarına aittir. Özellikle cerrahiye ve kırık-çıkıklara ait ilginç bölümler taşır. Kırık ve çıkıklarda un, bal ve kaymaktan ibaret olan bir karışım alçı gibi kullanılırdı ki bu bileşik sonraları da uzun süre uygulandı. Cerrahi papirüs: Edwin Smith tarafından 1862’de Teb’de bulunan bu papirüs, M.Ö. 1600 yılına ait olup Edwin Smith adı ile de anılır. Bu papirüs, üç bölüme ayrılır. Başlangıç bölümünde kalp ve dolaşım sisteminden, ana kısımda cerrahiden söz edilir. Bu papirüsde ayrıca kırıklar, çıkıklar, tümörler ve özellikle baş ve boyun yaralanmaları ve bunların nasıl tedavi edileceğine dair bilgiler vardır. Ramasseum papirüsleri: M.Ö.2000-1785 yıllarına ait olup lohusalardan ve eklem hastalıklarından söz eder. Kahun papirüsü: 1893’de Kahun’da bulunan bu papirüs, M.Ö. 1900 yıllarına ait olup jinekolojik hastalıkları ve kadın doğumla ilgili çeşitli tedavi yöntemlerini anlatmaktadır.

Eski Mısır Uygarlığını Aydınlatan Kaynaklar – Mumyalar: Antik Mısır’da ölüm çok önemli bir konu idi. Bu ülkede ruh ve beden ikiliğine, ruhun ölümsüzlüğüne ve ölülerin tekrar dirileceklerine inanılırdı. Bundan dolayı cesetleri mumyalama ve bu mumyaları ölü odaları denen mezarlıklarda veya piramit denen yerlerde saklamak Mısır’lılar için önemli uygulamalardı. Ancak ölüyü açma işi hekimlere değil mumyacılara bırakılırdı. Mumyalama işi için ölünün beyni madeni bir çengelle burundan parça parça alınır ve kafa boşluğu aromatik eriyiklerle yıkanırdı. Daha sonra karnın sol tarafı bir çakmaktaşı ile kesilir ve iç organlar boşaltılırdı. Kalbi kutsal sayan ve böbrekleri bilmeyen Mısırlılar, bu organlara dokunmazlardı. Kafa ve karın boşluğu hurma şarabı ve kokulu droglarla yıkandıktan sonra arap zamkı, mirra ve hıyarşenbe v.b. gibi aromatik maddelerden yapılmış bir sıvı ile doldurulur ve sonra karın dikilirdi. Daha sonra ceset 40 gün kadar Natro (sodyum karbonat) içinde saklanırdı. Bu madde vücudun suyunu tamamen alırdı. Bu mumyalama işi zengin ailelerde tam olarak yapılır, fakirlerde ise daha basit uygulanırdı. Çünkü mumyalama çok pahalı olup, fakir halk tabakaları da çok fazla idi. Kurumuş cesedin sargılama işi de bittikten sonra tabuta konur ve hazırlanan mezara yerleştirilirdi. Mumyalama zamanla çevre ülkelere de yayıldı. Bu gelenek Türkler’de de vardı. Örneğin,Selçuklular sultanlarını mumyaladıktan sonra kümbet denen bir anıt mezarın altındaki kısma gömerlerdi. Aynı gelenek Osmanlı Türklerinde de zaman zaman görülmüştür.

Eski Mısır Uygarlığını Aydınlatan Kaynaklar – Baröliyefler, Taş Kabartmalar: Mısır’ın Karnak, Luksor gibi merkezlerindeki tapınaklarını baröliyeflerle dolu olup bunlar bazı tıbbi bilgileri yansıtırlar.

Eski Mısır Uygarlığını Aydınlatan Kaynaklar – Kazılar: Kazılarla çıkarılmış bazı eşyalar, yazı ve resimler, bize eski Mısır tıbbı hakkında bilgi verirler. Ölülerin tekrar dirileceğine inanan Mısırlılar, ölünün yanına günlük yaşamla ilgili eşyaları da koyarlardı. Ayrıca mezarların duvarlarındaki yazı ve resimler de çok ilginçtir. Bütün bunlar Mısır tıbbını bir dereceye kadar aydınlatabilecek olan kaynaklardır.

Eski Mısır Tıbbında Hastalık Nedenleri: Eski Mısır inanışına göre, bu ülkede hastalığı değişik etkenler yapardı: Dini etkenler: tanrıların cezalandırmaları hastalığa neden olmaktaydı. Bilindiği gibi eski Mısır da Mezopotamya gibi tabiat dinine inanırdı, bu bakımdan pek çok Tanrıya inanılırdı. Bu Tanrılar için her şehirde tapınaklar yapılmıştı ki bu tapınaklar aynı zamanda tıp öğretiminin yapıldığı yerlerdi. Oziris, İsis, Thod (Horus) gibi Tanrıların insanların yaşamındaki etkileri büyüktü. Zamanla sağlık tanrıları arasında İmhotep de yer aldı. Heykelleri, özellikle oturmuş genç bir Mısır papazı şeklinde olan İmhotep‘in aslında bir insan olduğu ve zamanla Tanrılaştırıldığı söylenir. Yaklaşık olarak M.Ö.2780 yılında yaşadığı sanılan Îmhotep, önemli tıbbi görevlerde bulunmuş bir kişidir Eski Yunan’ın Sağlık Tanrısı olan Eskülab’a karşılıktır. Hastalıklara Tanrılardan başka cinlerin de neden olduğuna inanılırdı ki bu düşünüş tarzı Mezopotamya’da da vardı. Sihir ve metafızik etkenler: hastalığa etki eden metafizik etkenler arasında ölülerin öcalması, büyü gibi etkenler vardı. Doğal etkenler: doğal etkenlerin bir kısmını dış etkenler oluştururdu ki bunlar arasında rüzgar, tozlar, ısı değişmesi, gıdalar vardı. Eski Mısırlılar pnöma denen oksijene benzeyen bir maddeye inanırlar ve bunun hava ile kalbe ve vücuda yayıldığını, çürürse hastalık yaptığını sanırlardı ki bu inanışa Pnöma-patoloji denmektedir. Doğal tesirlerin bir kısmını da iç tesirler oluştururdu. Eski Mısırlılar, gıda artıklarının vücudun bazı yerlerinde birikmesini hastalık nedeni olarak gösterirlerdi. Bu nedenle eski Mısırlı hekimler, bu konuda humor denen vücut sıvılarını ve özellikle kanı sorumlu tutmuşlardı ki buna Humoral Patoloji denir. Eski Mısırlılar gıda artıklarının kandaki kalıntısına Vehidu derlerdi ki bu madde hastalık yapabilirdi. Bu nedenle bu ülkede kanı temizlemek için hastaya müshil verilirdi, lavman yapılır, kan alma uygulanır, dağlamak, friksiyon ve banyo gibi araçlara başvuruldu. Bu inanış eski Yunanda da vardı.

Eski Mısırlılar hastalık tanısı için hastalarını çeşitli yöntemlerle muayene ederlerdi. Bu yöntemler arasında gözle kontrol, elle muayene-palpasyon, kulakla dinleme-oskültasyon, beden dışkılarının ve idrarın muayenesi gibi usuller vardı. İlaçlarla tedavide ise çeşitli bitkisel, madeni ve hayvani droglar kullanılırdı. Tıbbi papirüslerde bu ilaçların miktarları, hazırlanış veya kullanılış şekilleri verilmişti. Hastalanan kişiye verilen ilaç şekilleri arasında infuzyonlar. tozlar, macunlar, suppozituvarlar, gargaralar, tütsüler ve pomatlar vardı. Eski Mısır’da tedavinin başlıca amacı vücudu zararlı maddelerden boşaltmaktı. Hastalıkta vücutta biriktiklerine inanılan Vehidu ve pnömanın atılması önemliydi. Bu nedenle kan aldırmak, ishal yapıcı ilaçlar vermek, ter, balgam ve idrar söktürmek, gaz çıkarmak başlıca boşaltım yolları idi. Eski Mısırlılar, beynin iki yarı küreden oluştuğunu bilirlerdi. Kulak hakkında bilgileri olmasına rağmen dil ve derinin fonksiyonlarının farkında değillerdi. Bu ülkedeki inanca göre, hayat soluğu sağ kulaktan, ölüm soluğu da sol kulaktan girerdi. Yine bu ülke dolaşım sisteminin merkezinin kalp olduğunu biliyordu. Kalp, akıl ve duyu merkezi idi.

Eski Mısırlı bilginler Metu denen ve kalpten çıkarak vücuda dağılan damarları ve kalbe dönen damarları birbirinden ayırabilmekteydiler. Ancak kan hakkında az bilgileri vardı. Bu ülkenin inancına göre, damarların görevi, solunan havayı vücudun çeşitli yerlerine götürmekti. Eski Mısırlı hekimler vücuttaki damarlarda kalbin konuştuğunu ve parmaklarıyla bunu duyduklarını yazmaktadırlar. Bu duruma göre bu ülkede nabız biliniyordu. Ancak nabız bir teşhis ve tedavi aracı değildi. Nabzın eski Yunan’da da tanı amacı olarak kullanılmadığı biliniyordu, fakat eski Çin’de tanı amacı ile kullanılması yaygındı. Eski Mısırlılar birçok sindirim organını biliyorlardı ve her birine birer ad vermişlerdi. Ancak böbrekleri bilmedikleri için mumyalama sırasında böbrekler çıkarılmıyordu. Bu arada eski Mısır’ın İskenderiye ekolü devrinde, yani M.Ö.III. yüzyıldan sonra, tıp tarihinde ilk kez insan vücudunun diseke edildiği bilinir. Eski Mısır’ın son firavun soyu olan Batlamyus (M.Ö.323-30) ların başlattıkları bu ileri bilimsel uygulama çok sürmedi ve ortaçağda bile bir daha tekrarlanmadı.

Eski Mısır’da dişçilik de oldukça ileriydi. Örneğin, bazı mumyalarda bulunan drene edilmiş dişler, dolgulu dişler, bu bilginin kanıtıdırlar. Diş çekmek için madeni alet kullanırlardı. Diş çekmeden önce yanağa veya dişetine ağrıyı azaltıcı maddeler sürerlerdi. Eski Mısır’da bazı papirüslerde cerrahi konulara da yer verilmişti. Cerrahi bilgiler daha çok yaralanmalarda elde edilen bilgilerdi. Kırık ve çıkıkları tedavi etmesini bilirlerdi. Alçı olarak un, bal ve kaymak karışımı kullanırlardı. Yaralara dikiş atmayı cerrahi operasyonlarda ağrıyı gidermeyi de bilirlerdi. Eski Mısır’da tıp öğretimi, usta-çırak şeklinde yapılırdı. Hem rahip hem de hekim olan rahip-hekimler tapınaklarda yetişirlerdi ki bu yerlere Hayat Evi denirdi. Eski Mısırlı hekimler çalıştıkları alana göre üçe ayrılırlardı; hekim (iç hastalıkları uzmanı), cerrah (kırık-çıkıkçı), üfürükçü (bir çeşit telkin tedavisi). Bundan başka göz, jinekoloji vb. gibi alanlarda da uzmanlar vardı. Hekime Si-nu, kırık-çıkıkçılara Sa-nu, efsunculara Sa-u denirdi. Ayrıca bu ülkede başhekimlik kavramı da vardı ki rahip hekimlerden bazılarının mühürlerinde “Sarayın Müşavir Hekimi” titri bulunurdu.

——————————————————————————————————————–

Eski Yunan’da Tıp

Eski Yunan tıbbı iki devrede incelenebilir. Bu iki devir M.Ö.IX. yüzyıldan başlayan ve M.Ö.V.yüzyıla kadar süren Mitolojik Devir, M.Ö.V. yüzyılda Hipokrat ‘la başlayan Bilimsel devir olarak bilinirler.

Mitolojik Devrede Yunan Tıbbı: Mitolojik devirdeki Yunan tıbbı mitolojik düşüncelerden öteye gidememiştir. Bu devrede tıbbın kurucusu olarak kabul edilen Chiron, mitolojik bir kişidir. Bu arada bu çağlarda hastalık, sağlık kavramlarının Tanrılarla ilişkili olduğu bilinmektedir. Mesela bu devirlerde çok Tanrılı Yunan mabetlerinde sağlık Tanrısı olarak Eskülap‘ın bilindiği görülmektedir. Eskülap için çeşitli söylentiler vardır. Bir Teselya inancına göre, Güneş Tanrısı Apollon ile Soronis adlı bir perinin oğludur. Homer’in destanlarına göre, iyileştirme gücü olan Teselya’lı bir kraldır. Birçok müzedeki Eskülap heykelleri birbirine benzemez, bu Sağlık Tanrısının hayale dayanan bir kişi olduğunu göstermektedir. Eskülap heykellerinde görülen baston, uzun ömrü, horoz, uyanıklığı, taş da ilacı işaret eder. Buradaki anlam, hekimin yaşantısı boyunca dikkatli, iyileştirici bir kişi olması gerektiğidir. Eskülap adına Yunanistan’da, Ege’de, İtalya’da birçok mabet kurulmuştur ki bunlara Asklepyon denir. Büyük Asklepyonlar sanatoryum ve hastanelerin, Küçük Asklepyonlar dispanserlerin karşılığıdır. Büyük Asklepyonlar hem bir tedavi kuruluşu, hem de bir öğretim yeri idiler. Asklepyonlar’da su ve güneş tedavileri, fiziki tedavi usulleri, hijyenik tedaviler ve gıda rejimleri uygulanırdı. Bundan başka Mezopotamya ve eski Mısır’da olduğu gibi rüyaların açıklanmasına dayanan telkin tedavileri, Hindistan’da da görülen zehiri alınmış yılanlara sokturularak uygulanan şok tedavileri de vardı. Mabedlerde yapılan tedaviler Hristiyanlık devrine kadar sürdü. Asklepyonlar M.S.II.yüzyılda Roma’da kuvvetlenmeğe başlayan Hıristiyanlık tarafından M.S.IV. yüzyıl sıralarında yıkıldılar. Bu yıkımdan ancak Bergama Asklepyonu kurtuldu.

Bilimsel Devrede Yunan Tıbbı: Bugünkü modern tıbbın babası ve pozitif tıp biliminin kurucusu olan Hipokrat (M.Ö.460-377), İstanköy adasında Cos’da doğmuş olup Yon’da hekimlik öğrenimi görmüş ve hoca olmuştur. Bugün mezarı kayıp olan bu ünlü hekim Teselya’da Larisa’da (Yenişehir Feneri) ölmüştür. Hipokrat herşeyden önce pozitif bilimin öncüsü idi. Hipokrat’ın tıp tarihine adını yazdırmış olan çeşitli tıbbi özelliklerini şöyle sıralayabiliriz; gözlem ve deneye yer verme, ilk kez Hipokrat ekolünde yer aldı. Hasta başında klinik dersi vermek Hipokrat’ın en önemli buluşu olup bu ünlü hekim, evine yakın bir binayı hastane olarak kullanmış ve böylece ilk olarak modern bir klinik doğmuştu. Hipokrat‘ın diğer bir özelliği de Unsurların Dengesi veya Bünye Teorisini kurmasıydı. Bilindiği gibi Yunan Felsefe Ekolünün babası olan Pythagoras (M. Ö. 5 80-498) modern matematiğin temelini oluşturan unsurlar teorisini kurarken dört unsur ve ahlat (humor), yani organizma sıvıları teorisinin de temelini ortaya koymakta idi. Pythagoras’a göre ilk madde, ateş, hava, toprak ve su denen 4 elementten ibaretti. Makrokozmoz yani evreni oluşturan bu dört unsura karşılık mikrokozmoz yani insan vücudunda da 4 sıvı bulunmakta idi. Hipokrat’a göre insan organizmasında kan, balgam, sevda veya kara safra, sarı safra denen 4 sıvı vardı. Yenilen ve içilen gıdalar bu dört maddeye dönüşürdü.

Bilimsel Devrede Yunan Tıbbı (Devam): Eski insanların inancına göre ise; ilkbahar kanı, yaz safrayı, sonbahar sevdayı, kış balgamı harekete getirirdi. Hastalık ve sağlık, bunlar arasındaki denge bozukluğuna bağlı idi. Mevsimlere ve organizmaya göre, vücuttaki sıvıların bileşimlerinin değişmesi nedeniyle eski insanlar belli zamanlarda kan aldırmak gereğini duyarlardı. Humor-Ahlat teorisi veya Humoral Patoloji teorisi, ünlü Romalı hekim Galen’e kadar sürmüş ve Galen buna karşılık dış etkenler teorisini kurmuştur. Bu teoriye göre vücutta hastalık yapan etkenler dışardan gelir. XVI.yüzyılda Rönesanssın modern fizyoloji ve biyokimyayı geliştirmesi ile Galen‘in bu teorisi zayıfladı. XlX. yüzyılda Pasteur’le bakteriyolojinin gelişmesi Galen‘in dış etkenler teorisini yeniden kuvvetlendirdi. XX. yüzyıl başlarında hormonların bulunması ve bağışıklık kavramı ise yeniden Hipokrat’m İç Etkenler (Humoral Patoloji) teorisini geliştirdi. Hipokrat’ın hastalığı tedavisi ise humoral patoloji teorisine dayanır. Bu ünlü hekim, tedavide boşaltma usulü uygulardı. Bunun için kan almak, lavman yapmak, müshil, kusturucu ve idrar söktürücü ilaçlar vermek gibi metodlar kullanırdı. Hipokrat‘ın eserleri 12 kadar olup 1839-1861’de Fransız hekimi ve tıp tarihçisi E.Littree (1801-1881) tarafından Fransızca’ya çevrilerek Oeuvres Compleetes d’Hyppocrate (Hipokrat Külliyatı) adı ile yayınlanmıştır. Mezopotamya tabletleri ve Mısır Papirüslerinden sonra dünyanın en eski eserleri olan Hipokrat’ın kitapları M.S.III.yüzyıldan sonra da Süryanice ve Arapça’ya çevrildi.

Hipokratın Eserlerinden Bazıları: Antik Tıp (On Ancient Medicine) antik çağın özelliklerini yansıtan tipik Hipokrat yazmalarındandır. On Airs, Waters and Places ise hekimin belirgin iklim şartlan bulunan bir şehre girmesiyle neler yapacağını bildirir. Epidemic Diseases (Epidemik Hastalıklar) ve On Prognosis adlı kitapları, Thasos adası hastalıklarından ve semptomlarından sözederler. On The Sacred Disease adlı kitabı, hastalıkların doğal nedenleri üzerinde durur. Burada Hipokrat epilepsiyi, diğer hastalıklardan farklı tutmamakta, onun hakkında kullanılan kutsal hastalık deyimini gerekli görmemektedir. Fizyolojik ve anatomik bir eser olan On The Nature of Man, dört sıvı teorisini detaylı olarak inceler.

Bundan başka Hipokratın tıbbi kitapları, hastalığı pratik olarak inceleyerek gözleme yer verirler. Hipokratın ve daha sonra gelen Hipokrat ekolü doktorlarının gözlem metodunda mantık, ilk sırayı almaktaydı. Amprik özellikleri gösteren bazı Hipokrat kitaplarından alınan şu fikirler önemlidir. “Doktorun akut hastalıklarda şu bulguları gözlemesi gerekir: hastanın çehresi şöyle olabilir; keskin burun, çukur gözler, soğuk ve büzülmüş kulaklar, dışarı dönmüş kulak memeleri, alındaki kabalaşmış, şişmiş ve kurumuş deri, yüz renginin yeşil, kurşuni olması.

Hipokratın eserlerinde tanımlanan gözlem, özellikle muayene ve palpasyona dayanırdı. Bundan başka koku duyusunun kullanımı, kaba tipte bir oksültasyon çeşidi olan bir hastayı sarsma metodlan da diğer muayene özellikleri arasındaydı. Hipokrat, kitaplarında özellikle; pnömoni, lohusalık humması, şarbon, kabakulak, malarya gibi kolayca tanımlanan hastalıklardan söz etmektedir. Hipokrat, medikal deontolojiye de eğilmiş ve bu konuda bazı eserler vermiştir. Bunlardan Hipokrat Aforizmaları bugünün ve yarının hekimlerine yol gösterecek olan kuralları taşırlar. Hipokrat Aforizmalarından alınan şu satırlardaki bazı tıbbi bilgiler dikkati çekicidir: “Şişman insanlar, zayıflardan daha çok ölüme maruz kalırlar. Belli bir neden olmaksızın sık sık bayılanlar aniden ölebilirler. Bir yaranın üzerinde sonradan olan spazm öldürücüdür. Spinal deformasyon ekseriya öksürükle ve akciğerlerin tüberkülozu ile beraber olur.

Yine Hipokratın tıbbi deontoloji açısından atasözü haline gelen birkaç deyimi şunlardır: herşeyden önce hastaya zarar vermeyeceksin. Ağrıyı dindireceksin. Cerahati nerede görürsen boşaltacaksın, temizleyeceksin. Hekimin görevi hastayı nadiren iyileştirmek, çok kere ağrısını gidermek, fakat her zaman için teselli etmektir. Görüldüğü gibi yüksek ahlaki idealler Hipokratın tüm eserlerinde vardır. Eserlerindeki etik kurallar derin bir akılcılık gösterir. Ancak Hipokratın tedavi edilemeyecek olan hastalara karşı gösterdiği akılcı duygusuzluk, onun zamanının tedavi kurallarına dayanmakta olup devrin ışığında değerlendirilmelidir.

Eski Yunan’da Filozoflar Tıbbı: Hipokrat’tan sonra eski Yunan’da değerli bir hekim gelmemiştir. Ancak bazı filozoflar bu alanda görev yapmışlardır. Bu devirde eski Yunan’da düşüncesel çalışma, yani felsefeye dayanan devir, Hipokrattan önce başlamış ve zaman zaman kendini göstererek daha sonra da devam etmiştir. Bu devirde düşünürler, tabiat laboratuarında geçen olayları ve deneyleri ancak bir gözlemci olarak izleyebilmişlerdir. Yani deney ve gözlemi sadece değerlendirmekle yetinmişlerdir. Hayal gücü, mantık, düşünce ve sezgi, onların başlıca dayanak noktaları olmuştur. Ege Tıp Okulu’ndan Thales (M.Ö.624-585)’e göre, herşey sudan oluşmuştur demekte. Yine aynı okuldan Efesli Heraclite (M.Ö.576-480) ise tek madde olarak ateşi kabul etmekte idi. Filozof Anaximene (Ö1.M.Ö.480) ise tek prensip olarak havayı alıyordu. Yunan felsefe ekolünün babası olan Pythagoras (M.Ö.580-489) ise dört madde teorisini kabul etmekte idi. Filozof Alcmaeon da hastalığın, vücuttaki unsurların yer değiştirmesi olduğu teorisini destekledi. Embriyoloji ve anatomi ile de çok ilgilenen Alcmaeon; görme sinirini, iki çeşit kan damarını ve trakeayı tanımladı. Yüzyıllarca bilimsel düşünceye etki eden Aristo (M.Ö.384-322)’ya görüşüne göre; mide, mantıki ve fiziki olarak ikiye ayrılmaktaydı. Fiziki madde de göksel ve yersel madde olarak tekrar ikiye bölünürdü. Göksel maddelerin doğuşunda sıcak, soğuk, yaş ve kuru unsurlar rol oynardı.

Eski Yunan’da İskenderiye Ekolünde Tıbbın Gelişimi: Yunan uygarlığının ve Yunan tıbbının merkezi M.Ö.III. yüzyılda eski Yunan yerleşim yerlerinden İskenderiye’ye doğru kaymıştır. Yunan bilimi, M.Ö.331’de Büyük İskender tarafından kurulan bu şehrin kültürel erime kabında en büyük başarılarını göstermiş. Ayrıca Doğu mistikçiliği, Yunan tıbbı üzerinde daha büyük bir etki sağlamıştır. Denebilir ki İskenderiye ekolü, özellikle edebiyat, matematik, astronomi, coğrafya ve tıp alanında devrin en ileri bir kuruluşu idi. Buradaki çeşitli bilim dallarında yetişen insanlar, hem kendi alanlarında, hem de kollektif bilimsel çalışmalarında çalıştıklarından dolayı bu ekol, bir üniversite niteliğinde idi. İskenderiye ekolünde anatomi çok gelişmişti. Farmakolojide polifarmasi ekolü vardı. Yani bir hastalık için tek bir etkili ilaç yerine o hastalığın her bir belirtisi için ayrı bir ilaç kullanılırdı. Bu yöntem ünlü Romalı hekim Galen yolu ile yayılmıştı. İskenderiye ekolünün kurucuları arasında Knid ekolünden olan büyük anatomi bilginleri Proxagoras, Herophilus, Erasistratos ve Theophrastus vardır. Bunların en önemlileri Herophilus, Erasistratus’tur. M.Ö. III.yüzyılda yaşayan Herophilus, anatomiye büyük katkılarda bulunmuştur. Herophilus, Göz, beyin damarları, duodenum ve üreme organlarının anatomik tariflerini yapmış, nabız gözlemlerini de daha objektif yapmaya çalışmış, su saati ile nabzı saymış. Kalbin triküspit kapağının fonksiyonunu açıklamış. Ven arter ilişkisine kadar dolaşımı tanımlamıştır. Polifarması ve kan alımı üzerinde çalışan Herophilus, jinekoloji ve cerrahiye büyük ilgi göstermiştir. Yine aynı yüzyılda yaşayan Erasistratus da büyük anatomi bilgini idi. Kalp, beyincik, toplardamar ve atardamarların anatomisi üzerinde çalıştı. Kuşlar üzerinde yaptığı deneylerle metabolizma problemini inceledi. Erasistratus hastalıkların tedavisinde; kan alma, banyo egzersiz ve uygun diyet yöntemlerini kullanmıştır.

Ampirizm Ekolü: M.Ö.III. yüzyılın sonuna doğru İskenderiye’de diğer bir tıbbi ekol kuruldu ki buna amprizm ekolü dendi. Bu ekole göre, hastalığın derin bir tanısına gitme yerine bulgulara göre denenmiş bazı ilaçları kullanmak daha uygundu. Bu ekolün kurucuları arasında Philinos, Serapion ve Glaucias gibi bilginler vardı. Bu ekolün en ünlü kişisi ise Heraclides idi. Amprizm, tıbbın gelişiminde etkili bir faktör olmamasına rağmen, basit bir tedavi metoduna dayandığı için, uzun yıllar tedavi alanında yaşadı, farmakoloji ve cerrahi gibi bazı tıp branşlarını zenginleştirdi.

Galen (MS 130-200): Bergama’da doğmuştur. İskenderiye tıp okulunda yetişmiştir. İzmir’de uzun yıllar gladyatörlere cerrahlık yapmıştır. Roma’da krallara hekimlik yapmıştır. Maymunlar ve domuzlar üzerinde pek çok diseksiyon çalışması vardır. Kafa sinirlerini, sempatik sinirleri, motor ve duyu sinirlerini, kemik ve kas ilişkisini açıklamıştır. Kanın arterlerden venlere geçtiğini söylemiş, yaptığı ilaç formülleri (galenik preperatlar) ile ün salmıştır. Ünü, Rönesans dönemine kadar sürmüştür.

——————————————————————————————————————–

Hasta Hakları

Hekim ile hasta arasındaki ilişkide hastanın hak talep edebileceği kişi geleneksel alışkanlıkla hekim olarak algılanmaktadır. Oysa bunu yalnızca hekim olarak değil, tüm sağlık çalışanları şeklinde algılamamız gerekir. Günümüzde hasta hakları dediğimizde hastanın karşısında bulunan muhatabın, bir kurum olarak (hastane/sağlık kurumu vb.) algılanmasına doğru gidildiği görülmektedir. Yani sağlığı konusunda hastanın ilişki ve iletişim içerisinde olacağı yalnızca hekim değil çalışanlarıyla birlikte tüm hastane /sağlık kurumudur. Hasta haklarının gelişimine bakılacak olursa, insan haklarının gelişimine paralel bir seyir çizdiği gözlenir. İnsan haklarının tıp etkinliğine yansıması sonucu hasta için de haklar konusu gündeme gelmeye başlamıştır.

Tıp tarihine bakıldığında hastaların bazı haklarının çok önceden beri var olduğu görülür. Imhoetep’in “Corpus hermeticum” isimli kitabında “hastanın ödeme gücünün üstünde ücret istenmeyeceği” yazılıdır (MÖ 2600). MÖ 1700 – 1500 yıllarındaki tıp uygulamalarına ilişkin kurallar ve yasaları içeren ünlü Hammurabi kanunlarında, cerrahların uygulamada hata yaptıklarında çarptırılacakları cezalara ve cerrahın tedavi ettiği hastadan alacağı ücretin belirlenmesine ait maddeler vardır. İslam tıbbının en önemli cerrahlarından olan, batılıların Albucasis adıyla bildikleri Zehravi (936-1013) yazdığı eserinde ”cerrahlar, Allah’ın gözü sizin üzerinizdedir, O gerçekten gerekli olduğu için mi, para aşkı için mi ameliyat yaptığınızı bilir” diye öğüt vermektedir. Günümüzün en önemli hasta haklarından biri olan hastanın onamı olmadan tıbbi işleme tabi tutulmaması ile ilgili olarak Osmanlı kadı sicillerinde pek çok belge bulunmaktadır. Yine bu belgelerde onay almadan yapılan ameliyatın hekime hukuki sorumluluk yüklediği görülmektedir.

İnsan hakları kavramının temelleri Fransız Devrimi’ne dayandırılabilir. En yoğun biçimde ise İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayınlanması ile gündeme gelmiştir. Birleşmiş Milletler’in 10 Aralık 1948 yılında yayınladığı: ’’İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’’, insanların temel haklarını düzenleyen ve tüm dünyada kabul edilen bir metindir. İnsan hakları, insan değerini koruyan ve insanın, hem maddi hem de manevi varlığının gelişimini amaçlayan kurallar bütünüdür.

İnsan Hakları: Gelişimine ve niteliğine göre 3 kuşakta tanımlanmaktadır: 1. Kuşak insan hakları: bireyin hakları olarak öteki bireylere karşı doğduğu anda elde ettiği haklar olan; özgür doğma hakkı ve yaşama hakkı. 2. Kuşak insan hakları: bireyin devletle olan ilişkilerinden doğan haklar olan; eğitim hakkı, sağlıklı yaşama hakkı ve çalışma hakkı olarak tanımlanabilecek haklardır. 3. Kuşak insan hakları: toplumun her bireyini etkileyecek toplumsal haklar olarak da tanımlanabilecek olan; dayanışma hakkı, tüketici hakları, çevre hakkı ve hasta haklarıdır.

Sağlık alanı ve tıbbi uygulamalar kapsamında en sık kullanılan iki kavram; hasta hakları ve sağlık hakkı (sağlık bakım hakkı) kavramlarıdır. Bu kavramlar sık kullanılması yanında birbiri ile de karıştırılan kavramlardır. Hasta hakları kavramı, hasta-sağlık çalışanı ya da hasta-hastane (kurum) ilişkisinde ortaya çıkan hak ögelerini ifade eder. 1 Ağustos 1998’de yürürlüğe giren “Hasta Hakları Yönetmeliği”nde ise hasta hakları, ’’Temel insan haklarının sağlık hizmetleri sahasındaki yansıması’’ şeklinde tanımlanmaktadır. Sağlık hakkı kavramı ise; toplumdaki her kişiye, belli bir yeterlik ölçüsünde tıbbi bakım ve tedaviye ulaşılabilme olanağının sağlanmasını ifade eder. Başka bir anlatım ile sağlık hakkı ’’toplum ya da onun örgütlü gücü olan devlet tarafından, kişinin sağlığının korunması, gerektiğinde tedavi edilmesi, iyileştirilmesi ve bu alanda toplumun sağladığı olanaklardan yararlanabilmesidir’’.

Sağlık hakkı olarak dile getirilen kavram aslında sağlık bakım hakkıdır. Çeşitli uluslararası bildirgelerde, hasta hakkı ögeleri ile sağlık bakım hakkı ögelerinin aynı başlık altında yer almasına sık rastlanır. Bunun nedeni bu kavramların farklı anlamlarının olmasının yanı sıra konu ögelerinin kimi zaman birbirleri ile örtüşmesidir. Hasta haklarının gelişimi, hekim-hasta ilişkisinin geleneksel rolünde önemli değişimler getirmiştir. Son değişimlere kadar paternalistik (babacı, buyurgan) tutum ve davranış adını verdiğimiz geleneksel rolde hekim; bilimsel-teknik yöntemler doğrultusunda, hastanın tanı ve tedavisini tek başına yönlendirmekteydi. Günümüzde geliştirilmiş olan hasta özerkliğine saygı ilkesi yeni bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Hasta kendisine uygulanan tıbbi müdahale üzerinde hekim ile birlikte ortak söz söyleme ve başka haklara sahip olmaktadır.

Etik Açıdan Hasta Hakları: Hekimler hasta haklarına genellikle yasalar ve mesleki disiplin olgusu içerisinde yaklaşmaktadırlar. Hasta hakları etik ve ahlaki bir içgüdü ile insan haklarına özgü bir yaklaşımla ele alınmaktadır. 1941-1947 yıllarında devam eden Nuremberg Araştırmaları, 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarındaki savaş suçluları üzerinde yapılan tıbbi deneyleri içerir. Bilgilendirilmiş olurun (aydınlatılmış onam) alınmadığı bu çalışmanın sonunda Nuremberg Mahkemeleri kurulmuş, ilgili hekimler yargılanmıştır.

Amerikan Tıp Derneği tarafından 1947’de, tarihe “Nuremberg İlkeleri (Kodu)” olarak geçen 10 maddelik bir bildirge yayınlanmıştır. Bildirgenin ilk maddesi “Kişinin gönüllü onayı kesinlikle gereklidir” şeklinde düzenlenmiştir. Bu ilkelerde hekimin aydınlatma ödevinin hastanın kendisi hakkında karar verme hakkından doğduğu ve aydınlatma ödevinin kapsamının hukukçular tarafından belirlenmesi gerektiği belirtilmiştir. Bunların sonucu olarak, hasta hakları ülkelerin kendi özelliklerine göre çıkarttıkları yasalar tarafından güvence altına alınmıştır. Bu yasalarla; mağdur, güçsüz ve bağımlı bireylerin haklarının diğerleriyle en azından eşit olması sağlanmaya ve güç ve avantaj sahibi bireylerin ayrıcalıklarını azaltmaya çalışılmaktadır.

Hasta Hakları ile ilgili Uluslararası Bildirgeler: Hasta ve sağlık hakkı kavramları ile ilgili uluslar arası düzeydeki bildirgelerden en önemlisi Dünya Tabipler Birliği’nin 1981 yılında yayınladığı Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi’dir. Bu bildirge hekimlik mesleğinin hastalara sağlamayı amaçladığı temel hakları içermektedir. Dünya Tabipler Birliği, daha sonra ortaya çıkan sorunları çözmek için, 1994 yılında Amsterdam’da Avrupa’da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi, 1995 yılında ise Bali’de (Endonezya) Bali Bildirgesi’ni yayınlamıştır. 2005 yılında ise Şili’de Santiago Bildirgesi’ni yayınlamıştır.

Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi (Dünya Tabipler Birliği, 1981): Hasta hekimini özgürce seçme hakkına sahiptir. Hasta hiçbir dış etki altında kalmadan özgürce klinik ve etik kararlar verebilen bir hekim tarafından bakılma hakkına sahiptir. Hastanın yeterli ölçüde bilgilendirildikten sonra önerilen tedaviyi kabul veya reddetme hakkı vardır. Hasta hekimden tıbbi veya özel hayatına ilişkin bilgilerin gizliliğine saygı gösterilmesini bekleme hakkına sahiptir. Her hastanın onurlu bir şekilde ölme hakkı vardır. Hasta uygun bir dini temsilcinin yardımı da dahil olmak üzere ruhi ve manevi teselliyi kabul veya reddetme hakkına sahiptir.

Avrupa’da Hasta Haklarının Geliştirilmesi Bildirgesi (Amsterdam, 1994): Sağlık bakımında (hizmetlerinde) insan hakları ve değerleri, bilgilendirme, onam alma, mahremiyet ve özel hayata saygı, bakım, tedavi ve başvuru haklarından söz edilmiştir.

Bali Bildirgesi (Endonezya, 1995): Kaliteli tıbbi bakım hakkı, seçim yapma özgürlüğü, kendi kaderini belirleme hakkı, bilinci kapalı hasta, yasal ehliyeti olmayan hasta, hastanın isteğine karşın yapılan girişimler, bilgilendirme hakkı, gizlilik hakkı, sağlık eğitimi hakkı, onuruna ve özel yaşamına saygı talep etme hakkı, dini destek alma hakkından bahsedilmektedir.

Ülkemizde Konu İle İlişkili Yasalar Ve Yönetmelikler: 1-Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi (Resmi Gazete yayınlanma tarihi 19 Şubat 1960). 2-Hasta Hakları Yönetmeliği, 1 Ağustos 1998 tarihli ve 23420 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmış olan. 3-İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi (Oviedo), 4 Nisan 1997 tarihinde imzalanan ve 9 Aralık 2003 tarihinde yürürlüğe giren. 4-Hasta Hakları Yönetmeliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 8 Mayıs 2014 tarihinde yayınlandı. Bu yönetmelikte; hastanın bilgilendirilmesi, hastanın rızası, rıza formu, rızanın kapsamı ve aranmayacağı haller bölümlerinde değişiklikler yapıldı. Hastanın uyması gerekli kurallar ve Hasta İletişim Birimleri, Hasta Hakları Kurulları, Sertifikalı Eğitim gibi maddeler eklendi. 5-TTB Meslek Etiği Kuralları, 01.02.1999 tarihinde yayınlandı.

Hasta Hakları Yönetmeliği: Birinci Bölüm: Amaç, kapsam, dayanak, tanımlar ve ilkeler. İkinci Bölüm: Sağlık hizmetlerinden faydalanma hakkı başlığında adalet ve hakkaniyete uygun davranma, bilgi isteme, sağlık kuruluşunu seçme ve değiştirme, personeli tanıma, seçme ve değiştirme, öncelik sırasının belirlenmesini isteme, tıbbi gereklere uygun teşhis ve tedavi. Üçüncü Bölüm: Sağlık durumu ile ilgili bilgi alma hakkı başlığı içinde genel olarak bilgi isteme, kayıtları inceleme, kayıtların düzeltilmesini isteme, bilgi vermenin usulü. Dördüncü Bölüm: Hasta haklarının korunması başlığı çerçevesinde mahremiyete saygı gösterilmesi, rıza olmaksızın tıbbi işleme tabi tutulmama, bilgilerin korunması. Beşinci Bölüm: Tıbbi müdahalede hastanın rızası başlığı altında hastanın rızası ve izin, tedaviyi reddetme ve durdurma, küçüğün tıbbi müdahaleye katılımı, alışılmış olmayan tedavi usullerinin uygulanması, rızanın şekli ve geçerliliği, organ ve doku alınmasında rıza, rızanın kapsamı, aile planlaması hizmetleri belirtilmiştir. Altıncı Bölüm: Tıbbi Araştırmalar başlığında tıbbi araştırmalarda rıza, gönüllünün korunması ve bilgilendirilmesi. Yedinci Bölüm: Diğer Haklar başlığında güvenliğin sağlanması, ziyaret, refakatçi bulundurma. Sekizinci Bölüm: Sorumluluk ve Hukuki Korunma Yolları başlığında müracaat, şikayet ve dava hakkı, sağlık kurum ve kuruluşlarının sorumluluğu anlatılmıştır.

Hasta Hakları Yönetmeliği İle İlgili Önemli Bazı Maddeler: Hastanın saygın, nazik, kaliteli, onurlu ve yeterli bir tıbbi bakım görmeye hakkı vardır. Hastanın ırk, dil, din ve mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, inanç, ekonomik ve sosyal durum gibi ayrım görmeden tıbbi bakım almaya hakkı vardır. Hastanın herhangi bir dış müdahaleden etkilenmeden çalışabilen bir hekim tarafından bakılmaya hakkı vardır. Hastanın genel kabul gören bilimsel-tıbbi teknik ve bilgilerle tedavi görmeye hakkı vardır. Hastanın, sağlık durumuyla ilgili en son teknik ve bilimsel tıbbi bilgileri almaya hakkı vardır. Hastalar arasında bir seçimin gerekli olduğu hallerde tüm hastaların haklarına riayet edilmeli ve seçim tıbbi kriterlerle ayrım yapılmaksızın gerçekleştirilmelidir. Hekim, hastayla ilgilenen sağlık kurumları arasında koordinasyonu sağlamakla yükümlüdür. Daha ileri tedavi gereksinimi olan hastalarda, hekim yeterli tedavi seçeneği sunmadan tedaviyi sonlandıramaz. Hasta, hekimini seçme hakkına sahiptir. Hasta, müdahalenin her aşamasında başka bir hekimin görüşünü alma hakkına sahiptir. Hastanın, kendisiyle ilgilenen sağlık personelinin kimlik ve unvanlarını bilmeye hakkı vardır. Hastanın kendi kaderini belirleme, özgürce karar verebilme ve verdiği kararın sonucu hakkında bilgilenmeye hakkı vardır. Kanunen zorunlu haller dışında ve doğabilecek olumsuz sonuçların sorumluluğu hastaya ait olmak üzere; mental yeterliliği yerinde olan hasta tıbbi müdahaleyi kabul ya da reddetme hakkına sahiptir. Tıbbi müdahaleyi kabul ya da reddedebilmesi için hastanın bilgilendirilmesi gerekir. Bilgilendirme sırasında hastalığın olası sebepleri ve nasıl seyredeceği, tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede ve ne şekilde yapılacağı ile tahmini süresi, tıbbi müdahalenin amaç ve niteliği, yarar ve riskleri, sonuçları, ret durumunda ortaya çıkabilecek sonuçlar, kullanılacak ilaçların önemli özellikleri, sağlığı için kritik olan yaşam tarzı önerileri, gerektiğinde aynı konuda tıbbi yardıma nasıl ulaşabileceği hakkında hastaya açıklamada bulunulmalıdır. Hastanın hekim tarafından kendisine sunulan tıbbi işlemin alternatifinin olup olmadığını bilmeye hakkı vardır. Tıbbi müdahaleyi reddetmesi halinde hastanın uygun tedavi ya da başka bir sağlık kurumuna sevkini istemeye hakkı vardır.

Hasta Hakları Yönetmeliği İle İlgili Önemli Bazı Maddeler (Devam): Hastanın, seçimini etkileyebilecek hastane politikasını bilmeye hakkı vardır. Hasta araştırma ve eğitim çalışmalarına katılmama hakkına sahiptir. Bunlara katılmayan hastaların, tedavilerinin aynı şekilde sürdürülmesini beklemeye hakkı vardır. Hastanın kabul ettiği tıbbi müdahalenin kısa ve uzun vadeli maddi yükünün ne olacağını, ödeme yöntemlerini bilmeye hakkı vardır. Hasta tıbbi kayıtlarını inceleme ve elde edebilme hakkına sahiptir. Hastayı bilgilendirmenin onun sağlığı üzerinde olumsuz etkisinin olacağı düşünülüyorsa hasta bilgilendirilmeyebilir. Ancak bu durumlar istisnai durumlar olarak kabul edilmelidir. Hastanın bilgilendirilmesi onun anlayabileceği bir dille ve bulunduğu sosyal ve kültürel özellikler göz önüne alınarak yapılmalıdır. Gerektiğinde tercüman kullanılabilir.  Hastalar, bir başkasının yaşamı için gerekli olmadığı sürece bilgilenmeme hakkını kullanabilirler. Hastanın, şikayet için başvurabileceği, haklarını arayabileceği birim, hasta temsilcisi ya da diğer mekanizmalar hakkında bilgi almaya hakkı vardır. Hastanın, tıbbi bilgilerinin gizliliğinin korunmasını beklemeye hakkı vardır. Bu bilgiler, hastanın ölümünden sonra bile korunmalıdır. Hastaya ait bilgiler hastanın izni ya da mahkemenin kararı ile verilebilir. Hasta izni olmadan sadece, onunla ilgilenen sağlık personeli hasta ile ilgili bilgileri öğrenebilir. Hasta yakınlarının bu bilgileri öğrenme hakkı, hastanın istemesi halinde ya da tıbbi risklerin bulunduğu bazı özel durumlarda söz konusu olabilir. Hastaya ait bilgilerin gizliliği, insana ait ürünlerin gizliliğini de kapsar. Hastalar, kendilerinin yerine kimin bilgilendirileceği ve karar vereceğini belirleme hakkına sahiptir. Hastanın isteğine karşı olarak yapılan tıbbi müdahaleler yasaların izin verdiği ölçüde ve etik kurallar göz önüne alınarak, ancak, çok özel durumlarda söz konusu olabilir.

Hasta Hakları Yönetmeliği İle İlgili Önemli Bazı Maddeler (Devam): Hastadan tıbbi müdahale için izin alınması aydınlatılmış onam (bilgilendirilmiş olur, bilgilendirilmiş rıza) işlemi ile yapılır. Tıbbi müdahalede hastanın rızası gerekir. Hasta küçük veya mahcur (kısıtlı) ise velisinden veya vasisinden izin alınır. Hastanın velisinin ya da vasisinin olmadığı veya hazır bulunamadığı veya hastanın ifade gücünün olmadığı hallerde, bu şart aranmaz. Kanuni temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi, anlatılanları anlayabilecekleri ölçüde, küçük veya kısıtlı olan hastanın mümkün olduğu kadar bilgilendirme sürecine ve tedavisi ile ilgili alınacak kararlara katılımı sağlanır. Hastanın rızasının alınamadığı hayati tehlikesinin bulunduğu ve bilincinin kapalı olduğu acil durumlarda hastanın onayı varsayılarak tıbbi müdahale yapılarak durum kayıt altına alınır. Ancak bu durumda mümkünse hastanın orada bulunan yakını veya kanuni temsilcisi mümkün olmadığı takdirde de tıbbi müdahale sonrası hastanın yakını veya kanuni temsilcisi bilgilendirilir. Yasal temsilcinin ya da hastanın tespit ettiği kişinin kararı tedaviyi reddetme şeklinde ise ve hastanın yararı için tıbbi müdahale kaçınılmaz ise müdahale için yasal izin alınabilir. Hastanın, tedavi ve bakımını etkileyebilecek hastane, eğitim kurumları, sağlık çalışanları ve finansman kaynakları arasındaki ilişkileri bilme hakkına sahiptir. Hastanın, mahremiyetine saygı gösterilmesini beklemeye hakkı vardır. Vaka tartışmaları, konsültasyon, muayene ve tedaviler hastanın mahremiyetini koruyacak tarzda yapılmalıdır. Hastanın, sorduğu sorulara makul cevaplar almaya hakkı vardır. Haklarını savunacak bir avukattan yararlanmaya hakkı vardır. Taburcu olmadan en az bir gün önce taburcu olacağını öğrenmeye hakkı vardır. Kurumda kalacağı sürece uyacağı kurallar ve rutin işlemler hakkında bilgilendirilmeye hakkı vardır. Hastaların onurlu bir şekilde ölmeye hakkı vardır.

Hastanın Sorumlulukları: Hekim-hasta ilişkisinin düzgün, anlaşılabilir, yararlı olabilmesinde hekimin rolü önemlidir. Bu ilişkinin sağlıklı kurulmasında bir o kadar da hastaya sorumluluk düşmektedir. Tıbbi müdahale ve işlemlerin başarısı ancak hekim-hasta ilişkisinin tam ve olması gereken düzeyde kurulabilmesi ile sağlanabilir. 1-Bilgi Verme Sorumluluğu: hastalar tıbbi şikayetlerini tüm ayrıntıları ile açıklamak zorundadırlar. Mevcut şikayetlerinden sonra hastalığının öyküsü ve sağlığını ilgilendirecek diğer bilgiler de hekime verilmelidir. Kullandığı ilaçlar, daha önceki hastaneye yatışları, aile öyküsü vb. 2-Önerilere Uyma Sorumluluğu: hasta başlanmış olan tedaviyi dilediği gibi uygulamamalı ve tıbbi önerileri de rast gele yorumlamamalıdır. Tedaviyi başladıktan sonra tedaviyi uygulamaktan vazgeçen hasta bunu hekimiyle paylaşmak durumundadır. Hekim tarafından belirlenen sürelerde kontrole gelmeli ve tedavisi hakkında hekimine bilgi vermelidir. 3-Saygı Gösterme Sorumluluğu: hastanın kendi sağlığı için sorumluluk alması kapsamında, sağlığını koruyucu önlemleri alması ve bedensel dayanıklılığını artırmaya çalışması gerekmektedir. Hastaların, sağlıklarını korumaları ile birlikte diğer insanlara karşı duyarlı olmaları ve sağlık açısından onlara karşı da sorumluluk taşımaları gerekmektedir. Hiçbir kimse bir başkasının sağlığını riske atacak biçimde davranmamalıdır. Örneğin, bir enfeksiyon hastalığının bir başkasına geçmesini önleyecek tedbirler ilk önce bizzat kişinin kendisi tarafından alınmalıdır. Hasta ve yakınları hastanenin hasta ziyaret politikasına uymalıdır. Hasta ve yakını sağlık personeline sözlü ve fiziki saldırıya yönelik davranışlarda bulunmamalıdır. Hastalar mevcut yasal düzenleme ve kurallara uygun bir davranış içerisinde bulunmalıdırlar. 4-Tetkik ve Tedavilerini Ödeme Sorumluluğu: hastalar aldıkları sağlık hizmetinin mali sorumluluğu ya da sağlık güvence sistemi (Sosyal Güvenlik Kurumu, özel sağlık sigortası) gibi kurumlara ait gerekli evrakları sağlamalıdır.

Hasta Ve Sağlık Çalışanı Arasındaki İlişkiler
Bir Hasta Ne İster? Sağlık Çalışanı Ne İster?
Kendine yeterli süre ayrılmasını ister Hastasına yeterli süre ayırmak ister
Temiz ve çağdaş sağlık tesisi ister Temiz ve çağdaş sağlık tesisinde çalışmak ister
Aralarına parasal konuların girmesini istemez Aralarına parasal konuların girmesini istemez
Tıbbi gelişmeleri izleyen hekim ister Bilimsel gelişmeleri takip etmek ister.
Sevgi, saygı ve şefkat görmek ister Kendisine saygılı davranılmasını ve güvenilmesini ister
Saatlerce poliklinik sırasında beklemek istemez Kapısında hastaların yığılmasını istemez

——————————————————————————————————————–

Hekim Hasta İlişkileri

Tıp Etiği Açısından Hekim Hasta İlişkileri: Hasta ile hekim arasındaki ilişkilerin tıp etiği açısından incelenmesi çok önemlidir. Hekimin hasta ile ilişkisini yalnızca hastanın tanı ve tedavisi için uygulanan klinik işlemlerden oluştuğunu düşünmek doğru bir yaklaşım değildir. Hekim hasta arasındaki ilişki, görüşme zamanı boyunca karşılıklı etkileşimin yaşandığı bir süreçtir. Hekimin hastaya doğru bilgi aktarmak, kararları birlikte almak, tedavi protokolüne inandırmak ve empati göstermek şeklinde profesyonel bir yaklaşım içerisinde olması gerekir.

Etkili bir görüşme yapabilmek için, hekimin eğitimi, bilgi birikimi ve tecrübesi kadar, sahip olduğu iletişim teknikleri ve sorun çözme yeteneği önemlidir. Yine hekime olan güvensizlik, hastanın tedavi ve önerilere uymamasına, hekimini değiştirmesine ve böylece iyileşme sürecinin uzamasına neden olur. Hastalar hekimin teknik yeterliliğine önem verirler ancak hastaların aynı doktoru yeniden tercih etmelerinde hekimin hastaya yaklaşımının etkisi oldukça fazladır. Hekim-hasta ilişkisi çoğu zaman sosyal bilimcilerin sağlık sosyolojisi alanında inceledikleri bir konudur. Sosyologlar konuyu incelerken bazıları hekim ve hastanın paylaştıkları ortak değerleri, bazıları tedavi süresinde her iki tarafın inanç ve beklentileri arasındaki farkları, bazıları ise hekim ve hastanın ideal rolleri üzerine odaklanmışlardır. Hekim-hasta ilişkisinin geleneksel hekim-hasta ilişkisinden farklı bir boyutta ve günümüz koşullarına uygun bir şekilde olması gerekir. Hekim-hasta ilişkisinde olması beklenen özellikler; hastanın karar almaya katılması, hekim ve hastanın işbirliği içinde olmaları, taraflardan her ikisinin de iletişimde karşılıklı olarak eşit güçlere sahip olmaları şeklinde sıralanabilir.

A) Emanuel Ve Arkadaşları: Hekim-hasta ilişkilerini dört farklı model şeklinde tanımlamışlar; paternalistik (babacıl-ataerkil) model, bilgilendirici (informative) model, yorumlayıcı (interpretive) model ve uzlaşmacı (deliberative) model.

Paternalistik (Ataerkil-Babacıl) Model: Bu model, hastaya hangi tedavinin uygulanacağına hekimin karar verdiği ve hastayı buna uyması için zorladığı ilişki tipidir. Bazı kitaplarda ataerkil model, otoriter hekim modeli olarak da adlandırılır. Bu modelde, hasta sağlığının en iyi şekilde olması doktordan beklenir. Hekimler becerilerini, hastanın sağlığı ile ilgili tıbbi tanı yöntemlerini kullanmak ve hastayı tedavi etmek için kullanırlar. Paternalistik (Babacıl) modelde hekim, hasta için neyin iyi olduğunu bilen kişidir ve hastanın sağlığı konusunda yönetici konumundadır. Zamanla bu modele bazı eleştiriler olmuştur. İtiraz edenlere göre hasta özgür ve özerk olmalıdır Kararlarını kendisi verebilmelidir. Artık hekimler de babacıl modeli nadiren önermektedirler. Günümüz koşullarında hasta özerkliği kavramı ön planda olup hekim-hasta ilişkilerinde görüşlerin karşılıklı dinlenerek değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bilgilendirici (Informative) Model: Bu modelde hekim, hastaya doğru bilgi sağlamakla yükümlüdür. Tıbbi uygulamalar ile ilgili bütün aydınlatıcı bilgiler hekim tarafından hastaya verilir. Bu tip ilişkide hekim, hastasına tanı ve tedavi için gereken uygulamaları ve bunlardan doğacak yarar ve olası yan etkileri anlatır. Hastalar önemli hastalıklarda bile, hastalıkları ve yapılacak uygulamalara ait bütün bilgileri alırlar ve bunlara uygun tedavi yöntemlerini kendileri seçerler. Bilgilendirici hekim, hastanın seçtiği tedavileri uygulamayı hastanın kararına bırakır. Bilgilendirici modelde ideal hekim, hastanın tercih ettiği tıbbi uygulamayı yapan ve ayrıntılı bilgiler veren uzmandır. Hastanın tedavisinde hekimin aktif katılımı olmadığı için bu modele eleştiriler olmuştur. Bu modelin ideal hekim-hasta ilişkilerinde yeri yoktur.

Yorumlayıcı (Interpretive) Model: Yorumlayıcı modelde hekim, danışmandır. Hekim burada yalnız bilgilendirici modeldeki gibi bilgi vermez, aynı zamanda hastanın anlayış kapasitesini de değerlendirir. Hekimin görevi: Hasta için hastanın değerlerini ve hastanın gerçekte ne istediğini aydınlatma ve hastanın değerleri ile en iyi şekilde örtüşecek mevcut tıbbi müdahaleleri seçmesinde yardım etmektir. Yorumlayıcı modele de çeşitli eleştiriler bulunmaktadır. Yorumlayıcı modelde, hekimler, hastaya kendi değerlerini rahatlıkla empoze edebilirler. Hastalar da bu durumu kolaylıkla kabul edebilirler. Böyle durumlarda, hekim-hasta ilişkisinde babacıl modele doğru gidiş olabilir.

Uzlaşmacı (Deliberative) Model: Uzlaşmacı modelde, hekim, hastaya önce arkadaş, sonra öğretmen gibi davranır. Hekim aynı zamanda hastayı gereken tüm özellikleri ile tanıyarak hastanın neyi yapması gerektiğine, birlikte görüşme yoluyla karar verirler. Hekim, hastanın kişiliğine, değerlerine en uygun tedavi yöntemine karar verme sürecinde ona yardım eder. Bu modelde hekimin danışman gibi görev yapması da gerekir fakat hastalarla ilişkilerinde zorunlu uygulamalar getirmekten kaçınmalıdır. Burada hastanın görüşleri ve sağlık değerleri önemlidir. Hekim ve hasta, hastanın ne tür sağlık değerlerini göz önüne alıp izlemesi gerektiğine dair fikir alışverişinde bulunur. Emanuel ve arkadaşlarının tanımladıkları modeller içinde hasta özerkliği açısından en ideali uzlaşmacı modeldir.

Sonuç olarak denebilir ki acil müdahale durumlarında babacıl model baskın olmaktadır. Ancak, normal tedavi ve uygulamalar için uzlaşmacı model daha uygundur. Hasta özerkliği bu tip hasta-hekim ilişkisinde zedelenmemektedir.

Hekim – Hasta İlişkilerine Ait Dört Modelin İncelenmesi

Paternalistic Model

Informative Model

Interpretive Model

Deliberative Model

Hastanın Değerleri Hekim ve hastaca yeterince paylaşılmamış Açıklanmış Tanımlanmış Tanımlanmamış

Açıklanma

istenen

Değerler biliniyor karşılıklı

tartışmaya

açık

Hekimin Görevi Hekim hasta yerine karar veren kişi Olaylara dayanan bilgi verme ve hastanın seçtiği yöntemi uygulama Hastaya bilgi verme ve hekimin seçtiği

yöntemi uygulama

Hastaya bilgi verme ve hastanın seçtiği yöntemleri uygulamak ya da birlikte karar vermek
Hasta Özerkliği Kavramı Hasta özerkliği söz konusu değil Kontrol, tıbbi bakım hastanın kontrolünde Tıbbi uygulamalarda yarı özerklik Tıbbi uygulamalarda tam özerklik
Hekimin Rolünün Anlamı Koruyucu Yetkili teknik uzman Danışman ve yetkili Danışman ya da öğretmen

.

B) Szasz ve Hollender: Hekim-hasta ilişkisini; aktif-pasif modeli (etkinlik-edilgenlik), rehberlik-işbirliği modeli (yol gösterme-işbirliği yapma), çift taraflı Katılım Modeli (Karşılıklı Katılma biçimindeki) model olarak 3 şekilde gruplamış ve en uygun ilişki veya modelin “Çift Taraflı Katılım Modeli” olduğunu belirtmişlerdir.

Aktif-Pasif Modeli (Etkinlik-Edilgenlik Modeli): Bu model, hasta acil tedaviye ihtiyaç duyduğunda, bilinci kapalı olduğunda ya da hayati tehlikesi olduğunda ortaya çıkar. Karar verme ve ilişkideki güç hekimin tarafında iken hasta pasif durumdadır ve tedavi sürecine katılımı minimum ya da hiç yoktur. Eski Mısır, Yunan ve Ortaçağ Avrupa’sında genel olarak benimsenen modeldir. Bu ilişki modeli paternalistik yaklaşım diye tanımlanan modeli de kapsamaktadır.

Rehberlik- İşbirliği Modeli (Yol Gösterme-İşbirliği Etme): Hekim hastasına bilgi verir, yapması gerekenleri söyler, hasta kendi iyiliği için hekimin söylediklerini yapar. Önemli olan hekimin hastaya kararı zorla kabul ettirmemesidir. Birinci gruptan farklı olarak hekim hastayı ortak bir anlama sürecinde değerlendirir. Akut seyreden hastalıklar ya da bulaşıcı hastalıkların tedavisinde kullanılır.

Çift Taraflı Katılım Modeli (Karşılıklı Katılma Biçimindeki İlişki): Hekim hasta arasındaki ilişkide eşitlik söz konusudur. Bu tip bir ilişki diyabet, hipertansiyon, psikiyatrik hastalıklar, astım gibi kronik hastalıklarda söz konusudur.

C) Parsons’un Hekim-hasta İlişkisi Modeli: Parsons, ‘‘Sosyal Sistem’’ adlı kitabında hastanın sosyal rolünü tanımlamıştır. Bu modele göre doktorun rolü hastanın rolüne tamamlayıcıdır. Hekimin hastasını bir an önce iyileştirme sorumluluğunun yanı sıra hastanın da bir an önce iyileşip toplumun kendisine yüklediği sosyal rolleri yerine getirme sorumluluğu söz konusudur. Bu nedenle bir an önce profesyonel yardım alıp doktoru ile işbirliği yapma zorunluluğu vardır. Bu modelde hastayı duyguları yönlendirirken, hekim gerçekçi ve kontrollüdür.

D) Freidson’un Hekim-Hasta İlişkisi Modeline Göre: Doktor ile hastanın amaç farklılığı potansiyel bir çatışma ortamının oluşmasına sebep olmaktadır. Hasta sadece kendi hastalığı ve tedavisi ile ilgili iken, doktor çok sayıda hastanın ihtiyaçlarını dengeleme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Bu nedenle çatışma ihtimali kaçınılmazdır.

İletişim: Kişilerin yakın ve uzak çevreyle ilişkilerinde çok yönlü ve önemli bir konu olan iletişim, günlük yaşamın temelidir. İletişim; insanlar arasında, ortak görüş, düşünce, anlayış ve davranış oluşturma eylem ve sürecidir. Kişiler ya da gruplar arası bilgi alışverişi veya ileti (mesaj) aktarımıdır. Ünlü iletişim uzmanı Jacques Salome, iletişimi “paylaşmak” olarak tanımlamaktadır.

Hekim-Hasta İletişimi: Kişiler arası iletişim en az iki kişi arasında olan bir süreç olmakla birlikte, genelde iletişimin kapsamı çok geniştir ve farklı iletişim tipleri bulunur. İletişim direkt ya da çeşitli araçlar yardımıyla dolaylı olarak kurulabilir. Hekim – hasta ilişkisinde her iki yöntemin de yeri vardır. Ancak teknolojinin bugünkü gelişmişliğinde bile, yüz yüze iletişimin sağladığı bilgi akışını dolaylı yöntemlerle elde etmek mümkün değildir. Hastamızı karşılarken, ilk bakışmamızda, elini sıktığımızda bir iletişim başlar. Hastanın göz temasından kaçması, ellerini nereye koyacağını bilememesi vb. hastamızın görüşmeye gelirken hissetmiş olabileceği heyecan ya da kaygıyı bize bildiren ilk ipuçları olabilir. Böylece hastanın sözle ifade ettikleri kadar beden diliyle anlattıklarını da görme şansımız olur. Yüz yüze görüşmelerin en önemli özelliği, iletişim açısından zengin bir bilgi alışverişi sağlayabilmesidir. Yüz yüze iletişimde; bilinçli ve bilinçsiz komponentler vardır. Bir konuyla ilgili karşı tarafta bir yanıt oluşturmayı amaçlayan sözlü ve sözsüz mesajların tamamı bilinçli iletişim sınırlarındadır. Ayrıca bireylerin farkında olmadan karşılarındakine ilettikleri mesajlar vardır ki bunlar iletişimin bilinçsiz bölümü olarak tanımlanır. Bu bilinçsiz mesajlar dikkatli ve deneyimli bir gözlemciye, karşısındakinin sosyo-kültürel durumu, duyguları ve düşünceleri hakkında çok önemli ipuçları verebilir. Örneğin bir ameliyat kararı öncesi cesaret izlenimi uyandırmak isteyen bir hastanın sorulan sorular karşısında sesindeki zayıflık, ellerinde titremeler, yüz ifadesindeki endişe ve korku iletişimin bilinçsiz bölümüdür. Klinik uygulamalarda esas beceri gerektiren konu hastanın duygu ve düşüncelerini anlamaktır. Otoriter hekimler hastalarına fazla hareket alanı bırakmazlar. “Ya sigarayı bırakırsın ya da kalp hastalığın için bir daha bana gelme!” gibi bir yaklaşım buna örnek verilebilir. Gücü paylaşıcı karakterdeki hekimler ise her zaman bir ortak yol bulmaya çalışırlar. Olaylara karşıdakinin açısından bakmaya çalışırlar, daima karşılıklı uzlaşmalara açıktırlar.

Kişilerarası İletişimde Mesaj Üretimi: Mesaj: Alıcı tarafından bir bütün olarak algılanan ve yorumlanan sinyaller takımıdır. Sözlü ya da sözsüz işaretlerden oluşabileceği gibi her ikisinin karışımı da olabilir. Örneğin; bir kişi uzun süre bir konu üzerinde konuşuyorsa ve konuşurken yüzünü asıyor, mimikler yapıyor, sesini yükseltiyor ve hızlandırıyorsa, dinleyenler konuşmayı bir bütün olarak değerlendirip konuşanın konuyla ilgili tutum ya da görüşünün olumlu olup olmadığını anlayabilir. Hekim hasta iletişiminde; sözlü iletişim ve sözsüz iletişim ön plana çıkmaktadır.

Sözlü İletişim: Yüz yüze iletişimin (%45’i sözlü iletişimdir) yaklaşık %7’si sözlerden ve %38’i ses tonundan oluşurken, sözlü iletişimde söylenenler kadar söylenmeyenler, dil sürçmeleri, tereddütler, duraksamalar, ses titremeleri, dikkatli bir doktor için değerli ipuçlarıdır. Sık rastlanan ve eğitimli doktorlar için önemli bir bulgu da hastanın kendi sorunlarını, bir arkadaş ya da akrabasının sorunu gibi sunarak bilgi edinmeye çalışmasıdır. Kolay ve doğru bir iletişim sağlayabilmek için seçilen kelimelerin uygun olması çok önemlidir. Hekimin hasta ile iletişiminde tamamen teknik bir dil kullanması, hastanın anlamadığı tıbbi terimleri kullanması uygun değildir. Kelimeleri hastanın sosyokültürel düzeyine uygun olarak seçmek ve tıbbi terimleri kullanmamak iletişimi kolaylaştırır. Hastanın kültürel kimliği ve eğitimi dikkate alınmalı ama argo sözcükler, aşırı yöresel dil kullanmaktan da kaçınılmalıdır. Hastalar yapmacık sözcükleri fark ederler ve tavır alabilirler. Konuşma hekimin normal konuşmasından farklı da olsa hem hekim hem de hasta açısından doğal olmalıdır. Dilin sembolik yapısına uyulmalıdır. Kavramlar ve ilişkiler arasında bağlantı kurularak terminoloji kontrolü yapılmalı, soyut kavramlar somut örneklerle açıklanmalı, mümkün olduğunca kesin ve net olunmalıdır. Kan yağ değerleri yüksek bulunan bir hastaya “Artık yağ yememelisin’’ demek hiç bir anlam taşımayabilir. Neleri yemesi, ne kadar yemesi, ne sıklıkla yemesi gerektiği açıklayıcı bir şekilde anlatılmalıdır. Açıklamalara mümkün olduğunca basit düzeyden başlamak ve hastanın anlama durumuna göre anlatmak gerekir. Hekimler hastalarının sözleriyle neyi anlatmak istediklerini de anlamalı ve gerekirse tekrarlayıp doğrulamalıdır. Hasta ara sıra alkol aldığını belirtirse ara sıra ile neyi kastettiği, kan tükürdüğünü söylerse gerçekten kan mı tükürdüğü yoksa balgamında mı kan gördüğü kesinleştirilmelidir. Duygusal sözcükler özenle seçilmeli ve kullanılmalıdır. Güçlü duygusal tepkiler oluşturacak sözcükler iyi bilinmeli ve daha tarafsız sözcükler seçilmeye çalışılmalıdır.

Sözsüz İletişim: Kişilerarası iletişiminin % 55’ini oluşturan sözsüz iletişim fırsatının etkin kullanılması tıbbi başarıyı ve hasta memnuniyetini artırır. Sözsüz iletişim sisteminin boyutları: devinimler (kinesics) (beden hareketleri, jestler, mimikleri kapsar), alanlar (proxemics) (iletişime katılanlar arasındaki mesafe), dil ötesi sinyaller (paraliguistic) (konuşmanın ses özellikleri), dokunma (tokalaşma, çocuğun başını okşama), çevre ve ortama ait faktörler olarak 5 boyutta değerlendirilir. Sözsüz iletişimin kuralları: Sözsüz iletişimin başarısı için önerilen davranış kuralları S-O-F-T-E-N akronimi ile özetlenmektedir. S-Smile; gülümsemek. O-Open posture; ulaşılabilir biçimde oturmak (el, kol ve bacakları çaprazlamamak). F-Forward lean; öne eğilerek onu dinlediğini, yakınlaşma isteğini bildirmek. T-Touch; dokunmak, sıcak bir el sıkışma vb. E-Eye contact; göz teması kurmak. N-Nod; baş hareketiyle onu dinlediğini ve anladığını göstermek.

1-Devinimler (Kinesics): İletişimin hareketli biçimidir. Beden hareketleri, jestler, mimikler (yüz ifadeleri), bakışları kapsar. Görünüm: giyim tarzı, boy, kilo, yapı, çekicilik, cinsiyet gibi özelliklerden oluşur. Duruş: bedenin duruş biçimi iletişim etkinliklerine katılım yönünde anlamlı sinyaller ortaya koyar. Uygunluk, isteksizlik ya da canlılık gibi tutumları ifade eder. Dik ve rahat duruş canlılık, enerji ve kendine güveni ifade eder. Göğüs içeri çekilmiş, baş öne eğik ve karın ileride bir duruş ilgisizlik ifade edebilir, ancak kişi uzun boylu ise bu duruş çifte mesaj da verebilir. Göğsün ileride ve başın dik olduğu duruş enerjik ve atılgan bir ifade yansıttığı gibi önemsenmek isteyen kişilerin yapay görünüşü de olabilir. Oturuş: duruş şekillerinde olduğu gibi, oturuşta da bedenin alt ve üst kısımlarını kullanma şekli bireyin iç dünyası hakkında bilgi verebilir. Dik duruş canlılık, atılganlık, kararlılık ifade ederken, çökük bir duruş çekingenliği ve kişinin azalmış enerjisini gösterir. Hareketler: el, kol, vücut hareketleri birçok duygu ve tutumun sinyalleridir. Yapılan jestler: anlatım jestleri, sosyal jestler, mimik jestleri şeklinde 3 grupta değerlendirebiliriz. Anlatım jestleri biyo-psikolojik beden dilidir, temel duyguların belirtilmesini sağlar. Sosyal jestler daha etkili olmak için el-kol ve beden hareketlerinin özgün hareketlere dönüştürülmesidir. Mimik jestler; taklit ve tanımlama hareketleridir. Yüz ifadeleri: yüz kaslarının amaçlı kullanımına yüz ifadeleri ya da mimik adı verilir. Yüz ifadeleri bireyin iletişime açık olup olmadığının göstergesidir. Öfke, üzüntü, mutluluk, destek, uyuşmazlık, ilgi, hoşlanma, gibi duygusal durumların hepsi yüz ifadeleri ile belirtilir.

1-Devinimler (Kinesics) (Devam): Göz teması: göz teması ya da bakışlar her şeyden önce bireylerin iletişime açık olup olmadıklarının belirtisidir. Örneğin hekim bir soru sorduğunda hastanın bakışlarını kaçırmaları, başlarını öne eğmeleri iletişime katılmama isteğini gösterebilir. Uzayan göz teması işbirliğinin olduğu kadar rekabetin de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Gözlerin gülmesi; iletişime açık, mutlu sorunsuz, enerjik bir kişi şeklinde algılanabilir. Kaşların çatılması; kişi sinirli ve kızgın olabilir, iletişime kapalıdır yada düşünceli ve kafası karışıktır.——Deneyimli doktor için hastanın beden diliyle (el, kol ve vücut hareketleri) anlattıkları, söyledikleri kadar yararlı olabilir. İnsanların beden dillerini yorumlarken temelde Açık/Kapalı ve İleri/Geri olmak üzere iki terim kullanabiliriz. Açık/Kapalı terimleri kişilerin iletişime istekliliğini ve hazır olup olmadığını belirlerken kullanılır. Kolları birbiri üzerinde katlanmış, bacak bacak üstüne atmış, bedeni size dönük olmayan birisinin mesajlarınızı almaya hazır olmadığı, reddettiği ya da görüşlerinize katılmadığı anlamını çıkarabilirsiniz. Elleri açık, tamamen size dönük ve her iki ayağı yere basan birisi ise muhtemelen görüşlerinize katıldığını belirtmektedir. İleri/Geri durumu ise kişilerin iletişime aktif olarak katılıp katılmadıklarını gösterir. Kişi size doğru eğilmiş ise mesajınızı aktif olarak kabul ediyor ve dikkate alıyor. Geriye yaslanmış, odadaki farklı nesnelere bakan ve elleri ile kalem ya da kravatını oynayan kişi ise ya mesajlarınızı pasif olarak kabul ediyor ve dikkate almıyordur ya da sıkılmaya başlamıştır.

2-Alanlar: İletişime katılanlar arasındaki mesafe kaynak ve alıcı açısından anlamlı sinyal özelliği taşır. Mahrem alan: (0-25 cm), insanların çok yakınları ile paylaştıkları bir çeşit korunma alanıdır. Az sayıda yakın arkadaş, eş bu alanı paylaşabilir. Kişisel alan (25-100 cm); çok fazla yakınlık duyulmayan veya saygı duyulan kişilerle paylaşılan alandır. Tanıdık, arkadaş, aile büyükleri gibi. Sosyal alan (100-250 cm); genellikle yeni tanışılan kişilerle ve iş ilişkileri içinde oluşturulan alandır, resmi özellik gösterir. Bilgilendirme, ortak hareket etme, işlevsellik gibi amaçlarla kurulan iletişimde sosyal alan oluşturulur ve sürdürülür. Genel alan (250 cm’den sonrası); topluma açık yerlerde, birbirini hiç tanımayan insanların oluşturduğu iletişim ve etkileşim alanıdır. Sözsüz iletişim ve çekingenlik egemendir.

3-Dil Ötesi Sinyaller (Paralinguistics): Sözsüz iletişimin üçüncü boyutunu dil ötesi mesajları oluşturur. İnsan sesinin niteliğine bağlıdır. Alçaklık-yükseklik, hız, akıcılık, duraklama, ton gibi özellikler sözsüz mesajın etmenlerindendir. Özellikle sağlık iletişiminde sesin niteliği hem öğrenmenin hem de uygulamanın başarısı açısından belirleyicidir. Sessizlik; aktarılan mesajların anlaşılması için ya da yeni mesajların oluşturulması için verilen zamanı, bazen de iletişimin kesintiye uğramasını gösterebilir.

4-Dokunma: Dokunma ya da bedensel temas özel bir sözsüz iletişim türüdür. El sıkışma, kucaklama, baş okşama, omza dokunma sık uygulanan dokunma biçimlerindendir. Sıcakkanlı bir el sıkışma ile hastamıza samimiyetimizi, bize güvenebileceğini ve onunla aynı düzeyde olduğumuzu tek söz söylemeden anlatabiliriz. Yarı uzatılmış bir el hastamıza kararsız biri ya da isteksizce mesleğini yapan bir tıp personeli ile karşı karşıya olduğunu hissettirebilir. Orta çağlardan itibaren dokunmanın iyileştirici etkisi bilinmektedir. Mesmerizm akımı; hekim muayenesinden sonra reçete yazılmasa da hastaların %85’inin kendilerini daha iyi hissettikleri görülmüştür.

5-Ortam Etmenleri: Sözsüz iletişim, kişilerarası etkileşimi etkileyen ortam etmenlerini de kapsar. Ortamsal etmenler arasında aydınlatma, gürültü, renk, oda ısısı, mobilya düzeni, bina düzeni vb. bulunur.

İletişimin Başarısını Azaltan Davranışlar: Tamamen teknik ve tıbbi bir dil kullanarak hastayı kendinden uzaklaştırmak. Hastanın konuşmasını kesme ya da tamamlamasına engel olma. Hastadan uzaklaşmak, başka işlerle ilgilenmek, hastanın sorduklarını duymamak. Yönlendirmek, emir vermek ve gözdağı vermek. Gereksiz ahlak dersi vermek, eleştirmek, suçlamak ve yargılamak. Hastanın mahremiyetine uymamak. Zamanlamaya özen göstermemek. Hastanın içinde bulunduğu ruhsal durumu baskılamak. Sürekli sorgulama gibi çeşitli tutum ve davranışlar da iletişimin önünde bir engel oluşturabilir.

İletişimin Başarısını Artıran Davranışlar: Doktor bir görüşme sırasında, bir yandan hastanın esas sorununu öğrenmeye çalışırken, bir yandan da hastanın sorununa nasıl baktığını, bu sorunun hasta ve ailesindeki fiziksel, duygusal ve sosyal etkilerini anlamaya çalışmalıdır. Hastanın başlıca endişeleri, ne öğrenmek istediği, anlatılanı anlayıp anlamadığı ve öğrendiklerine tepkisi belirlenmelidir. Karar verme aşamasına ne kadar katılma istediğinin saptanması ve tedavi seçeneklerinin tartışılması hasta uyumunu daha da artıracaktır. Kendine güvenme; sağlık çalışanı kendine güvenmek ve kendisinden emin olmak zorundadır. Empati yapmak; insanın kendisini karşısındakinin yerine koyması ve ben olsam ne yapardım? sorusunu sormasıdır. Tekrarlama ve netleştirme; iletişimde alıcının iletiyi iyi anlayıp anlamamasının test edilmesinde yarar vardır. Bu ise alıcıya konuyu tekrar ettirmekle sağlanabilir. Onu dinlediğinizi ve izlediğinizi belli etmek. İlgi gösterme ve odaklanma; kişinin bedenen ve ruhen karşısındakine yönelmesidir. Gözlem; iletiyi gönderen kişinin iyi bir gözlemci olması gerekir. Gönderici, iletişim sırasında, karşısındakinin sözel ve sözsüz tüm tavır ve davranışlarını gözlemlemelidir. Gözlemde bulunmak gerçek durumu anlamak, dostça ilişkiler kurmak ve hastayı anlamak gibi bir çok yarar sağlar. Özetleme; daha çok grup iletişiminde yapılması gereken bir davranış şeklidir. Örneğin; aile planlaması eğitimi veren bir hekimin anlatımının sonunda, konunun özünü oluşturan bölümleri kısaca özetleyerek bundan sonra neler yapılacağını belirtmesidir. Görüşmenin gizliliğine özen gösterme. Hekim hastası ile ilgili öğrendiği bilgilerin gizliliği ile ilgili olarak güven duygusu oluşturmalıdır.

Bir doktor her şeydir. Gören, tanıyan, dinleyen, anlayan, tedavi eden, hastasının sağlığı ile ilgilenen ve ona yön veren, hastanın bir ’’olgu’’ olmadığını, “insan olduğunu bilen” ve “bunu ona hissettiren” bir doktor olmalıyız.

Reklamlar